16.05.2011

İbrahim bin Ethem hz. Nasihatler

Hatırlanacağı üzere büyük veli İbrahim Ethem'e gelen bir genç, halinden şikâyette bulunarak:

-Efendim, der nefsimden şikâyetçiyim, istemediğim halde beni günaha zorluyor, nasihatte bulunsanız da birazcık olsun günaha yönelme duygusundan uzaklaştırsanız beni!.

Genci düşündürmek isteyen İbrahim Ethem der ki:

- Günaha girme şartlarını öğrenmen yeterli olur senin için.. Genç adam şaşırır:

-Ne demek günaha girme şartlarını öğrenmem? Günaha girmenin şartları da mı var? Şartları yerine getirilince günaha girilir mi? İbrahim Ethem :

- Elbette der, yeter ki sen günaha girme şartlarını öğren.. Genç iyice heyecanlanır:

-Neymiş günaha girmenin şartları? Öğrenelim da o şartları yerine getirince girelim günaha öyleyse, der.

İbrahim Ethem de sayar günaha girmenin ilk üç şartını.

- Önce der,içinde günaha yönelme duygusu başlayınca iyice bir düşün; kendisine karşı günah işleyeceğin Zat'ın sana verdiği rızkı da yememeye karar ver! Ondan sonra O'na karşı günaha niyetlen!. Genç düşünmeye başlar:

-'Bu mümkün mü?' der. Ben Allah'ın ihsan ettiği rızkı yemeden nasıl yaşayacağım? Açlıktan ölürüm!

-Öyleyse, der İbrahim Ethem, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de rızkını yediğin Zat'a karşı günah işlemekten utanmayacaksın, buna akıl ve vicdan razı olur mu?

Genç başını sallayarak söylenir:

- Ben aç yaşayamam, bu şartı yerine getirmem mümkün değil. Sen ikinci şartı söyle. İbrahim Ethem de söyler:

- İşleyeceğin günahı O'nun mülkünden dışarıya çık da orada işle!.. Genç adam:

-Bu da mümkün değil, der. Her yer O'nun mülküdür. Dışarısı yoktur ki, oraya gideyim de günah işledikten sonra dönüp geleyim...

İbrahim Ethem de:

-Öyle ise der, hem verdiği rızkı yiyeceksin, hem mülkünde oturacaksın, hem de O'na karşı isyan etmekten çekinmeyeceksin, utanma duygusunu yitirmeyen bir gence yakışır mı bu?

Genç sabırsızlanır:

-Sen der, üçüncü şartı söyle de, bir de ona bakalım. O da söyler:

- İçinde günah arzusu kıpırdayınca hemen O'nun görmediği bir yere gitmeyi düşün, günahı görmediği bir yerde işlemeye karar ver. Genç adam omuzlarını silker:

-Bu der, öteki şartlardan daha imkânsız .O'nun görmediği bir yer var mı ki gidip günahı orada işleyeyim de sonra dönüp geleyim.

Büyük veli sözlerini şöyle bağlar:

- Öyle ise der benim mert kardeşim,hem verdiği rızkı yemeden yaşayamayacaksın, hem mülkünden dışarıya çıkamayacaksın, hem de görmediği bir yer bulamayacaksın, bütün bunlara rağmen yine de O'na karşı günah işleyip isyan etmekten geri durmayacaksın,akıllı ve insaflı bir gence yakışır mı böylesine saygısızlık ve sadakatsizlik?

Genç adam daha fazla dayanamaz, iki elini birden yukarı kaldırarak bağırmaya başlar:

-'Teslim oldum Efendim teslim!' der. Ben bu günah işleme şartlarının hiçbirini yerine getiremem. Öyle ise en doğrusu, günaha hiç yönelmemeli, böyle bir nankörlüğe hiç girmemeli, aklıma günah düşüncesi gelince içimden feryat etmeli ve demeliyim ki:

-Ey nankör nefis, utanmıyor musun, verdiği rızkı yediğin, mülkünde oturduğun, görmediği yeri bulamadığın bir Zat'a karşı isyan bayrağı çekip de günaha yönelmeye?

Genç sözünü şöyle bağlar:

-Vazgeçiyorum nefsimin pompaladığı günah niyetinden, isyan ve itaatsizlik duygusundan, tövbe ediyorum tüm günahlarıma, tövbe estağfirullah, hem de binlerce defa estağfirullah!.

-Ne dersiniz? Bu şartlar bizim için de geçerli mi? Biz de O'nun verdiği rızkı yiyor, mülkünde oturuyor, görmediği yer bulamıyor muyuz? Öyle ise biz de bu genç gibi içimizden gelen bir istekle aynı şeyi söyleyelim mi? Evet,diyorsanız buyurun öyle ise: Tövbe estağfirullah, bilerek bilmeyerek yaptığımız tüm yanlışlarımıza tövbe estağfirullah!Rabbimiz bizi bağışla

11.05.2011

Cennete Kavuşturacak Ameller



Muaz b. Cebel’den (r.a) nakledildiğine göre o şöyle de­miştir:

“Dedim ki:

“Ey Allah’ın Rasülü (s.a.v) beni cen­nete sokacak ve cehennemden uzaklaştıracak ameli söy­ler misin?” Efendimiz (s.a.v) cevaben buyurdu:

“Şüp­hesiz çok büyük bir şey istedin. (Senin istediğin) Allah’­ın (c.c) kendisine kolaylaştırdıkları kimselere kolaydır. Al­lah’a ibadet edersin. Hiç bir surette ona şirk koşmazsın. Namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin. Ramazan oru­cunu tutar, Kabe’yi haccedersin.” Sonra şöyle dedi:

“Sa­na hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Ze­kât (sadaka) suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür (yok eder). Sonra şu âyetleri okudu, nihayet “Ya’melun” kelimesine kadar vardı:

“Onlar, yanları yatak­larından kalkarak korkuyla, umutla Rablerine yalvarır­lar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda har­carlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevin­dirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.”[170] Sonra şöyle buyurdu:

“Sana işin başını, di­reğini ve en yüce noktasını bildireyim mi?" Dedim ki:

“Evet ey Allah’ın Rasülü.” O da:

“İşin başı İslâm’dır. Direği namazdır. En yüce noktası ise cihaddır.” Sonra devam ederek:

“Sana bütün bunların hepsine nasıl sa­hip olunacağını söyleyeyim mi?" buyurdu. Dedim ki:

“Evet ey Allah’ın Rasülü.” Dilini eliyle tuttu ve:

“Dili­ni tut ” buyurdu. Ben:

“Ey Allah’ın Rasülü, biz konuş­tuklarımızdan dolayı da hesaba çekilecek miyiz?” dedim.

Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Muaz, an­nen senin ölünü görsün, insanlar cehenneme yüzleri üstü veya (bir rivayete) göğüsleri üstü dillerinin işlediği kusur­lardan başka bir şeyden mi düşüyorlar sanıyorsun.”[171] Tirmizi, bu hadisin hasen-sahih olduğunu söylemiştir.



Efendimiz’in (s.a.v), “En yüce noktası” ifadesi; en yük­seği demektir. Bir şeyin elde edilmesi onun istenmesi demek­tir.

Efendimiz’in (s.a.v), “Annen senin ölünü görsün” ifa­desi, annen seni kaybetsin demektir. Allah Rasülü (s.a.v) duanın hakiki manasını düşünmemiştir. Araplar arasında hitap esnasında böyle söyleme âdeti yaygındır. Dillerinin hasatları demek, ırzlarını tehlikeye düşürerek insanlara kötülük yap­mak, laf getirip götürmek gibi kötülükleri işlemektir. Dilin kötülükleri, gıybet, koğuculuk, yalan, bühtan, küfür sözleri söylemek, başkasıyla alay etmek, sözünde durmamak gibi şey­lerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yapmayacağınızı söyle­meniz, Allah katında şiddetli bir buğza sebep olur.”[172]





"KIRK HADİS TERCÜME VE ŞERHİ "
-----------------------------------------------------------------------
[170] Tirmizi, İman 8 (nr. 2616).

