27.03.2009

Kuran'da Mü'minlere Müjdeler...



" (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır." (Bakara S.,25)

" İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır."(Bakara,82)

" ...Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara,112)

" Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.(Bakara,153)


"Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.(Yunus,64)

"Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.(Tevbe,21)

"Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.(Tevbe,112)

"(Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedi olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.(Kehf,2.3.4 Ayetler)

Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.(Meryem,97)


"Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!(Hac,34)


"Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.(Hac,37)


"Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.(Ahzap,47)

"Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükafatla müjdele.(Yasin,11)

24.03.2009

Tevekkül ve Dünya

Müslüman, dünya hayatını daha güzel imkanlarla ve daha rahat bir şekilde geçirmek için gerekli sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunu da çok iyi bilir ki, "Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda, tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır.” Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir.
O, herkesi misafir ve herşeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.
Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur kaynağıdır. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi?
Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanıbaşında onun iyileşmesini beklemektedir. Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir.
Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır. Bundan mahrum olanların tenleri hangi cins kumaşla sarılı olursa olsun, canları her an iğnelenmekte, huzurları daima zedelenmektedir.
Mümin, sebepler dünyasında yaşadığının, ekmeden biçemeyeceğinin şuurundadır. Bunun yanında toprak zerrelerinin insanı tanımaktan onu merhamet etmekden çok uzak olduğunu ve gıda maddelerini yapacak ilme, kudrete ve iradeye de sahip bulunmadıklarını da çok iyi bilir.
Sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a tevekkül eder. Zira, ağaçtan meyve topraktan hububat ve topyekûn kâinattan insan süzüp çıkaran O’dur.
Sebeplere teşebbüs etmemeyi Allah’ın bu kâinatta koyduğu fıtrat kanunlarına isyan olarak değerlendirir. Ama, neticeyi sebeplerden değil, Allah’dan bekler; duasını, niyazını, şükrünü ancak O’na yapar.
Peygamberimiz (asm.), “Senin en büyük düşmanın nefsindir” buyuruyor. Bu ikazın ışığında şunu hemen söyleyebiliriz: Biz bu en büyük düşmanımıza karşı, Rabbimize en azim bir tevekkülle sığınmak mecburiyetindeyiz.
En büyük düşmanımız nefis ve onun teşvik edicisi Şeytandır. Önümüzde, dünya sevgisi, mahlûkata güvenme, makam sevgisi, desinler, demesinler, kibir, gurur, hırs, tamah, haset, gıybet, iftira... herbiri nice ruhları yaralımış, nice imanları götürmüş korkunç dalgalar var.
Bu dalgaları aşmak için Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmayı müteakip, ellerimizi Dergâh-ı İlâhî’ye açıp, O’na dua etmek, O’ndan yardım dilemek ve yalnız O’na tevekkül etmekten başka bir çaremiz var mı?
Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var.Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık kaygusuna düşmeden ve doğum kontrolu hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihayet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar.
Başta da işaret ettiğimiz gibi, tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır.
Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir salih ameldir, bir ibadettir. İstenen dünyevî maksat gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın safâsını sürmüştür.
Allah’ı zikretme, yâni O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca da ayrı birer zikirdirler. Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerek.
Tevekküle karşı çıkanlar, nefislerine itimad ederler, Allah’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmezler. O’nun mülkünde yaşadıklarından ve varlık adına her neleri varsa, hepsini O’nun bahşettiğinden gafildirler. Bedenlerindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İlâhî iradeyle terbiye edildiğini unuturlar.
Allahü Teâlâ, mü'min kulunu işin sonunda mutluluğa eriştirir. Ancak insanlar başlangıçta, en iyi sonucun hangisi olduğunu bilemez. Bakara 2/216: " ... Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilemezsiniz. "

Kullar; Kur'ân hükümlerine uygun işler üretmeli, gerek bunları yaparken ve gerekse sonucu için hep Cenâbı Allah'a dayanıp güvenmelidir. Allahü Teâlâ iman etmiş kuluna, kendisinin bile düşünemediği en hayırlı, en iyi neticeyi lütuf eder.

