Kıssa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıssa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.12.2012

Süs !

Hoca, medresede ders verirken talebenin biri arasıra ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar.
Talebe: -Efendim Hızır geliyor da ondan.
Hoca: -Ben niçin görmem?
Talebe: -Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar.
Hızır Aleyhisselam’ın: -Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazla meşgul oluyor. Bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hocaefendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başladığından “Saçaklı Hoca” ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh.) Terakki-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.

28.01.2011

Keramet'in Şumulü



Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir.

Muhammed Bahaeddin Nakşibend k.s. hazretleri bir gün Buhara’nın bir köyünde konaklamışlardı. Köyün sakinleri onun sohbet ve ziyaretine koştular. Köylülerden biri gelirken bir sepet dolusu armut da getirmiş, ev sahibi bu meyveleri ikram olarak Bahaeddin Nakşibend’in önüne koymuştu. Şah-ı Nakşibend, armutları, onları getiren de dahil olmak üzere mecliste bulunanlara birer birer dağıttı fakat yememelerini tembihledi. Sonra o köylüye dönüp “Söyle bakalım, bu ikramda bulunmaktaki asıl maksadın neydi?” diye sordu.

Köylü başı önünde, gözlerini elindeki armuda dikmiş, mahcup bir halde şu itirafta bulundu: “Efendim, sizin keşf ü keramet sahibi bir mürşid-i kâmil olduğunuzu duymuştum. Acaba hakikaten öyle midir, değil midir diye denemek istedim. Sepetteki armutlardan birine işaret koymuş, eğer bu zat dedikleri gibi biriyse, bu armudu bulur bana verir, diye düşünmüştüm. Bağışlayın, boş bulunup cahillik ettim.”

Şah-ı Nakşibend “Peki elindeki armut, işaretlediğin meyve miydi?” diye tekrar sordu. Adam, utana sıkıla, “Evet” diyebildi yavaşça.

Bahaeddin Nakşibend hazretleri cemaate döndü ve buyurdu ki “Allah’ın veli kullarını denemeye kalkışmak uygun değildir. İstikamet üzereyse, Rasulullah s.a.v.’in sünnetini yaşıyorsa eğer, bir mürşidi imtihana hacet yoktur. İstikametten daha doğru bir ölçü olamaz çünkü. Biz şu adama işaretlediği meyveyi keramet göstermek için değil, bizden uzak kalıp zarar görmemesi için bulup verdik!”

Keramet haktır ama..

Evliyanın kerametine dair böyle menkıbeleri nakledip dinlemekten öteden beri hoşlanırız. Lakin anlatılan menkıbelerin bize bakan tarafını, bizimle alakalı mesajını görmek yerine, bu kerametleri kendisinden sâdır olan zatın velayetine delil kılarak rahatlamak gibi bir alışkanlığımız var.

Tasavvufun “keramete değil, istikamete itibar edilir” prensibine rağmen, kerametleri bazen “velayet kontrolü” yapmak için anlatıp dinleyenlere rastlıyoruz. Zaman zaman haddi aşarak Allah dostlarını imtihana yeltenenleri, armutları işaretlemeyi sürdürenleri görüyoruz.

Allah Tealâ’nın veli kullarından zuhur eden olağanüstü haller manasında “keramet” vardır ve haktır. Bununla beraber bir kısım kerametlere talep ve itibar hususunda ihtiyatlı olmamız istenmiştir. Çünkü keramet, adından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır ve bu ikram maddi yahut zahirî olabileceği gibi manevî veya batınî de olabilir. Avam tabakası keramet denilince sadece maddi olan olağanüstülükleri anlar; havada uçan, suda yürüyen mürşitler arar. Halbuki tasavvuf büyükleri, “manevi keramet, yani sırat-ı müstakim üzere emrolundukları gibi dosdoğru yürüyen salihlere ikram edilen istikamet hali, maddi kerametlerden daha önemli ve kıymetlidir” demişlerdir. Hakikaten de insan için tam bir imandan daha üstün, daha kıymetli bir ilâhi ikram, ihsan yahut lütuf yoktur.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, karşılaştığı densizliğe rağmen muhatabının “zarar görmesine” gönlünü razı kılmayan ve kâmil bir imanın eseri olan şefkat, merhamet yahut âlicenaplığına değil de işaretlenmiş bir meyveyi fark etmesine ehemmiyet vermek, avama mahsus bir cehalettir. Kaldı ki Allah Tealâ veli kullarını böyle basit düzenlerden, ahmakça denemelerden haberdar etmeyebilir. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine de getirilen meyveler hususunda bir ilham verilmeyebilirdi. Şüphesiz ki bu hal onun velayetindeki eksikliğe değil, karşısındaki düzenbazın nasipsizliğine delalet edecekti.