[171] Secde: 32/16, 17.

[172] Saff: 61/3. İmam Nevevi, Kırk Hadis, Kahraman Yayınları: 127-129


23.03.2011

Cehennemin Halleri


Cehennem Ateşinin Harareti Sönmez Alevine De Yaslanılmaz:


Hafız el-Beyhakî... Selman'dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cehennemdeki) ateşin harareti sönmez ve alevine de yaslanılmaz." Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Yakıcı azabı tadın, diyeceğiz." (Âl-i imrân, 3/181)

İbn Merdeveyh... Enes'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okumuştur:

"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden ko­ruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah'ın kendisine ver­diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek ha­şin meleklerdir." (Tahrim, 66/6)

Bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cehennem ateşi bin sene yakıldı; nihayet beyazlaştı. Bin sene daha yakıldı; nihayet kızardı. Bin sene daha yakıldı; nihayet karardı. Cehennem ateşi sim­siyahtır; alevi ışık Saçmaz." [44]

İbn Merdeveyh... Adey b. Adiy'den rivayet etti ki; Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle demiştir: Cebrail, gelmeyi âdet edinmediği bir zamanda Peygamber (s.a.v.)'in yanma geldi. Peygamber (s.a.v.) ona dedi ki:

— Ey Cebrail! Bana ne olmuş ki, seni, rengin değişmiş olarak görüyo­rum!

— Ben sana gelecek değildim. Allah, ateşin açılmasını emredince sana geldim.

— Ey Cebrail! Bana ateşin evsafını ve cehennemin niteliklerini anlat.

— Doğrusu Cenab-ı Allah emretti de cehennem bin sene yakıldı; nihayet ateşi kızardı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi beyazlaştı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi karardı. Artık cehennem ateşi simsiyah ve kapkaranlıktır. Kıvılcımı ışık saçmaz, alevi de sönmez. Seni hak dinle gönde­ren zât'a yemin ederim ki; Allah'ın kendi kitabında anlattığı cehennem zincir­lerinden bir halka, dünya dağlarının üzerine konulacak olsa, o dağları eritir.

— Ey Cebrail! Bu anlattıkların bana yeter. Kalbim paralanmasın!.." Böyle dedikten sonra Peygamber (s.a.v.) Cebrâile baktı; ağlamakta ol­duğunu gördü. Ve ona şöyle dedi:

— Ey Cebrail! Allah katında böyle büyük bir yere sahib olduğun halde yine mi ağlıyorsun?!

— Niye ağlamıyayım ki? Allah'ın ilm-i ezelisinde bundan başka bir ha­le düşeceğim takdir edilmiş mi, edilmemiş mi, bilmiyorum ki. Örneğin daha önce İblis, meleklerle beraberdi. Harut ile Marut, meleklerdendi! (Bak sonra ne hale düştüler.)"

Peygamber (s.a.v.) ile Cebrail (a.s.) ağlamayı sürdürdüler. Nihayet onla­ra seslenildi ki: "Cenab-i Allah, gazaba uğramayacağınıza dair size âmân ver­miştir." Bu sesi duyan Cebrail kalkıp gitti. Hz. Peygamber de dışarı çıktı. Ko­nuşup gülüşmekte olan bir gurup ashabının yanına gitti ve onlara şöyle dedi:

"İleri tarafınızda cehennem olduğu halde gülüyor musunuz? Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlar, yüksek yerlere çıkıp Allah'a yük­sek sesle yakanrdınız!"

Bunun üzerine Cenab-ı Allah ona şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Se­ni müjdeleyici olarak gönderdim." Bu vahyi alan Rasûlullah (s.a.v.), sahabi-îere şöyle buyurdu: "Size müjdeler olsun! Kendinizi ve amellerinizi düzeltin. Elden geldiğince (salah ve olgunluğa) yakın [45] olun." [46]



Ebû Talib, Kıyamet Gününde En Hafif Azâb Görecek Olan Cehennemliklerden Biri Olacaktır:


Buharı... Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet etti ki; yanında amcası Ebû Ta-lip'den söz edildiğinde Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Umarım ki kıyamet gününde şefaatim ona fayda verir de cehennemin sığ bir yerine bırakılır. (Ama yine de orada) ateş onun topuk kemiklerine ula­şır ve bu nedenle beyni kaynar!" [47]

Müslim... Ebû Saîd'aen rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cehennemliklerin en nafif azaplısı, ateşten bir ayakkabı giyecek ve ayakkabılarının harareti nedeniyle beyni kaynayacaktır!" [48]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarına (ateşten) bir çift ayakkabı giyip bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adam­dır." [49]

Buharı... Numan'dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Cehennemliklerin kıyamet gününde en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarının tabanının altına bir ateş közü konulup da bu yüzden beyni, tencere ve gümgüm gibi kaynayan adamdır!" [50]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ateşten bir çift ayakkabı giyen ve bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adamdır." [51]

Bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: "Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız."

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes'ten rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Muhammed'in caşı kudret elinde bulunan zât'a yemin ederim ki; be­nim gördüklerimi görseydiniz çok ağlar az gülerdiniz." Ashab: "Sen ne gör­dün Ya Rasûlullah?" diye sorduklarında, "Cenneti ve Cehennemi gördüm" diye cevap verdi. [52]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), Cebrail (a.s.)'a sordu:

— Bana ne olmuş ki Mikâil'i hiç gülerken görmedim?

— Cehennem yaratılalı beri o hiç gülmemiştir."[53]



Ateş'in, Kendi Kendini Yemekten Ötürü Allah'a Şikâyetçi Olması:


İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Ya Rab! Bir kısmım bir kısmımı yedi. Bana biraz soluk ver" dedi. Bunun üzerine ona yılda iki kez soluk alma izni verildi. Kışın hissettiğiniz en şiddetli soğuk, cehennemin zemherır soğuklu-ğundandır. (Yazın) hissettiğiniz en şiddetli sıcaklık ise, cehennem sıcaklığm-dandir." [54]



Şiddetli Sıcaklar, Cehennemin Kaynamasından Dolayıdır:


İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Bir kısmım bir kısmımı yedi" dedi. Bu­nun üzerine biri yazın, biri de kışın olmak üzere (yılda) iki kez soluk olma­sına izin verildi. Şiddetli derecedeki sıcaklar, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [55]

Yine bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Sıcaklar şiddetlendiğinde namazı serin vakte erteleyin. Çünkü sıcaklı­ğın şiddetlenmesi, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [56]

Yüce Allah bu hususta şöyle buyurdu:

"Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin. Gölge yapmayan ve ateşten de ko­rumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir. Konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!" (Mürselât, 77/29-35)

Taberanî... İbn Mes'ud'un, "O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım konak gibi büyüktür" (Mürselât, 77/32) mealindeki ayeti tefsir ederken şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"O kıvılcımlar, ağaç ve dağ büyüklüğünce değil, aksine şehir ve kaleler büyüklüğüncedir."

Taberanî... Enes'ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:[57]

"O kıvılcımlardan biri dünyanın doğusuna düşse, sıcaklığı dünyanın ba­tısında hissedilir!" [58]



Dünyadayken Nimetler İçinde Yüzen Bir Kimse, Cehenneme Girince O Nimetlerin Tadım Unutur. Dünyada Sefalet İçinde Kıvranan Bir Kimse, Cennete Girince Çektiği O Sefaleti Unutur:


İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Dünyadayken en çok nimete mazhar olmuş cehennemliklerden biri, kı­yamet gününde getirilip ateşe bir kez daldırılır, sonra kendisine sorulur: "Ey Ademoğlu! Hiç hayır gördün mü? Hiç nimete mazhar oldun mu?" O da şöy­le cevap verir: "Hayır, vallahi Ya Rab."