Tevekkül, insanın kendisine düşen vazifelerin tamamını yaptıktan sonra işin neticesinin Yaratanına bırakmasıdır. Tedbir ve tevekkül insanın sorumluluğun gerekliliğidir. Tedbirli bir hayat içerisinde yaşayıp tevekkül bilinci içerisinde olmak, sorumluluk içerisinde olmak demektir. Sorumluluk bilinci içerisinde olmak ise, kişinin kendisine ve Rabbine karşı duyduğu saygının neticesidir.
Bir binayı sağlam yapmayan müteahhit, tarla ekimini, tohum seçimini, sulamayı ve gübrelemeyi doğru yapmayan çiftçi, kendine emanet edilen kamu işini hatalı veya kendi çıkarı doğrultusunda yapan işçi ve memur, derslerine gerektiği gibi çalışmayan öğrenci, ticaretini aldatma üzerine kurmuş tüccar ve daha nice hayat sahasında bulunan insanlar, sorumluluklarını bırakıp, gerekli çalışmayı göstermeden suçu hep başka sebeplere attıkça, dünya ve ahirette mutlu bir sonuca eremeyecektir. Sebeplere sarılmak ise, her türlü doğru gayreti göstermek demektir.
Günümüzde birçok insan, başına gelen kötü şeyleri kaderden bilme gibi bir yanlışlığın içine düştüğünü görmekteyiz. Evet, ister iyi bir iş olsun, ister kötü bir iş olsun her şey Allah’ın o fiili yaratmasıyla, ona ol demesiyle mümkündür. Bununla beraber şu husus unutulmamalıdır ki; Yaratan yarattığı kulunun kötü bir eylemin içerisinde olmasına razı değildir. Nitekim bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir. “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.”

13.03.2009

Peygamber İzleri: Çanakkale


..Sabah ders için okula geldi. Okulda hiç olmadığı kadar derin bir sessizlik hakimdi. Ders vermek için girdiği 1.sınıf öğrencileri dışında kimse yoktu sanki okulda.. İçeriye girdi, selam verdi.. sınıftan çıt çıkmıyordu selamına mukabale eden olmamıştı. Şaşırdı Ahmet Refik Hoca, 30 yaşında kaç senedir bu okulda Fransızca öğretmenliği yapıyordu ama böyle bir hale şahit olmamıştı. Sınıftaki bu durgunluk ne haldi? herkesin başı öne eğilmiş, hüzün sınıfın resmi olmuştu. Sordu, arka sıradan cevapladı mahzunca öğrenci Ömer:

"Çanakkale'de savaşmak için okula bir grup askeri kumandan geldi üst sınıflarda gönüllü gitmek isteyenleri savaşa davet ettiler ve bütün lise 2ve 3 ler bu davete şevkle icabet ettiler. Bizde heveslenmiştik. Fakat yaşımız henüz yetmiyor diye kabul görmedik. Bu hüznümüz ondandır, çok istedik olmadı.. Derken ön sıradan Hasan:

Hocam hadi biz küçüğüz almadılar ya siz,ya siz Hocam neden burdasınız hala??!..

Bu şok cevab A.Refik'i kendine gtirdi. Derhal sınıftan çıktı, Müdür'ün odasına girdi ve istifasını verdi...
... Anacığım ben Çanakkale'ye gidiyorum, döner miyim dönmez miyim bilemem. Ben gidince şu karşıdaki bakkaldan bütün ihtiyacını görürsün, ben o borçları bir şekilde öderim, üzülme dua et, ver elini öpeyim canım anam.. Ayşe kadın göz yaşları içinde yiğidini uğurladı Çanakkale'ye. İlk aylarda mektuplar geliyordu A.Refik'ten biricik anasına. 3. ay 4.ay devam etti. Sonra bir daha mektup ulaşmadı A.Refik'in köyüne.. Yedinci ayın sonunda kapıda bir asker elinde sarılmış bir çıkın. Başını eğdi o elleri öpülesi kadına uzattı. Ayşe kadın çıkın açtı; bir şehitlik madalyası, bgümüş bir köstekli saat ve gönderilememiş bir kaç mektup.. Oğlunu şehit haberini vakar bir şekilde karşılayan Ayşe Ana, doğru 7 aydır bir şeyler aldığı bakkala gitti.. Ey Salih efendi, kaç zamandır senden sorgusuz sualsiz bir şeyler aldım geçimimi sağladım Yüzüm daha yok sana bir şeyler demeye, bu çıkın al içinden işine yarıyanları al eğer yeterse. Elimizde olan budur evladım.. Bakkal Salih Ayşe Ana'nın yanındaki Gülsüm'e seslenip "şu raftaki defteri indir oradan ismin yazılı olduğu yeri bul bakalım dedi. Gülsüm defteri alıp A.Refik yazılı sayfayı açınca şoka uğradı. Ve ağlamaya başladı.. Bakkal duruma şaşırmış defteri eline almıştı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Sayfanın üzerine iki çarpı atılmış ve arapça kanlı harflerle şu yazılmıştı:

"Ahmet Refik'in borcu Çanakkale'de şehitlik kanıyla ödenmiştir"...
* * *
Çanakkale haftasına giriyoruz. Kendi kavgalarımızı yaparken bu memlekette ne halde kurtarıldı unuttuk gittik. Ne halden bu hallere geldik hiç umrumuzda değil. Çanakkele biz yeni nesil için üç beş fotoğraftan ibaret gördüğümüz uzak bir hal olmamalı. Bir kez daha düşünmeli ve kendi halimize bakmalıyız. Neyi beğeniyor neyi beğenmiyoruz düşünmeliyiz. Ve Dua etmeliyiz Mevalm bu millete bir daha savaş göstermesin..."


'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
. . .
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

11.03.2009

Nimete Şükür # 1


“Bir kimse, fakirliğini basiret sahiplerinden birine şikayet etti ve bundan çok üzüldüğünü belirtti. O basiret sahibi ona dedi ki:- Senin iki gözünün kör olup, on bin dirheminin olması seni sevindirir mi?- Hayır, dedi.- Dilsiz olup da on bin dirhemin olsa!- Hayır.- Ellerin, ayakların kesik olduğu halde, yirmi bin dirhemin olsun- Hayır.- Deli olup da, on bin dirheme sahip olsan?- Hayır.- O halde utanmaz mısın, Mevlâ’nın senin yanında elli bin dirhem değerinde nimetleri var, hâlâ şikayet ediyorsun.”

* * *
".. İmam-ı Gazzali (rh.)şükrü, halktan birisine padişahın at hediye etmesi örneğiyle şöyle anlatır; “Böyle şanslı bir kişinin üç sebeple sevinmesi muhtemeldir:1. Ata sahip olduğu için2. Padişah kendisini hatırladığı için3. Bu at ile sultana hizmet etmek içinŞükür Allah’ın verdiği nimeti, yine Allah’ın gösterdiği yolda ve O’na yakınlaşmaya vesile olarak kullanmak olduğundan, en doğrusu üçüncü şıktır.
Hz. Aişe’nin nakline göre Rasulullah (s.a.v.)geceleri çokca ibadet ediyordu.. Hz. Aişe “ Ya Rasûlullah, Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde, böyle mi yapıyorsun ? ( bu zahmete katlanıyorsun) deyince, Hz. Peygamber “ Ya Aişe Şükreden bir kul olmayayım mı ?[3] buyurmuştur. Bütün bunlardan da öğrenmekteyiz ki, bizler de hem dilimizle hem ibadetlerimize göstereceğimiz itina ile hem de tüm yaşamımızda onu bize bahşeden Rabbimizi anarak şükrümüzü ifa etmeliyiz.: “Ey Allah’ım! Sınırsız kudret ve izzetinle ne yücesin, seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Eksiksiz bütün övgüler, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. [4]”

kaynak:Doç.Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatle
[3] Buhari , Teheccüt , 6 ; Müslim , Münâfikûn , 81,
[4] Yunus : 10 / 10.

7.03.2009

Mevlid Kandili (a.s)...



Yarın gece ; “(Resûlum!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya Sûresi: 107) ayet-i kerimesinde de belirtildiği üzere alemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Ekrem Efendimiz’in doğduğu gecenin yıldönümüdür...




Resululuah Efendimiz'in (s.a.v) doğduğu gece meydana gelen hadiseler şunlardır...


1) Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu


2)Medâyin'deki Kisrâ Sarayından On Dört Burç Çatırdayarak Yıkıldı.


3) Kâbe'nin İçini Karanlık Ve Kirlere Boğan Putların Pekçoğu Başaşağı Yıkıldı:


4) İstahrabat'ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan Mecûsîlerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.


5) Takdis Edilen Meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.


6 )Dünyaya Teşrifleri Ânında, Şark Ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü.


7) Semâve Vadisi Taşan Seller Altında Kalıp, Suya Gark Oldu.8) Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü...


* * * * * *

..Açıklama: Mübârek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen DUÂ ve İBÂDETLER“ isimli eserlerde, tarif edilen bazı namaz, oruç ve duâlar hakkında „mutlaka kılınmalı, tutulmalı, okunmalı“ gibi ifadeler yer almış bulunmaktadır. Halbuki buralarda tarif ve tavsiye edilen ibâdetler, nâfile ibâdetler cümlesinden olup, yerine getirilmesi mecbûri değildir. Fakat, bu „mutlaka“ kelimeleri ile, sadece tarif edilen nâfile ibâdetlerin ehemmiyetine ve karşılığında verilecek mükâfatın büyüklüğüne işâret edilmek istenmiştir.
Nitekim hadîs-i kudsîde:
buyurularak „Farzlarla, kulum benim gadabımdan (azabımdan) kurtulur. Nâfilelerle bana (benim rızama) yaklaşır“, buyurulmaktadır.