Keramet beklentisi

Velileri imtihan etmek niyetiyle olmasa dahi maddi keramet beklentisine girmemek lazım. Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir. Zira fevkalâde haller fasıklardan, müşriklerden, kâfirlerden de zuhur edebilir. “İstidraç” dediğimiz bu tür haller ile keramet arasındaki fark, bu olağanüstülüklere mazhar olan kişilerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yürümediklerine bakılarak anlaşılabilir. Dolayısıyla istikamet yerine olağanüstülükleri gözetmek, kötü niyetli şarlatanların, fasıkların peşinde dalalete düşmeye, tasavvufun yol ve usulüne zül getirmeye sebeptir.

Maddi kerameti istikamete tercih ettiren anlayış büyük ölçüde keramet hususundaki cehaletin eseridir. Kerameti Allah Tealâ’nın ikramı olarak değil de müminin fiili gibi görenler, o mümini beşerüstü bir varlık mevkiine koyup, ondan sâdır olan beşere mahsus son derece tabii davranışları bir eksiklik zannedebilmektedirler. Sünnetullahın esas, kerametin istisna olduğunu bilmeyen insanların, bilhassa sağlık ve rızık konusunda sünnetullaha riayeti terkten dolayı sıkıntıya düştükleri, sonra da bu sıkıntıların faturasını beşerüstülük atfettikleri müminlerin yetersizliğine çıkardıkları malumdur.

Kime itimat edilir?

Öte yandan maddi keramet beklentisi, kabul etmek gerekir ki bir teslimiyet probleminin, kalp tatminsizliğinin, şüphenin ve itimatsızlığın da eseridir. Oysa bizim irfanımızda cerbezeye, sıra dışılıklara, fevkalâde hal sahiplerine değil, “emin” olana itimat edilir; Allah ve Rasulü’ne teslim olana teslim olunur. Nihayet maddi kerametlerin çok fazla konu edilip gündemde tutulması, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına çıkarmakta, beşer takatini aşan ulaşılamaz bir sahaya sürmekte, insanların bu yoldan istifadesini engellemektedir.

Velinin attığı adım keramettir

Maddi kerametler evliyaullah için Allah Tealâ’ya yakınlık derecesinin göstergesi olmadığı gibi, kendilerinde böyle kerametler görülmeyen veliler de vardır. Yahut bazı kerametler bizim keramet anlayışımıza uymadığı için fark edilmeyebilir. Mürşid-i kâmillerin tasarrufu, tesiri, cezbediciliği bir ilâhi ikramdır mesela ve büyük kerametlerdendir.
Unutmayalım; daha fazlasını, daha farklısını, işaretlediğimiz armudu buldurmak cinsinden kerametleri beklerken, yol bilenlerin başını çektiği kervan göçüp gider de ıssız dağlarda yapayalnız kalabiliriz..
Alıntı: Semerkant Dergisi

11.12.2010

İmam-ı Azam (rhm.) den Kıssalar


Muhammed b. Mukatil'den nakledildiğine göre bir kimse İmam Azam'a şöyle bir soru sordu:

“Şu kimse hakkında ne dersiniz ki; Al­lah'tan korkmaz, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükû ve secdesiz namaz kılar, görmediği şeye inanır, Hakk'a buğz eder, fitneye sevgi besler..” İmam Âzam'ın meclisinde bulunan arkadaşları bu soruya cevap vermekten aciz kalarak, bu kimsenin durumu müşkildir, dediler, İmam Âzam Hazretleri ise bu soruya karşılık şöyle cevap verdi:

“Bu öyle bir kimsedir ki, Allah'ın rızasını ister. Cennet iste­mez. Allahtan korkup Cehennem ateşinden korkmaz. Rükû ve secdesiz olan cenaze namazı kılar. Allah Teâlâ'yı görmediği halde birli­ğine iman ve şehadet eder. Ölümün hak olduğuna inanır, fakat onu sevmez. Mal ve evlad fitnedir, fakat bunları sever. Müslüman kardeşi­ni dedikodu ettiği için ölü eti yemiş olur.” Bu cevap karşısında soru soran kişi kalkıp İmam'ın elini öptü ve şahidlik ederim ki, sen ilmin hazinesisin, dedi.
**************************************************
-Yine rivayet olunduğuna göre, Bağdad'a Rum diyarından bir Dehri gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile mü­nazaralara girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muztarib halde uykuya dalmış, gece rüyasında gör­müş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sa­dece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uy­kudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad'ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti:

“O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir. Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldürece­ğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısı­na çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikil­di. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm'a şöyle sordu:

“Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah'tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

“Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğ­ruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

“Var olan her şeyin bir me­kâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir? Allah Teâlâ vardır ve O'nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

“Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen in de minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip ye­rine İmam Âzam minbere çıktı ve:

“Benim rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık gör­meyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez du­ruma geldi ve pes dedi. İşte o zaman dehriyi yakalayıp öldürdüler ve İmam Hammad'ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu.

************************************************

İmam Âzam'ın zekâsının üstünlüğüne delâlet eden olaylardan biri de şudur: Hasan b. Ziyad'ın naklettiğine göre, bir kimse bir yer­de bir miktar para defnedip sonradan bu malı nerede gömdüğünü unutmuş. Bunu nasıl bulacağını İmam Âzam Hazretlerinden sorun­ca,

“Gece sabaha kadar namaz kıl, inşallah bulursun.” demiş. Bu tavsiye üzerine o kişi gece namaz kılmaya başlamış ve gecenin dörttebiri olunca parasını nereye gömdüğü hatırına gelmiş. İmam Âzam'dan bunun hikmetini sormuşlar ve şöyle cevap vermiş:

“Şeytan aleyhillâne gece sabaha kadar namaz kılmaya rıza göstermez, onu mut­laka bu işten meneder. Bu sebeple hatırına getirir.”

Yine cimri bir kimse malını bir yerde gömmüş, fakat bir müddet sonra gidince bu parayı yerinde bulamamış, çıkarıp almışlar. Hasis bir kimse olduğu için buna fazla üzülmüş ye nerede ise ölecek duru­ma gelmiş. Bazı dostlarının tavsiyesiyle İmam Âzam Hazretlerine müracaat edip bir çare bulmasını rica etmişler. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri:

“Bana yerini gösterin.” demiş ve göstermişler. İmam Âzam başka bir vakitte o yere gelip burada bazı kimselerin mantar devşirdiklerini görmüş. Yanlarına yaklaşıp bunlardan birine:

“Siz burada her zaman mantar devşirir misiniz?”diye sormuş. Adam da:

“Evet, her zaman devşiririz,” cevabını vermiş. İmam Âzam:

“Hepiniz birlikte toplayıp sonra taksim mi edersiniz?” diye soru sorunca:

“Ha­yır, herbirimiz ayrı ayrı kendi hesabımıza devşiririz.” demiş. İmam Âzam tekrar sordu:

“Hepiniz buradan beraber mi ayrılırsınız?” Adam cevap verdi:

“Hepimiz beraber gideriz, fakat şu adam her zaman ge­ri kalıp bizden sonra gider.” demiş. Bunun üzerine İmam Âzam bir kenarda oturup dağılmalarını beklemiş. Herkes gidip sadece o kim­se kalmış. Bu sırada İmam, o zatın yanına yaklaşıp:

“Bu yerde bir adam bir miktar para gömmüş, bu parayı sen çıkarıp almışsın, hem aldığını görmüşler ve şahidlik ediyorlar. Başkaları duymadan har­cadığın sana kalsın sahibi onu bağışlar, gerisini ver.” demiş. Adamı bu söz karşısında korkup aldığı parayı getirip İmam Azam’a teslim etmiş. O da sahibine vermiş. Bu olayın sırrını açıklarken İmam Âzam Hazretleri şöyle diyor:

“Görmüşler” sözümden maksadım Allah Teâlâ'dır. Çünkü Allah Teâlâ kullarının yaptığı bütün işleri görür.”