Cennetliklerden dünyadayken en çok sefalete maruz kalmış biri getirilip Cennete konulur ve kendisine şöyle sorulur: "Ey Âdemoğlu! Hiç sefalete maruz kaldın mı? Hiç sıkıntı çektin mi?" O da şöyle cevap verir: "Hayır val­lahi ya Rab. Hiç sefalete maruz kalmadım ve hiç sıkıntı [59] çekmedim." [60]

------------------------------------------------------------------:



[44] Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/387, İbn Merdeveyh'den

[45] Heysemî, Mecma'uz-Zevâid. 10/387

[46] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 335-336.

[47] Buharî. Menakıb 4/247 (40

[48] Müslim, îman, 1/361

[49] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[50] Buharî, Rikak, 7/51

[51] Ahmed b. Hanbel, 4/271

[52] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[53] Bk. Heysemî, Mecma'uz-Ze-yâid, 10/385, Enes b. Mâlik'den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 236-237.

[54] Buharı, Mevakit, 1/9 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337.

[55] Buharî, Mevakit, 1/9; Bk. Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/388

[56] Buharî, Mevakit, 1/9

[57] Bk. Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/387, Taberanî'den

[58] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337-338.

[59] Müslim. Münafikun. 3/55

[60] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 338.

28.01.2011

Keramet'in Şumulü



Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir.

Muhammed Bahaeddin Nakşibend k.s. hazretleri bir gün Buhara’nın bir köyünde konaklamışlardı. Köyün sakinleri onun sohbet ve ziyaretine koştular. Köylülerden biri gelirken bir sepet dolusu armut da getirmiş, ev sahibi bu meyveleri ikram olarak Bahaeddin Nakşibend’in önüne koymuştu. Şah-ı Nakşibend, armutları, onları getiren de dahil olmak üzere mecliste bulunanlara birer birer dağıttı fakat yememelerini tembihledi. Sonra o köylüye dönüp “Söyle bakalım, bu ikramda bulunmaktaki asıl maksadın neydi?” diye sordu.

Köylü başı önünde, gözlerini elindeki armuda dikmiş, mahcup bir halde şu itirafta bulundu: “Efendim, sizin keşf ü keramet sahibi bir mürşid-i kâmil olduğunuzu duymuştum. Acaba hakikaten öyle midir, değil midir diye denemek istedim. Sepetteki armutlardan birine işaret koymuş, eğer bu zat dedikleri gibi biriyse, bu armudu bulur bana verir, diye düşünmüştüm. Bağışlayın, boş bulunup cahillik ettim.”

Şah-ı Nakşibend “Peki elindeki armut, işaretlediğin meyve miydi?” diye tekrar sordu. Adam, utana sıkıla, “Evet” diyebildi yavaşça.

Bahaeddin Nakşibend hazretleri cemaate döndü ve buyurdu ki “Allah’ın veli kullarını denemeye kalkışmak uygun değildir. İstikamet üzereyse, Rasulullah s.a.v.’in sünnetini yaşıyorsa eğer, bir mürşidi imtihana hacet yoktur. İstikametten daha doğru bir ölçü olamaz çünkü. Biz şu adama işaretlediği meyveyi keramet göstermek için değil, bizden uzak kalıp zarar görmemesi için bulup verdik!”

Keramet haktır ama..

Evliyanın kerametine dair böyle menkıbeleri nakledip dinlemekten öteden beri hoşlanırız. Lakin anlatılan menkıbelerin bize bakan tarafını, bizimle alakalı mesajını görmek yerine, bu kerametleri kendisinden sâdır olan zatın velayetine delil kılarak rahatlamak gibi bir alışkanlığımız var.

Tasavvufun “keramete değil, istikamete itibar edilir” prensibine rağmen, kerametleri bazen “velayet kontrolü” yapmak için anlatıp dinleyenlere rastlıyoruz. Zaman zaman haddi aşarak Allah dostlarını imtihana yeltenenleri, armutları işaretlemeyi sürdürenleri görüyoruz.

Allah Tealâ’nın veli kullarından zuhur eden olağanüstü haller manasında “keramet” vardır ve haktır. Bununla beraber bir kısım kerametlere talep ve itibar hususunda ihtiyatlı olmamız istenmiştir. Çünkü keramet, adından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır ve bu ikram maddi yahut zahirî olabileceği gibi manevî veya batınî de olabilir. Avam tabakası keramet denilince sadece maddi olan olağanüstülükleri anlar; havada uçan, suda yürüyen mürşitler arar. Halbuki tasavvuf büyükleri, “manevi keramet, yani sırat-ı müstakim üzere emrolundukları gibi dosdoğru yürüyen salihlere ikram edilen istikamet hali, maddi kerametlerden daha önemli ve kıymetlidir” demişlerdir. Hakikaten de insan için tam bir imandan daha üstün, daha kıymetli bir ilâhi ikram, ihsan yahut lütuf yoktur.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, karşılaştığı densizliğe rağmen muhatabının “zarar görmesine” gönlünü razı kılmayan ve kâmil bir imanın eseri olan şefkat, merhamet yahut âlicenaplığına değil de işaretlenmiş bir meyveyi fark etmesine ehemmiyet vermek, avama mahsus bir cehalettir. Kaldı ki Allah Tealâ veli kullarını böyle basit düzenlerden, ahmakça denemelerden haberdar etmeyebilir. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine de getirilen meyveler hususunda bir ilham verilmeyebilirdi. Şüphesiz ki bu hal onun velayetindeki eksikliğe değil, karşısındaki düzenbazın nasipsizliğine delalet edecekti.

Keramet beklentisi

Velileri imtihan etmek niyetiyle olmasa dahi maddi keramet beklentisine girmemek lazım. Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir. Zira fevkalâde haller fasıklardan, müşriklerden, kâfirlerden de zuhur edebilir. “İstidraç” dediğimiz bu tür haller ile keramet arasındaki fark, bu olağanüstülüklere mazhar olan kişilerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yürümediklerine bakılarak anlaşılabilir. Dolayısıyla istikamet yerine olağanüstülükleri gözetmek, kötü niyetli şarlatanların, fasıkların peşinde dalalete düşmeye, tasavvufun yol ve usulüne zül getirmeye sebeptir.

Maddi kerameti istikamete tercih ettiren anlayış büyük ölçüde keramet hususundaki cehaletin eseridir. Kerameti Allah Tealâ’nın ikramı olarak değil de müminin fiili gibi görenler, o mümini beşerüstü bir varlık mevkiine koyup, ondan sâdır olan beşere mahsus son derece tabii davranışları bir eksiklik zannedebilmektedirler. Sünnetullahın esas, kerametin istisna olduğunu bilmeyen insanların, bilhassa sağlık ve rızık konusunda sünnetullaha riayeti terkten dolayı sıkıntıya düştükleri, sonra da bu sıkıntıların faturasını beşerüstülük atfettikleri müminlerin yetersizliğine çıkardıkları malumdur.

Kime itimat edilir?

Öte yandan maddi keramet beklentisi, kabul etmek gerekir ki bir teslimiyet probleminin, kalp tatminsizliğinin, şüphenin ve itimatsızlığın da eseridir. Oysa bizim irfanımızda cerbezeye, sıra dışılıklara, fevkalâde hal sahiplerine değil, “emin” olana itimat edilir; Allah ve Rasulü’ne teslim olana teslim olunur. Nihayet maddi kerametlerin çok fazla konu edilip gündemde tutulması, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına çıkarmakta, beşer takatini aşan ulaşılamaz bir sahaya sürmekte, insanların bu yoldan istifadesini engellemektedir.