Böylece; nâfile ibâdetleri yerine getirmek mecbûrî olmamakla beraber, bu ibâdetler kulu Allah'a yaklaştırmaktadır.
O halde; mânevî mertebelere nâil olmak isteyen herkes, bu tarif edilen ibâdetleri imkân nisbetinde yerine getirmelidir. Yapılmadığı takdirde ise, mânevî bir mes'ûliyeti yoktur...




1. Kur'ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.


2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.


3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli


.4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.


5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.


6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.


7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.


8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.


10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli...


Mevlam Şimdiden Kabul Eylesin.. Hayırlı Kandiller..


Resululah Efendimiz'e (s.a.v) Hasret



Yokluğunda seni özledik.Sana değen rüzgarı, seni örten bulutu özledik. Özlemeyi özlenilmeyi, sevmeyi sevilmeyi, sevindirmeyi sevindirilmeyi özledik efendim.


Askı, gözyaşını, müsamahayı, ahlaki, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, feraseti, basireti, secaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özledik. Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, Atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu..
Efendim..


Sen kendini Abduhu ve resuluhu (O'nun kulu ve resulü) olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları, sana hürmet adı altında seni kulluktan "kurtarıp" melekleştirerek, hayattan dışladılar. Bu ifrat'a karşı bazıları da tefrit'e sapıp, seni bir güzel örnek olmaktan çıkarıp, Bir "postacı" bir "ara kablo" seviyesinde görerek seni hayattan dışladılar.


Bunların hepsi sana iman ediyordu. Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize.Bu işi göğe çekerek yada yere sokarak yapmaları hiç bir şeyi değiştirmedi sonuçta. Allah seni güzel örnek olarak gösterdi. Sen, Kur'anın konuşanı, yürüyeni, hareket edeniydin.Tıpkı bir ağaçta suyun meyve ye, bir çiçek tozunun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir koyunda samanın süte dönüşmesi gibi, Ayetlerde sende hayata dönüşüyordu.
Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla "kitabı" kitabları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu. Çünkü cansız bir nesne ile canlı bir insani örnek edinmek hiç bir olurmuydu.


Efendim...


Biz kitabsızlıktan değil, Peygambersizlikten kırıldık. Yokluğumuz Peygamber yokluğu.Seni andıran seni hatırlatan insanların yokluğunu çekiyoruz. Çocuklarımız Peygamberi sorunca, "evladım onun ahlakı tıpkı falancanın ahlaki gibiydi" diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az. İnsanlık destanıyla birlikte bir çok kitap gönderilmeyen Peygamber gelmişti de, bir tek bile olsun "Peygambersiz kitap gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahit oldu.


Efendim...


Bu dünya Peygambersiz kitaba, Muhammed (s.a.v) siz İslam’a da şahit oldu. Şimdi Kur'an mahzun Efendim. Kur'an öksüz. Seninle Kur'anın arasını ayırdık. Etle tırnağın, toprakla tohumun, anayla evladın arasını ayırır gibi.
Gel de bir bak Efendim, bu mazlum milletin haline. Bıraktığın din tanınmaz hale geldi, bıraktığın sitenin harabelerinde simdi baykuşlar tünedi. Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın. Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu. Bıraktığın kutlu mirası hovarda mirasyediler gibi parçalayarak paylaştık efendim.


Efendim...


Nebevi, mirasın irfanı ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fikri boyutuna bir başka hizip, siyasi ve hareki boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler, ellerindeki parçanın bütününün kendisi olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu. Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup hak benim dedik. Oysa ki efendim, bazen parçalanan hakikat, hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu fark edemedik efendim.


Efendim...


İsrailoğulları peygamberlerini katlediyorlardı.Bizde senin güzel hatıranı, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik efendim.
Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, O ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.Kimilerimiz içinde sen hiç doğmadın. Onlar hep senden mahrum yaşadılar. Derya içteydiler, deryayı bilmediler. Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler, yokluğunun ızdırabını nasıl duysunlar efendim? Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz...
Bize kırgın mısın sevgili Efendim?
Bize kırgın mısın Sevgili Efendim?..




alıntı:Mustafa İslamoğlu

5.03.2009

Mal ve Dünya Hırsı...