......................................................................................................................:
Fıkh-ı Ekber Şerhi-Al-i El Kari

11.06.2010

Bizlerin En Büyük Gafleti: Haset


Peygamber Efendimize on yıl boyunca hizmet eden ve Allah Resulünün terbiyesinde yetişen Enes bin Malik radıyallahu anh anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz ile oturuyorduk. Allah Resulü: "Birazdan yanınıza cennetlik bir adam gelecek, onu görmek ister misiniz" buyurdu. Çok geçmeden Medineli bir sahabi çıkageldi. Ayakkabılarını elinde tutuyor, yeni abdest aldığı için sakalından sular damlıyordu.
Ertesi gün Efendimiz aynı sözleri tekrarladığında yine aynı sahabi mescidin kapısında beliriverdi. Bu durum üçüncü gün yine aynı şekilde yaşandığında, Ashab-ı Kiramdan ilme ve ibadete düşkünlüğü ile tanınan genç sahabi Abdullah bin Amr, Medineli sahabinin peşine düştü.

Abdullah bin Amr'ın merakı;
Bu sahabi hangi ibadeti ya da hangi özelliği sayesinde cennetle müjdeleniyor, Allah Resulü bu müjdeyi neden üç gün boyunca tekrarlıyordu? Abdullah bin Amr bunu öğrenmeli ve Medineli sahabiyi cennete götürecek ameli kendisi de hayata geçirmeliydi. Medineli sahabinin kapısını çalarak, kalacak bir yerinin olmadığını, bir süre kendisini misafir etmesini rica etti. İsteği kabul edilince de üç gece bu sahabinin evinde kaldı ve onunla aynı odada yatıp uyudu.
Seni hangi amel cennetlik yaptı?

Abdullah, adamın yanında kaldığı bu süre zarfında adamın davranışlarında bir farklılık göremedi. Gün boyu diğer Müslümanların yapmadığı ve sadece bu zatın yaptığı özel bir şey yoktu. Gece yarısı uyanıp ev sahibinin ne yapacağını merak etti. Acaba kaç rekât gece namazı kılacak, Rabbine yalvarırken neler söyleyecek, gözünden nasıl da yaşlar dökülecekti?
Geceler boyu boşuna bekleyip durdu. Ev sahibi, geceleri kalkıp ibadet etmiyor, sabah namazına dek uyuyor, sadece uyanıp yatağında sağına soluna dönerken Allah'ı zikrediyor, tekbir getiriyordu. Büyük bir serveti olmadığı için sadaka dağıtamıyor, ancak konuşmasına çok dikkat ediyor, dilinden hayırlı ve güzel sözler dökülüyordu.

Abdullah nihayet üçüncü günün sonunda işin aslını ev sahibine anlatarak şöyle sordu: Hz. Peygamber üç gün üst üste "Birazdan yanınıza cennet halkından birisi gelecektir" buyurdu. Efendimizin bu sözlerinden sonra her defasında sen çıkageldin. Bunun üzerine ben de birkaç gün senin yanında kalarak seni cennet halkından yapan amelini öğrenip onu işlemek istedim. Fakat bu üç gün içerisinde büyük bir amel yaptığını görmedim. Acaba seni bu mertebeye hangi amelin ulaştırmış olabilir?"

-Hiçbir Müslüman'ı kıskanmam!
Sahabi, Abdullah'a şu cevabı verdi: Senin gördüğünden başka yaptığım bir ibadetim yok.
Ben Hiçbir Müslüman'a kin gütmem
Abdullah gitmek üzere ayağa kalktı. Aradığı cevabı bulamamıştı. Resul-i Ekrem bu adamı neden hem de üç kez üst üste Cennetle müjdelemişti. Bu adamda olup da kendinde ve diğer kimselerde olmayan özellik hangisiydi? Bunları düşündüğü sırada Medineli sahabinin sesini duydu: Dur yeğenim, söylediğim gibi gördüğünün dışında benim hiçbir amelim yoktur, ancak şu var ki ben hiçbir Müslüman'a kin gütmem ve Allah'ın bir başkasına verdiği nimeti asla kıskanmam.
Abdullah, bunun üzerine: 'Seni Cennetlik yapan ve bizim sahip olamadığımız şey işte budur' dedi. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 166)

Not: Bahsi geçen sahabe, Sa'd bin Ebi Vakkas (r.anh.)Hazretleri olup Aşere-i Mübeşşere'dendir.