Velinin attığı adım keramettir

Maddi kerametler evliyaullah için Allah Tealâ’ya yakınlık derecesinin göstergesi olmadığı gibi, kendilerinde böyle kerametler görülmeyen veliler de vardır. Yahut bazı kerametler bizim keramet anlayışımıza uymadığı için fark edilmeyebilir. Mürşid-i kâmillerin tasarrufu, tesiri, cezbediciliği bir ilâhi ikramdır mesela ve büyük kerametlerdendir.
Unutmayalım; daha fazlasını, daha farklısını, işaretlediğimiz armudu buldurmak cinsinden kerametleri beklerken, yol bilenlerin başını çektiği kervan göçüp gider de ıssız dağlarda yapayalnız kalabiliriz..
Alıntı: Semerkant Dergisi

31.12.2010

İmam-ı Azam'a( rahm aley). sorular ve cevapları


İbni Kadi'l-Asker diye bilinen, Ebu'l-Hasen Ali b. Halil ed-Dımeşkî şöyle dedi: Bize Ebu'l-Hasen Bürhanuddin Ali b. el-Belhî Ebu'l-Muîn Meymun b. Muhammed el-Mekhûlî en-Nesefî'den, o babasından, o Abdulkerîm b. Musa el-Pezdevi’den, o Ebû Mansur el-Mâtüridî'den. o Ebû Bekr Ahmed el-Cüzcânî'den, o Ebû Süleyman Musa el-Cüzcânî'den, o da Muhammed b. Mukatil er-Râzî'den, bu son ikisi Ebû Mutî el-Hakem b. Abdillah el-Belhî ve İsâm b. Yusuf el-Belhî'den, bu ikisi de Ebû Mukatil Hafs b. Selm es-Semerkandi’den, o da Ebû Hanifeye sorduğu suallerin cevaplarını naklederek şöyle dedi:

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Talebe Ebû Mukâtil şöyle dedi: Ey âlim, faziletine inandığım ve birlikte bulunmaktan istifade edeceğim için sana geldim. Allah'ın beni senden faydalandırmasını niyaz ederim. Allah sana iyilik versin, eğer sana sual sorarsam bana cevabını ver ki Allah'ın sevabına nail olasın

Talebe: Bana, ibâdetin açıklamasını yapın.

Âlim Ebû Hanife(rhm.aleyh) şöyle dedi : İbâdet kelimesi, taat, rağbet ve rubûbiyetin ikrarı mânâlarına gelen şümullü bir kelimedir. Kul îman etmek konusunda, Allah'a itaat ederse, kendisinde Allah'tan ummak ve korkmak durumu hâsıl olur. Bu üç haslet kulda mevcut olunca, Allah'a ibâdet etmiş olur. Allah'tan ummak ve korkmak hâli bulunmayınca, bir kimse mü'min olamaz. Fakat nice mü'minler vardır ki, bir kısmında Allah korkusu daha çok, bir kısmında da daha azdır. Keza, Allah'tan başka bir kimseye, sevabını umarak ve gazabından korkarak itaat eden kimse, ona ibâdet etmiş sayılır.. Eğer her konuda yalnız itaat ile amel etmek ibâdet olsa idi, Allah'tan başkasına itaat eden herkes, itaat ettiklerine ibâdet etmiş olurlardı.

Talebe: Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir olur mu?

Âlim (r. a.): Korku ve ummak iki halde yahut da iki halden birinde bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse, onun Allah'ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeğe muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda, bir kimse hayrı Allah'tan umduğu, yahut Allah'ın kendisini başkalarının eline düşürmek, yahut bir şeyi sebep kılmakla vereceği beladan endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse kâfir olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini, devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah'tan ummaktadır. Kendisini evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını, içtiği ilaçtan şifa ihsan etmesini, Allah'tan ümit eden kimse kâfir olmaz. İnsan bazen şerden korkar, Allah'ın kendisini kötü şeylerle müptela kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah'ın resul seçtiği ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Musa Allah ile arasında bir elçi olmadan "Beni öldürmelerinden korkarım."(eş-Şuara,14;al-Kasas,33) demişti. Peygamber Efendimiz mağaraya saklanmıştı. Bu durumda onlar için küfür katiyyen bahis mevzuu olamaz. Keza insan yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya evinin yıkılması, sel afeti ve zarar verecek yiyecek yahut içeceklerden korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hali değil, ancak korkmak arız olmuş olur.

Talebe: Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu mahlûklardan, Allah'tan korktuğumuzdan daha çok korkan mü'minin durumu nedir? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a.): Mü'minin, Allah'tan daha çok korktuğu hiç bir varlık yoktur. Zîra mü'min şiddetli bir şekilde hastalandığı, yahut Allah'tan gelen kötü bir musibete uğradığı zaman bile, gizli veya açık olarak 'Yarabbi, ne kötü yaptın," demez. Bunu içinden de söylemez. Buna mukabil Allah'ı daha çok zikreder. Eğer bu musibetin yüzde biri, dünya hükümdarlarının birisinden gelmiş olsa idi; o kimse güvendiği kimselere, hükümdarların duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve lisanı ile ifadeden çekinmezdi. Halbuki mü'min gizli, aşikâr, sıcak, soğuk her yerde Allah'ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının emirleri ise gizli, açık, isteyerek yahut istemeyerek, her hal ve kârda gözetilmez. Meselâ, bazan bir mü'minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir, hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah'tan başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah'tan korktuğu için gusleder. Keza şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu halde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı halde Allah'ın emrini gözetir, sabreder. Allah'tan korktuğu için feryâd etmez. Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mü'minin Allah'tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur.

Talebe: Yemin ederim, kendi nefsimizden de anlayabileceğimiz bir hususu ifâde ettiniz. Fakat acaba, îman ve küfrün ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a): Şüphesiz ki insanlar; Yüce Allah'ı bilme ve tasdik etmeleri ile mü'min, inkâr etmeleri sebebiyle de kâfir olurlar. Allah'ın kulu olduklarını ikrar, Allah'ın birliğini ve O'nun katından gelen şeyleri tasdik ettikleri zaman, îman ve küfrün ne demek olduğunu bilmeseler de, îmanın hayırlı, küfrün de şerli bir şey olduğunu bildiklerinden dolayı, kâfir olmazlar. Meselâ kendisine bal ve sabır(Sarı renkli, acı bir madde.)getirilen bir kimse ikisinden de tadar; balın tatlı, sabırın da acı olduğunu bilir. O kimsenin acılık ve tatlılık mefhumunu bilmediği söylenemez. Söylenecek tek şey onun acılık ve tatlılık isimlerini bilmediğidir. İman ve küfür isimlerini bilmeyen de böyledir. Fakat o kimse îmanın iyi , küfrün de kötü olduğunu bilir. Bu durumda olan bir kimsenin Allah'ı bilmediği söylenemez. Sadece îman ve küfür isimlerini bilmiyor denilir.

Talebe: Acaba mü'min azap görürse, îmanı ona fayda verir mi? Kendisinde îman mevcut iken, îman ettikten sonra azaba maruz kalır mı? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a.): Suallerin içinde, benzerini sormadığın meseleleri sordun. Ben inşallah sana o konularda fetva vereceğim. "Mü'min eğer azap görürse îmanı fayda verir mi? Kendinde îman olduğu halde azaba uğrar mı?" diyorsun. Evet, îman mü'mine fayda verir, çünkü îman onu en şiddetli azaptan korur. En şiddetli azap ise ancak kâfirin azabıdır. Zîra küfürden daha büyük günah yoktur. Bu durumda bulunan mü'min Allah'ı inkâr etmemiş, fakat emrettiği bazı hususlarda ona âsi olmuştur. Eğer Allah, ona azap ederse işlediği nisbetinde azap eder. İşlemediği şey için azap etmez. Tıpkı adam öldüren ve fakat hırsızlık yapmayan kimsenin, sadece katil suçu ile cezalandırılıp, hırsızlık suçu ile cezalandırılmaması gibi. Nitekim Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz."(Yasin,54) buyurmaktadır. Hastalığı az olan hastanın durumu daha ehvendir. Dünyada azap çekip, en şiddetli azaptan kurtulan sadece bir nevi azap çeken kimsenin durumu, iki çeşit azap çeken kimseden daha kolaydır. Mü'min de böyledir, eğer işlediği bir günah için azap görürse, bu iki günah için çekeceği azaptan daha hafif olur.