Medineli müslümanlardan Sa’lebe b. Hâtıb’ın hazin, o ölçüde de dehşet verici hikayesi;“Benim için faydalı olan budur” deyip küstahlığa varan bir inatla dünyalık talep etmenin insanı nasıl bir felakete sürükleyebileceğinin ibretlik örneği...

Hz. Peygamber s.a.v.’e gelip gidip ısrarla:
- Ya Rasulullah, bana mal vermesi için Allah’a dua et, zengin olayım, diyor Sa’lebe. Efendimiz s.a.v. onu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışıyor önce:
- Ey Sa’lebe, şükrünü yerine getirdiğin az, şükrünü ifa edemeyeceğin çoktan hayırlıdır, diye nasihatta bulunuyor.
Sa’lebe düşünüp akledenlerden değil; mal mülk sahibi olmayı kafasına koymuş bir kere, gözünün başka bir şey gördüğü yok.
- Bana dua et zengin olayım, diyor da başka bir şey demiyor. Alemlerin Efendisi:
- Ben sana güzel bir örnek değil miyim? buyuruyor.

Dileseydi dünyanın bütün servetine sahip olabilecek bir peygamberin zühd ve fakrındaki hayrı görsün istiyor ama nafile. Yeminler ediyor Sa’lebe, mal sahibi olursa Allah için cömertçe dağıtacağı vaatlerinde bulunuyor. Bakıyor ki ikna olacak gibi değil, Rasulullah s.a.v. mübarek ellerini açıyor:
- Ey Allahım Sa’lebe’ye mal ver, diyor.
Sa’lebe önce bir koyun sahibi oluyor. Bir koyun iki, üç, beş.. derken bir sürü oluyor. Sürüler çoğalıyor, Medine’ye sığmaz hale geliyor artık. Sa’lebe, sayısını bilemediği mallarıyla Medine dışında geniş bir vadiye konuyor.

Efendimiz s.a.v.’in dünyaya sarılan, dünya malına düşkün olanların yakasını kurtaramayacağını daha önceden haber verdiği sıkıntı ve belalar bir bir tahakkuk ediyor Sa’lebe’de. İhtiyaçları ve tasası artıyor, meşguliyeti çoğalıyor. Önce cemaati, sonra vakit namazlarını terk ediyor. Bir müddet sonra Cuma namazlarına da gelmez oluyor. Nihayet zekât ayeti inince, zekât tahsildarları Sa’lebe’nin de yanına varıyorlar. Sa’lebe’nin kalbi hırs ve tamahla dolmuştur. Kızıyor, söyleniyor, itiraz ediyor önce.
- Bu da ne böyle, müslümandan cizye istemek gibi, diyor; hele şimdi gidin sonra gelin, ben bir düşüneyim, gibi sözlerle oyalıyor zekât memurlarını.
Tahsildarlar eli boş Hz. Peygamber s.a.v.’in huzuruna geldiklerinde, daha onlar hiçbir şey söylemeden, Efendimiz s.a.v.’in dudaklarından hepimizi titretmesi gereken şu sözler dökülüyor:
- Vah Sa’lebe’ye!
...

Tevbe Suresi’nin ([Tevbe suresi 75, 76.cı ayetlerinde mealen] "Onlardan kimi de Allaha şöyle kesin söz vermişti. Eğer bize lütf ve kereminden ihsan ederse, muhakkak zekatını vereceğiz, gerçekden salihlerden olacağız. Ne zaman ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten yan çizip duruyorlardı)" ayetlerinin nüzulü üzerine,Sa'lebenin kabilesi bunu işitince, Sa'lebeye haber verip, helak oldun. Allahü teâlâ senin hakkında ayet-i kerime gönderdi, dediler. Sa'lebe, Resulullahın efendimizin huzuruna gelip, işte malımın zekatı kabul eyle, dedi. Resulullah, "Allahü teâlâ senin zekatını kabul etmekten beni men' etti" buyurdu. Resulullah "Sen kendi kendine ettin! Sana söyledim, sözümü dinlemedin!" buyurdu ve onun zekatını almadı. Resulullah efendimiz vefat ettikten sonra Sa'lebe zekatını hazret-i Ebu Bekire getirdi. Ya Emir-el mü'minin! Zekatımı kabul eyle, dedi.Hazret-i Ebu Bekir, ben Resulullahın kabul etmediğini nasıl kabul edebilirim, buyurdu. Daha sonra hazret-i Ömere de getirdi. Fakat o da kabul etmedi. Sa'lebe, hazret-i Osmanın halifeliği sırasında vefat etti....


Kaynaklar: Siyer-i Nebi-Semerkand D.95.Sayı-

Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...