Aşere-i Mübeşşere:

Ebu Bekr-i Sıddık (radiyallahu anh)

Ömer bin Hattab (radiyallahu anh)

Osman bin Affan (radiyallahu anh)

Ali bin Ebu Talib (radiyallahu anh)

Talha bin Ubeydullah (radiyallahu anh)

Zübeyr bin Avvam (radiyallahu anh)

Abdurrahman bin Avf (radiyallahu anh)

Sa'd bin Ebi Vakkas (radiyallahu anh)

Said bin Zeyd (radiyallahu anh)

Ebu Ubeyde bin Cerrah (radiyallahu anh
. . .

Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz!
Medineli sahabi belki pek çoğumuz için sıradan bir kimse idi. Fakat o ağzından çıkan kelimelere dikkat eden ve güzel konuşan bir Müslüman'dı. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir mümin olarak ya hayırlı bir söz söylüyor ya da susmayı tercih ediyordu. (bkz. Müslim, İman 74)
O, Müminlere düşmanca davranmıyor, kin güderek, haset ederek güzel amellerini heba etmiyordu. Allah ve Resulü bütün Müslümanlara haset etmeyi haram kılmıştı

"Haset etmekten sakının. Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir." (Ebû Dâvûd, Edeb 44)
Kin tutmak, Allah'ın nimet verdiği bir kimseyi kıskanmak, haset etmek insanları mutsuz ve huzursuz kılar. Kin tutanlar, yüreğinde nefret taşıyanlar, hırslarının ve nefislerinin kölesi olurlar. Ve cennete sadece yüreği özgür olanlar girebilir.

Enes bin Malik, Efendimiz'in şöyle buyurduğunu bizlere haber verir: "Birbirinize kin tutmayınız, hased etmeyiniz, sırt dönmeyiniz ve ilginizi kesmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. (Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30-32)

30.07.2009

Yavuz Sultan Selim'in Hali


Ya­vuz Sultan Selim Şir Pençe illeti sebebiyle Hakk'a yürür­ken Nedimi Hasan Çan'a sorar:
— Hasan bu ne haldir? '
Hasan Can:
— Allah'la beraber olmanın zamanıdır efendimiz".der
Cevab müthiştir:
— Hasan, sen bizi bu ana kadar kimle bilirdin?..


"Rabbim Şefaatlerinden nasiplendirsin.."

20.05.2009

'VAV ile ELİF'

Aşk da tıpkı elif gibidir,isminde gizlidir,ama okunmaz.o olmadan da besmele sese gelmez.o her şeyin içindedir,ama hiç bir şeyde görünmez. "hz.mevlana"

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.. Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır

Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara
Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya
Dolunayın hilale dönüştüğü zamana






Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna

11.03.2009

Nimete Şükür # 1


“Bir kimse, fakirliğini basiret sahiplerinden birine şikayet etti ve bundan çok üzüldüğünü belirtti. O basiret sahibi ona dedi ki:- Senin iki gözünün kör olup, on bin dirheminin olması seni sevindirir mi?- Hayır, dedi.- Dilsiz olup da on bin dirhemin olsa!- Hayır.- Ellerin, ayakların kesik olduğu halde, yirmi bin dirhemin olsun- Hayır.- Deli olup da, on bin dirheme sahip olsan?- Hayır.- O halde utanmaz mısın, Mevlâ’nın senin yanında elli bin dirhem değerinde nimetleri var, hâlâ şikayet ediyorsun.”