Talebe: Yemin ederim ki bu, doğru bildiğimiz şeylerdendir. Fakat acaba ibâdetleri muhtelif ve çok olduğu halde, kâfirlerin küfrü niçin aynıdır? Keza semadakilerin îmanı ile, yeryüzündekilerin îmanı; -oysaki meleklerin yapmaları gereken çeşitli amelleri varken- niçin birdir?

Âlim (r.a.): Meleklerin yapmaları farz olan ameller, bizim yapmamız farz olan amellerden başkadır. Meleklere farz olan ve bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış olan şeyler de, bize farz kılınanlardan farklıdır. Sema ehlinin îmanı, evvelki ümmetlerin îmanı ve bizim îmanımız ise, birdir. Çünkü hepimiz îman ettik ve yalnızca Allah'a ibâdet ettik. Tıpkı bunun gibi, kâfirlerin küfrü ve inkârı bir ve fakat ibâdetleri farklıdır. Mesela bir yahûdîye kime ibâdet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibâdet ediyorum," der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratmış olan oğlu Üzeyir olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a îman etmiş olmaz. Eğer bir hristiyana, kime ibâdet ettiğini sorarsan, "Allah'a ibâdet ediyorum," der. Allah'ı sorduğun zaman da, O'nun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in rahminde gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a îman etmiş olmaz. Mecûsiye de, kime ibâdet ettiğini sorarsan, o da, "Allah'a ibâdet ediyorum," diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a îman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibâdetleri ise çok ve değişiktir. Mesela, üç kişi var, bunlardan biri kendisinde, dünyada eşi bulunmayan bir beyaz inci mevcut olduğunu iddia ediyor. Daha sonra bir kara üzüm danesini çıkararak, bunun inci olduğuna yemin ediyor. Diğerleri ile bu konuda tartışmaya giriyor. Bir başkası kendisinde dünyada benzeri bulunmayan bir inci olduğunu iddia ederek bir ayva çıkarıyor ve bunun inci olduğuna yemin edip insanlarla münakaşaya giriyor. Üçüncüsü, eşsiz kıymetteki incinin kendisinde bulunduğunu iddia ederek, bir çamur parçası çıkarıyor ve bunun inci olduğu hususunda yemin ederek, başkalarıyla bahse giriyor. Bu üç kişi inciyi bilmedikleri konusunda birleşmişlerdir. Zîra, sıfatları çok ve değişik olmasına rağmen, hiçbiri inciyi bilmemektedirler. İşte böylece sen, onların tavsif ve ibâdet ettiklerine, ibâdet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar, tavsif ettiklerine de ibâdet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibâdet ettiğin ma'budun, onların ibâdet ettiklerinden başkadır. Onların ma'budu da, senin ibâdet ettiğinden başkasıdır. Bunun için Kur'ân'da: "De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız."(el-Kafirun,1,3) buyurulmuştur.

Talebe: Anlattığınız bu konuyu, belirttiğiniz veçhile öğrendim. Fakat niçin onlar, Allah Rabbimizdir, dedikleri halde, Allah'ı bilmeyen kimseler oluyorlar?

Âlim (r. a.): Şüphesiz ki onların, Allah Rabbimizdir, dediklerini biliyorum. Oysa ki onlar bununla da Allah'ı bilmiyorlar. Çünkü Allah "Onlara gökleri ve yeri kim yarattı" diye soracak olsan, "Allah, derler. Sen de Allah'a hamdolsun de. Onların çoğu bilmezler."(Lokman,25)buyurmaktadır. Yani onların çoğu, anasından kör olarak doğan bir sabînin, hiçbir şey bilmeksizin geceyi, gündüzü, sarıyı, siyahı söylemesi gibi bu sözü gayri şuuri olarak söyleyenler gibidir. Böyle kâfirler Allah'ın ismini, mü'minlerden işitmişler, işittiklerini de bilmeden söylemektedirler. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "Âhirete inanmayanların kalpleri, inkâr edicidir, kendileri de kibirlidir."(en-Nahl,22) buyurulmuştur.

Talebe: Bu husus belirttiğiniz gibi. Fakat acaba peygamberi Allah vasıtasıyla mı bilirsiniz, yoksa Allah'ı peygamber vasıtasıyla mı bilirsiniz? Peygamberi Allah vasıtasıyla bilirseniz, bu nasıl olur? Halbuki peygamber sizi Allah'a çağırmaktadır. Bunu açıklayınız.

Âlim (r. a.): Evet, peygamberin peygamberliğini Allah tarafından biliriz. Her ne kadar peygamber Allah'a çağırırsa da, hiç bir kimse, Allah'ın gönlüne tasdik ve peygamber olduğu bilgisini koymadan, peygamberin hak ve doğru söylediğini bilemez. Bunun için Allah "Sen şüphesiz ki, sevdiğini hidayete ulaştıramazsın, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir."(el-Kasas,56) buyurmaktadır. Eğer Allah'ı bilmek, peygamberler vasıtasıyla olsaydı, insanlara marifetullah nimetini ihsan etmek, Allah'tan değil, peygamberlerden olurdu. Halbuki Rabbini bilme nimetini peygambere ihsan eden de Allah'tır. Peygamberi insanlara da tanıtarak tasdik ettirmesi, Allah'ın insanlar için bir nimeti ve lütfudur. Kul, bildiği hayrı ancak Allah cihetinden bilir, dememiz gerekir.

Talebe: Beni rahatlattınız. Fakat acaba, velayet ve berâetin açıklaması nedir? Velayet ve berâet bir kimsede içtima eder mi?

Âlim (r.a.): Velayet, iyi amelden dolayı hoşnutluk, berâet de kötü amelden dolayı hoşnutsuzluk demektir. Her ikisi de bazen bir insanda birleşebilir, bazen de birleşmezler. İyi ve kötü işler işleyen bir mü'mine yaptığı iyi işlerde muvafakat eder ve onu seversin, işlediği kötü şeylerden dolayı da ona muhalefet eder, ayrılır ve sevmezsin. Bu, sorduğun velayet ve berâetin bir kimsede birleşmesinin misalidir. Kâfir olan, kendisinde iyi bir durum bulunmayan kimseye de buğzeder ve bütün kötülüklerinde kendisinden ayrılırsın. Daima sevdiğin ve hiçbir davranışından hoşnutsuzluk duymadığın kimse ise bütün iyi şeyleri işleyen ve kötü şeylerden sakınan mü'min kimsedir. Sen onun her hususiyetini sever, hiçbir şeyinden hoşnutsuzluk duymazsın.

Talebe: Çok güzel söylediniz. Fakat acaba, nîmete küfür ne demektir? Bunu açıklayınız.

Âlim (r. a.): Nimete küfür, kişinin nimetlerin Allah'tan olduğunu inkâr etmesidir. Eğen nimetlerden birini inkâr ve onun Allah'tan olmadığını iddia ederse o kimse Allah katında kâfir olur. Böylece Allah karşısında kâfir olan, nimetlerini de inkâr eder. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Onlar Allah'ın nimetlerini itiraf ederler, sonra da inkâr ederler."(en-Nahl,83) Yani kâfirler gecenin gece, gündüzün de, gündüz olduğunu bilirler. Sıhhat, zenginlik ve ulaştıkları rahat ve bolluğun nîmet olduğunu itiraf ederler. Fakat onların asıl lütuf ve ihsan edici olan Allah'a değil, kendilerinin ibâdet ettikleri şeye nisbet ederler. Bundan dolayı Allah, onların Allah'ın nimetlerini itiraf edip sonra da onları inkâr ettiklerini ifade eder. Yani onlar, nimetlerin hiçbir benzeri olmayan Allah'tan olduğunu inkâr ederler.

