28.01.2011

Keramet'in Şumulü



Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir.

Muhammed Bahaeddin Nakşibend k.s. hazretleri bir gün Buhara’nın bir köyünde konaklamışlardı. Köyün sakinleri onun sohbet ve ziyaretine koştular. Köylülerden biri gelirken bir sepet dolusu armut da getirmiş, ev sahibi bu meyveleri ikram olarak Bahaeddin Nakşibend’in önüne koymuştu. Şah-ı Nakşibend, armutları, onları getiren de dahil olmak üzere mecliste bulunanlara birer birer dağıttı fakat yememelerini tembihledi. Sonra o köylüye dönüp “Söyle bakalım, bu ikramda bulunmaktaki asıl maksadın neydi?” diye sordu.

Köylü başı önünde, gözlerini elindeki armuda dikmiş, mahcup bir halde şu itirafta bulundu: “Efendim, sizin keşf ü keramet sahibi bir mürşid-i kâmil olduğunuzu duymuştum. Acaba hakikaten öyle midir, değil midir diye denemek istedim. Sepetteki armutlardan birine işaret koymuş, eğer bu zat dedikleri gibi biriyse, bu armudu bulur bana verir, diye düşünmüştüm. Bağışlayın, boş bulunup cahillik ettim.”

Şah-ı Nakşibend “Peki elindeki armut, işaretlediğin meyve miydi?” diye tekrar sordu. Adam, utana sıkıla, “Evet” diyebildi yavaşça.

Bahaeddin Nakşibend hazretleri cemaate döndü ve buyurdu ki “Allah’ın veli kullarını denemeye kalkışmak uygun değildir. İstikamet üzereyse, Rasulullah s.a.v.’in sünnetini yaşıyorsa eğer, bir mürşidi imtihana hacet yoktur. İstikametten daha doğru bir ölçü olamaz çünkü. Biz şu adama işaretlediği meyveyi keramet göstermek için değil, bizden uzak kalıp zarar görmemesi için bulup verdik!”

Keramet haktır ama..

Evliyanın kerametine dair böyle menkıbeleri nakledip dinlemekten öteden beri hoşlanırız. Lakin anlatılan menkıbelerin bize bakan tarafını, bizimle alakalı mesajını görmek yerine, bu kerametleri kendisinden sâdır olan zatın velayetine delil kılarak rahatlamak gibi bir alışkanlığımız var.

Tasavvufun “keramete değil, istikamete itibar edilir” prensibine rağmen, kerametleri bazen “velayet kontrolü” yapmak için anlatıp dinleyenlere rastlıyoruz. Zaman zaman haddi aşarak Allah dostlarını imtihana yeltenenleri, armutları işaretlemeyi sürdürenleri görüyoruz.

Allah Tealâ’nın veli kullarından zuhur eden olağanüstü haller manasında “keramet” vardır ve haktır. Bununla beraber bir kısım kerametlere talep ve itibar hususunda ihtiyatlı olmamız istenmiştir. Çünkü keramet, adından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır ve bu ikram maddi yahut zahirî olabileceği gibi manevî veya batınî de olabilir. Avam tabakası keramet denilince sadece maddi olan olağanüstülükleri anlar; havada uçan, suda yürüyen mürşitler arar. Halbuki tasavvuf büyükleri, “manevi keramet, yani sırat-ı müstakim üzere emrolundukları gibi dosdoğru yürüyen salihlere ikram edilen istikamet hali, maddi kerametlerden daha önemli ve kıymetlidir” demişlerdir. Hakikaten de insan için tam bir imandan daha üstün, daha kıymetli bir ilâhi ikram, ihsan yahut lütuf yoktur.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, karşılaştığı densizliğe rağmen muhatabının “zarar görmesine” gönlünü razı kılmayan ve kâmil bir imanın eseri olan şefkat, merhamet yahut âlicenaplığına değil de işaretlenmiş bir meyveyi fark etmesine ehemmiyet vermek, avama mahsus bir cehalettir. Kaldı ki Allah Tealâ veli kullarını böyle basit düzenlerden, ahmakça denemelerden haberdar etmeyebilir. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine de getirilen meyveler hususunda bir ilham verilmeyebilirdi. Şüphesiz ki bu hal onun velayetindeki eksikliğe değil, karşısındaki düzenbazın nasipsizliğine delalet edecekti.

Keramet beklentisi

Velileri imtihan etmek niyetiyle olmasa dahi maddi keramet beklentisine girmemek lazım. Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir. Zira fevkalâde haller fasıklardan, müşriklerden, kâfirlerden de zuhur edebilir. “İstidraç” dediğimiz bu tür haller ile keramet arasındaki fark, bu olağanüstülüklere mazhar olan kişilerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yürümediklerine bakılarak anlaşılabilir. Dolayısıyla istikamet yerine olağanüstülükleri gözetmek, kötü niyetli şarlatanların, fasıkların peşinde dalalete düşmeye, tasavvufun yol ve usulüne zül getirmeye sebeptir.

Maddi kerameti istikamete tercih ettiren anlayış büyük ölçüde keramet hususundaki cehaletin eseridir. Kerameti Allah Tealâ’nın ikramı olarak değil de müminin fiili gibi görenler, o mümini beşerüstü bir varlık mevkiine koyup, ondan sâdır olan beşere mahsus son derece tabii davranışları bir eksiklik zannedebilmektedirler. Sünnetullahın esas, kerametin istisna olduğunu bilmeyen insanların, bilhassa sağlık ve rızık konusunda sünnetullaha riayeti terkten dolayı sıkıntıya düştükleri, sonra da bu sıkıntıların faturasını beşerüstülük atfettikleri müminlerin yetersizliğine çıkardıkları malumdur.

Kime itimat edilir?

Öte yandan maddi keramet beklentisi, kabul etmek gerekir ki bir teslimiyet probleminin, kalp tatminsizliğinin, şüphenin ve itimatsızlığın da eseridir. Oysa bizim irfanımızda cerbezeye, sıra dışılıklara, fevkalâde hal sahiplerine değil, “emin” olana itimat edilir; Allah ve Rasulü’ne teslim olana teslim olunur. Nihayet maddi kerametlerin çok fazla konu edilip gündemde tutulması, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına çıkarmakta, beşer takatini aşan ulaşılamaz bir sahaya sürmekte, insanların bu yoldan istifadesini engellemektedir.

Velinin attığı adım keramettir

Maddi kerametler evliyaullah için Allah Tealâ’ya yakınlık derecesinin göstergesi olmadığı gibi, kendilerinde böyle kerametler görülmeyen veliler de vardır. Yahut bazı kerametler bizim keramet anlayışımıza uymadığı için fark edilmeyebilir. Mürşid-i kâmillerin tasarrufu, tesiri, cezbediciliği bir ilâhi ikramdır mesela ve büyük kerametlerdendir.
Unutmayalım; daha fazlasını, daha farklısını, işaretlediğimiz armudu buldurmak cinsinden kerametleri beklerken, yol bilenlerin başını çektiği kervan göçüp gider de ıssız dağlarda yapayalnız kalabiliriz..
Alıntı: Semerkant Dergisi