--------------------------------------------------------------------------:
el-'Âlim ve'l-Müte'allim

Çeviren: Prof. Dr. Mustafa Öz

M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI Yayınları

11.12.2010

İmam-ı Azam (rhm.) den Kıssalar


Muhammed b. Mukatil'den nakledildiğine göre bir kimse İmam Azam'a şöyle bir soru sordu:

“Şu kimse hakkında ne dersiniz ki; Al­lah'tan korkmaz, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükû ve secdesiz namaz kılar, görmediği şeye inanır, Hakk'a buğz eder, fitneye sevgi besler..” İmam Âzam'ın meclisinde bulunan arkadaşları bu soruya cevap vermekten aciz kalarak, bu kimsenin durumu müşkildir, dediler, İmam Âzam Hazretleri ise bu soruya karşılık şöyle cevap verdi:

“Bu öyle bir kimsedir ki, Allah'ın rızasını ister. Cennet iste­mez. Allahtan korkup Cehennem ateşinden korkmaz. Rükû ve secdesiz olan cenaze namazı kılar. Allah Teâlâ'yı görmediği halde birli­ğine iman ve şehadet eder. Ölümün hak olduğuna inanır, fakat onu sevmez. Mal ve evlad fitnedir, fakat bunları sever. Müslüman kardeşi­ni dedikodu ettiği için ölü eti yemiş olur.” Bu cevap karşısında soru soran kişi kalkıp İmam'ın elini öptü ve şahidlik ederim ki, sen ilmin hazinesisin, dedi.
**************************************************
-Yine rivayet olunduğuna göre, Bağdad'a Rum diyarından bir Dehri gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile mü­nazaralara girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muztarib halde uykuya dalmış, gece rüyasında gör­müş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sa­dece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uy­kudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad'ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti:

“O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir. Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldürece­ğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısı­na çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikil­di. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm'a şöyle sordu:

“Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah'tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

“Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğ­ruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

“Var olan her şeyin bir me­kâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir? Allah Teâlâ vardır ve O'nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

“Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen in de minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip ye­rine İmam Âzam minbere çıktı ve:

“Benim rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık gör­meyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez du­ruma geldi ve pes dedi. İşte o zaman dehriyi yakalayıp öldürdüler ve İmam Hammad'ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu.

************************************************

İmam Âzam'ın zekâsının üstünlüğüne delâlet eden olaylardan biri de şudur: Hasan b. Ziyad'ın naklettiğine göre, bir kimse bir yer­de bir miktar para defnedip sonradan bu malı nerede gömdüğünü unutmuş. Bunu nasıl bulacağını İmam Âzam Hazretlerinden sorun­ca,

“Gece sabaha kadar namaz kıl, inşallah bulursun.” demiş. Bu tavsiye üzerine o kişi gece namaz kılmaya başlamış ve gecenin dörttebiri olunca parasını nereye gömdüğü hatırına gelmiş. İmam Âzam'dan bunun hikmetini sormuşlar ve şöyle cevap vermiş:

“Şeytan aleyhillâne gece sabaha kadar namaz kılmaya rıza göstermez, onu mut­laka bu işten meneder. Bu sebeple hatırına getirir.”

Yine cimri bir kimse malını bir yerde gömmüş, fakat bir müddet sonra gidince bu parayı yerinde bulamamış, çıkarıp almışlar. Hasis bir kimse olduğu için buna fazla üzülmüş ye nerede ise ölecek duru­ma gelmiş. Bazı dostlarının tavsiyesiyle İmam Âzam Hazretlerine müracaat edip bir çare bulmasını rica etmişler. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri:

“Bana yerini gösterin.” demiş ve göstermişler. İmam Âzam başka bir vakitte o yere gelip burada bazı kimselerin mantar devşirdiklerini görmüş. Yanlarına yaklaşıp bunlardan birine:

“Siz burada her zaman mantar devşirir misiniz?”diye sormuş. Adam da:

“Evet, her zaman devşiririz,” cevabını vermiş. İmam Âzam:

“Hepiniz birlikte toplayıp sonra taksim mi edersiniz?” diye soru sorunca:

“Ha­yır, herbirimiz ayrı ayrı kendi hesabımıza devşiririz.” demiş. İmam Âzam tekrar sordu:

“Hepiniz buradan beraber mi ayrılırsınız?” Adam cevap verdi:

“Hepimiz beraber gideriz, fakat şu adam her zaman ge­ri kalıp bizden sonra gider.” demiş. Bunun üzerine İmam Âzam bir kenarda oturup dağılmalarını beklemiş. Herkes gidip sadece o kim­se kalmış. Bu sırada İmam, o zatın yanına yaklaşıp:

“Bu yerde bir adam bir miktar para gömmüş, bu parayı sen çıkarıp almışsın, hem aldığını görmüşler ve şahidlik ediyorlar. Başkaları duymadan har­cadığın sana kalsın sahibi onu bağışlar, gerisini ver.” demiş. Adamı bu söz karşısında korkup aldığı parayı getirip İmam Azam’a teslim etmiş. O da sahibine vermiş. Bu olayın sırrını açıklarken İmam Âzam Hazretleri şöyle diyor:

“Görmüşler” sözümden maksadım Allah Teâlâ'dır. Çünkü Allah Teâlâ kullarının yaptığı bütün işleri görür.”

......................................................................................................................:
Fıkh-ı Ekber Şerhi-Al-i El Kari

1.09.2010

İtikad Ve Amelde İmamlarımız(Rahm. Aleyh)



73- Ehl-i Sünnet'in İtikat (inanç ve iman) ile ilgili konularda yetkili büyük alimleri ve imamları vardır. Bunlardan her biri, Selef-i Salihin dediğimiz Ashab ve Tabiîn'in yolunda yürümüşlerdir. İslam aleminde yüz gösteren değişik görüşlere, felsefî nazariyelere karşı gerçeği savunmaya çalışmışlardır. İslam inancının ne kadar saf ve ne kadar doğru olduğunu genişlemesine incelemiş ve çeşitli delillerle isbatlamışlardır. İşte bu büyük mücahid alimlerden biri İmam Matüridî, diğeri de İmam Eş'ari'dir. 74- İmam Ebû Mansur Muhammed Matüridî, hicretin (280) yılında doğmuş ve (333) yılında Semerkand'da vefat etmiştir. Memleketi olan Matürid Buhara ilçelerinden biridir. Kendisi Hanefî mezhebinde idi. Çok kıymetli tefsiri ve başka eserleri vardır. Bizim itikatta (inançta) imamımızdır. Hanefî mezhebinde bulunan müslümanlann büyük çoğunluğu inanç ve itikatta bu Ebü Mansur Matüridî'ye bağlıdır. 75- İmam Ebu'l-Hasan Aliyyü'l-Eş'arî, hicretin (260) yılında Basra'da doğmuş, (324) yılında Bağdad'da vefat etmiştir. Büyük dedesi Ashab-ı Güzin'den Ebû Musa El-Eş'arî'dir. Ebu'l-Hasan El-Eş'arî Şafiî mezhebine bağlı idi. Ehl-i Sünnet itikatına pek çok hizmet etmiştir. Çok değerli eserleri vardır. Malikîlerle Şafiîlerin hemen hepsi, Hanefîlerin bir kısmı ile Hanbelî mezhebinde olan Müslümanların bazı ileri gelenleri itikat konularında Ebu'l-Hasan El-Eş'arî'ye uyarlar. 76- İmam Matüridî ile İmam Eş'arî arasında esas bakımından ayrılık yoktur. Her ikisi de Ashab ve Tabiîn'in yolunda gitmişlerdir. İkisi de hak üzeredir. Ancak ikinci derecede bulunan bazı konularda ayrı görüşleri vardır. Fakat bunların başlıcaları da, görünüşteki ifade değişikliğinden başka birşey değildir. Bugün müslümanların büyük çoğunluğu itikat bakımından ya İmam Matüridî'ye veya İmam Eş'arî'ye bağlı bulunmaktadır. Yüce Allah hepsinden razı olsun, amîn... "Akıbet takva sahipleri içindir." (Kasas: 83)
* * *

Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza kadar ibadet ve hukuk meseleleri hususunda dört büyük müctehidden birine bağlana gelmişlerdir. Bu dört müctehid şu zatlardır:
1- İmam-ı Azam Ebu Hanife: Adı Numan'dır. Babasının adı da Sabit'dir. Hicretin 80. yılında Kûfe'de doğmuş ve 150 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
Sabit, İmam Hazret-i Ali'nin hizmetinde bulunmuş ve kendi nesli için onun duasını almıştır.
İmam-ı Azam'ın annesi, babası Sabit öldükten sonra, İmam Caferi Sadık ile evlenmişti. İmam-ı Azam bu muhterem zatın yanında yetişmişti. Ashab-ı Kiram'dan birkaç zatı görmüş olmak şerefini kazanmıştır.
İmam-ı Azam'a uyanlardan her birine Hanefî veya Hanefiyyü'l Mezheb denir. Biz Türkler ve diğer ırklara bağlı olan birçok müslümanlar bu büyük müctehidin mezhebine uymuş bulunmaktayız. Onun için amel bakımından imamımız, İmam-ı Azam'dır.
İmam Ebu Hanife Hazretleri bütün Ehl-i Sünnet tarafından saygı duyulan dört büyük müctehidin birincisidir. İmam-ı Azam denilince yalnız bu hatıra gelir. İlmi, zekası, zühd ve takvası çok yüksekti. İçtihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmellik bütün müslümanlar tarafından benimsenmiştir.
İmam-ı Azam'ın yetiştirdiği alimler arasında güçlü müctehidler vardır; fakat hepsi de esas bakımından hocalarına uymuş, hepsi de Hanefî mezhebinin fıkıh alimlerinden sayılmışlardır. Bunların en ünlüleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer'dir.
İmam Ebû Yusuf'un adı Yakub İbni İbrahim El-Ensarî'dir. Dedesi Sa'd ashab-ı Kiram'dandır. Hicretin 113 yılında Kûfe'de doğmuştur. 182 veya 192 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Harunürreşid'in Kadılar Kadısı (Kadı'l-Kudat'ı) olarak görev yapmıştı.
İmam Muhammed, Hasan Şeybanî'nin oğludur. Babası Şamlıdır. Hicretin 135. yılında Vasıt'da doğmuş olup Kûfe'de yetişmiştir. 189 tarihinde Rey şehrinde vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Din ilimleri üzerinde doksan dokuz kitab yazdığı rivayet ediliyor. El-Mebsut, El-Ziyadat, El-Camiu's-Sağır, El-Siyeru'l-Kebir, El-Siyeru'l-Sağir adlı kitablar bunlardan bazılarıdır. Bu kitablardaki meselelere "Zahirü'r-Rivaye" denir. Kitablara da "Zahirü'r-Rivaye Kitabları" denir.
Hanifî mezhebinde en geçerli rivayetler de bunlardır. İmam Muhammed, İmam Malik'den ders okumuştur. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e İmameyn (İki imam) denir.
İmam Züfer İsfahan'da ve Basra'da valilik etmiş olan Hüzeyl adında bir zatın oğludur. İmam-ı Azam'ın Züfer'e verdiği değer büyüktü. Hicretin 110 yılında doğmuş ve 158 tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
İlmihalimizin ibadetlere dair kapsadığı meseleler bütünüyle İmam-ı Azam'ın mezhebine göre yazılmıştır. Bununla beraber bazı önemli meselelerde diğer müctehidlerin mezheblerine de işaret edilmiştir.
Hanefî mezhebinin ihtilaflı meselelerinde önce İmam-ı Azam'ın sonra İmam Ebû Yusuf'un, sonra İmam Muhammed'in, sonra İmam Züfer'in görüşü ile işlem yapılır. Bu bir esastır. Bunlardan yalnız bazı meseleler ayrı tutulur ki, sırası gelince açıklanacaktır.
2- İmam Malik İbni Enes: Hicretin 93. yılında Medine-i Münevvere'de doğmuş ve 179 tarihinde Medine'de vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. İmam Malik, müslümanların haklı olarak kendileriyle övündükleri dört büyük müctehidin ikincisidir. Çok yüksek bir ilme, üstün bir zekaya, büyük bir zühd ve takvaya sahib idi. Mezhebi önceleri Endülüs'e, bütün Mağrib'e (Fas'a) yayılmıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir ve Yemen taraflarında benimsenmiş bulunmaktadır.
3- İmam Muhammed İbni İdris El-Şafiî: Hicretin 150. yılında Askalan'da veya Şam beldelerinden Gazze'de doğmuş, 240 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
İmam Şafiî soyca Kureyş kabilesindendir. Büyük dedesi Şafiî gençliğinde Resül-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize kavuşma şerefine ermişti. Onun babası Sabit de, Bedir Savaşı'nda İslamiyeti kabul etmişti. Saygıdeğer bir sahabî idi.
İmam Şafiî, dört büyük müctehidin üçüncüsüdür. Büyük bir alimdir. Çok büyük bir tefsir ve hadis alimidir. Tıb ilminde şiir ve edebiyatta da ehliyeti vardı. Mezhebi doğu ve batı yönlerine yayılmıştır.
4- İmam Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbelî: Şeyban kabilesidendir. Aslen Mervez'lidir. Hicretin 164 yılında Bağdad'da doğmuş ve 241 tarihinde yine Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.
İmam Ahmed de pek büyük bir alimdir ve dört büyük müctehidin dördüncüsüdür. Hadîs ilminde üstün bir yetkiye sahibdi. Ezberinde bir milyon hadisi şerif bulunduğu rivayet edilir. "Müsned" adındaki kitabında otuz bin hadis vardır. Büyük alim Kuhistanî'nin sözüne göre, hadislerin sayısı elli bin yedi yüzdür. Zühd ve takvası, yüksek ahlakı her türlü övgünün üstünde idi. Mezhebi, Necd ülkesine ve İslam aleminin diğer bazı yerlerine yayılmıştır.
Bu yetkili dört büyük imamın mezhebleri, kitab, sünnet, ümmetin icmai ve fukahanın kıyası üzerine kurulmuştur.
Kitab'dan maksad Kur'an-ı Kerîm'dir. Sünnet'den maksad, Peygamberimizin mübarek sözleri, yaptığı veya yapıldığını görüp de yasaklamadığı işlerdir. Peygamber Efendimizin evvelce yasaklamadığı bir şeyi görüp de ona karşı susmaları, o şeyin meşru olduğunu gösterir.
Ümmet'in icmaından maksad, bir asırda bulunan bütün müctehidlerin bir olayın şer'î hükmü hakkında birleşmeleridir. Peygamber Efendimiz: "Ümmetim (sapıklık) üzerinde toplanmaz," buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte de: "Müslümanların güzel gördüğü bir şey, Allah yanında da güzeldir," buyurulmuştur. Onun için müslümanların din varlıklarını temsil eden bütün müctehidlerin bir mesele üzerinde aynı görüş ve fikirde bulunmaları, o meselede şer'an geçerli bir delil, bir hüccettir.
Kıyas-ı Fukahaya gelince: Bundan maksad da, bir olayın kitab, sünnet veya icma-i ümmet ile sabit olan hükmünü, aynı illet ve sebebe, aynı hikmete bağlayarak o olayın tam benzerinde de göstermekten ibarettir. Bu ikinci olay üzerinde varılan hüküm de güzel düşünülünce, anlaşılır ki, yine hüküm, kitab, sünnet ve icma-i ümmet ile sabit olmuştur. Müctehid yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden meydana çıkarmış oluyor. Kıyas-ı Fukaha, bir ictihad meselesidir. Bunun meşru ve makbul olması şeriatça sabittir.
"Ey akıl ve düşünce sahibleri! İbret alınız"
(Haşr: 2) mealindeki Kur'an emri buna delildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetinin fıkıh alimleri için böyle bir içtihadı caiz görmüş ve övmüşlerdir.
Bir örnek gösterebiliriz: Peygamberimiz ashab-ı kiramdan Muaz İbni Cebel'i (radıyallahu anh) kadı tayin etmişti. Peygamberimiz ona: "Ey Muaz, ne ile hükmedeceksin?" diye sorunca:
- Kitab ile hükmedeceğim, onda bulamazsam sünnet ile hükmedeceğim, onda bulamazsam ictihadımla hükmedeceğim cevabını vermişti.
Peygamber Efendimiz de bu cevap üzerine: "Yüce Allah'a hamd olsun ki, peygamberinin görevlendirdiği elçisini, peygamberinin razı olduğu şeye kavuşturmuştur," buyurarak memnuniyetini açıklamıştı.
Bu bakımdan yetkili alimlerin kıyas yolu ile ictihad yapmaları da şeriatça pek güzel bulunmaktadır.
Kitab, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'ya Edille-i Erbaa, Usul-i Erbaa (dört delil, dört esas) denir. Bütün müctehidler tüm olarak bu dört delili kabul etmişler ve bütün şer'î hükümleri bu dört delilden birine veya bir kaçına dayamışlardır. Artık bu delillerin hepsini kabul etmek de bir vecibedir. Bu deliller, insanların hak ve vazifelerini bildiren İslam hukukunun gelişmesini sağlayan birer yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların dinî hayatı, bu feyizli hikmet ve ihtiyaç kaynağından asla uzak kalamaz.
Yukarda adlarını yazdığımız dört büyük İmam, müslümanlar için Allah'ın bir rahmetidir. Bunlar dört delilden dinî hükümleri çıkarmışlar ve müslümanlara izleyecekleri yolu göstermişlerdir. Artık bunlardan herhangi birinin mezhebine uyan kimse, hak bir mezhebe bağlanmış, peygamberimizin yolunda bulunmuş demektir.
Bu saygıdeğer büyük müctehidlerin hepsi de dinî meselelerin esasında birleşmişlerdir. Bu bakımdan aralarında ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir kısım meseleler üzerinde ayrılık göstermişlerdir. Fakat güzelce incelenirse görülür ki, bunların çoğu görünüşte olan bir ayrılıktan başka birşey değildir. Çünkü bu meselelerin bir çoğunda bu büyük zatlardan biri "Azimet-Takva" yolunu, diğeri de bir "Ruhsat-Müsaade" yolunu seçmiştir. Böylece mü'minlerin önüne geniş bir rahmet sahası açılmıştır. İşte: "Ümmetim arasında bulunan görüş ayrılıkları bir rahmettir", hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.
Düşünelim: Müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara ait ne kadar çok mesele vardır. Bunların hükümlerini Kur'an'dan, Sünnet'ten ve Ümmetin icmaından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman için kolay bir şey değildir. Bu çok büyük bir ilim ve dirayet işidir. İşte bu büyük müctehidler yalnız Allah rızası için, müslümanlara gerekli olan bütün meseleleri açıkça bildirmişlerdir. Her asırda milyonlarca müslümana ışık tutmuşlardır. Artık bu büyük zatların müslümanlık alemine ne büyük hizmetlerde bulunduklarından, ne kadar teşekküre hak kazandıklarından kim şübhe edebilir?!..
Bu kıymetli alimler, büyük bir ihlas ve ciddiyetle ve çok güzel bir niyetle ictihad alanında çalıştıkları içindir ki, doğruyu buldukları meselelerden dolayı ikişer kat, hata ettikleri meselelerden dolayı da birer kat sevab kazanmışlardır.
Şunu da ekleyelim ki, bu dört müctehide ait dört mezhebden her birinin bağlıları, kendi mezheblerinin daha doğru, daha isabetli, sünnet ve maslahata daha uygun ve daha elverişli olduğuna inanır. Aksi halde o mezhebi seçmelerinin bir manası kalmaz. Bununla beraber diğer mezheblerin kıymetini azaltmak da akıllarından geçmez. Bu dört mezhebin dördüne de saygı duyarlar. Bu saygı Ehl-i Sünnet'in bir alametidir.
Bilindiği gibi, İslam hukukuna ait ilme "Fıkıh" denir. Fıkıh, lügat anlamında bir şeyi olduğu şekilde tam olarak bilmek ve anlamak demektir. İbadetlere, muamelelere ve cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilme de "Fıkıh İlmi" adı verilmiştir. Yazdığımız "İlmihal" bu fıkıh ilminin bir bölümüdür.
Dinî hükümleri ayrıntılı delillerden, yukarda yazdığımız dört delilden anlayıp çıkarmaya yetkisi olan İslam alimlerinden her birine "Fakih", çoğuluna da "Fukaha" denir. Müctehidler ise, fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.
Dinî hükümleri göstermek ve açıklamak yetkisi, bu ehliyetli Fukaha'ya aittir. Ezberlerinde binlerce hadis-i şerîf, binlerce ilmî mesele bulunan nice insaflı alimler, dinî hükümleri belirlemek hususunda sözü Fukaha'ya bırakmış, bu çok ince ve zor görevi yerine getirmek için kendilerinde yetki görmemişlerdir.
Gerçek şu: Mübarek isimleri ile sayfalarımızı süslediğimiz dört büyük imamdan ve muhterem müctehidden her birine uyan zatlar arasında öyle derin ve geniş muhtelif ilimlere sahib kudretli alimler vardır ki, her biri üstün ilim ve irfana sahib iken, ictihad yapmaya cesaret göstermemiş, bu imamdan birine uymayı şeref kabul etmiştir.
Artık dar bilgili kimselerin kendilerinde böyle bir yetki görmeye nasıl hakları olabilir?
Kabul etmeliyiz ki, dinî meselelerle ilgili olayların hükümlerini öteden beri herkes tarafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız. İctihad gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müctehidlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevab vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa sebeb olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevabda doğru olsa bile, bilmeksizin cevab vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerîfin meali şöyle: "Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dinî meselelere) cevab vermeye en çok cesaret göstereninizdir."
Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu büyük olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların söz söylemeye ve cevab vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük sorumlulukları gerektirmez mi? Bunun benzeri, insanların yapmış oldukları kanun maddelerini bilmeyen kimselerin bu maddeler konusunda gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl uygulanacağını açıklamaya kalkışmaları asla doğru görülmez. O halde Allah kanunu olan yüce dinin yüksek hükümleri hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip cevab vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun manevî sorumluluğunu düşünüp titremelidir. Maddî çıkarlar, hiç bir zaman manevî sorumlulukları karşılayamaz.
Eğer din konusunda herkes, müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir müctehide uymaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık bir durum, geçmiş ümmetlerden bir çoğunun başına gelmiştir. Bu sebebden dolayı, müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük müctehidden birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bu sayede de manevî sorumluluktan kurtulmak çaresini elde etmişlerdir.
Sonuç: Bu dört müctehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheblerinin hak olduğunda müslümanlar çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhebden başkasına uyulmaması konusunda da yine bütün müslümanların sanki bir birlik anlaşmaları olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, Hazret-i Peygamberimizin devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekaya sahib olan, eserleri zamanımıza kadar ulaşan ve bütün müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Böylece müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.
Ara sıra meydana çıkacak bazı mesele ve olayların hükümlerini belirlemek için bu dört müctehidden birinin uygulamış olduğu esasa ve benimsemiş olduğu usule başvurmak yeterlidir. Bunlara uyarak din ilimlerinde yetki ve faziletleri kabullenilmiş olan kimseler tarafından, bu gibi mesele ve olayların hükümleri çözümlenip belirlenebilir.
Bu saygıdeğer dört müctehide, Eimme-i Erbaa (Dört İmam) denir. İmam-ı Azam'dan başka üçüne de, Eimme-i Selâse (Üç İmam) denir. Yüce Allah hepsinden razı olsun. Amîn...

Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...