* * *
".. İmam-ı Gazzali (rh.)şükrü, halktan birisine padişahın at hediye etmesi örneğiyle şöyle anlatır; “Böyle şanslı bir kişinin üç sebeple sevinmesi muhtemeldir:1. Ata sahip olduğu için2. Padişah kendisini hatırladığı için3. Bu at ile sultana hizmet etmek içinŞükür Allah’ın verdiği nimeti, yine Allah’ın gösterdiği yolda ve O’na yakınlaşmaya vesile olarak kullanmak olduğundan, en doğrusu üçüncü şıktır.
Hz. Aişe’nin nakline göre Rasulullah (s.a.v.)geceleri çokca ibadet ediyordu.. Hz. Aişe “ Ya Rasûlullah, Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde, böyle mi yapıyorsun ? ( bu zahmete katlanıyorsun) deyince, Hz. Peygamber “ Ya Aişe Şükreden bir kul olmayayım mı ?[3] buyurmuştur. Bütün bunlardan da öğrenmekteyiz ki, bizler de hem dilimizle hem ibadetlerimize göstereceğimiz itina ile hem de tüm yaşamımızda onu bize bahşeden Rabbimizi anarak şükrümüzü ifa etmeliyiz.: “Ey Allah’ım! Sınırsız kudret ve izzetinle ne yücesin, seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Eksiksiz bütün övgüler, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. [4]”

kaynak:Doç.Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatle
[3] Buhari , Teheccüt , 6 ; Müslim , Münâfikûn , 81,
[4] Yunus : 10 / 10.

26.02.2009

Kim Samimi?

Hacı Bayram-ı Velî, Ankara'ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgûl olmaları için, onların vergi ve askerlikten muâf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pekçok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara'nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî'den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı.
Hacı Bayram-ı Velî de, Ankara'nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve;
-"Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın." diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu.
Hacı Bayram-ı Velî;
"Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin." buyurdu.

Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmak için talebe görünenler;
"Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik." diye söylenip duruyorlardı.
Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî;
"Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve askerlik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir." buyurdu.

26.01.2009

Karşılıklı Anlayış


"Eşinizin geç kalacağını haber vermeden akşam vakti sizi bekletmesine üzüldünüz, hatta merak ettiniz. Geldiğinde öfkeyle karşıladınız ve gerçek sebebi öğrenmeden önce kendinize göre tahminleri sıralamaya başladınız. O da size ters ifadelerle karşılık verdi. İyi bir tartışma sebebi değil mi? Veya hasta olduğunuz bir gün eşinizden size bakmasını, bir şeyi yapmayı unutmanızı anlayışla karşılamasını bekliyordunuz ama olmadı. Hatanızı yüzünüze vurup utandırdı. Siz de ona öfkeyle karşılık verip tartıştınız. Hasta halinizle iyi bir küsme sebebi sayılır. Evliliklerde yaşanan en büyük problem eşler arasındaki iletişimsizliktir. Kimi çiftler, anlaşmazlıklarını hiç konuşmadan olduğu gibi saklayıp gelecekte bir gün hesabını sormak üzere biriktirir. Birçok çift de sorunlar karşısında gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmek yerine öfke duygusuyla hareket eder. En küçük bir yanlış anlaşılma büyük tartışmalara dönüşür ve “sen beni sevmiyorsun zaten” veya “sen beni bir kere bile anlamadın” seviyesine gelir.
Gerçek duyguları öfke ile saklamak daha kolay ve rahat bir ifade biçimidir. Çünkü, üzüntü, hayal kırıklığı, utanma, kırılma, merak etme, endişelenme gibi duyguları doğrudan doğruya söylemek daha zordur. Öfke, hiç utanmadan, sıkılmadan, benliğe çok zarar vermeden ifade edilebiliyor. Benliğimize zarar veren ya da benliğimizin bir başkası tarafından zedelendiğini hissettiğimiz duygularımızı söylemiyoruz. Öfkelenerek, benliğimizin uğradığı zararları kapatmak için karşı tarafın benliğine zarar vermek istiyoruz. Bu yüzden de asıl duygularımız hep geri planda kalıyor. Duygularımızı ifade etmediğimiz için karşı taraf da savunmaya geçiyor ve en baştan iletişim yollarını kapatmış oluyoruz." alıntı:"zaman ailem"

21.01.2009

Hizmette Sır


Bir gün Efendimiz (sas):
- Ya Ali, seni bir kabileye gönderiyorum, onlara İslam'ı anlatacaksın, buyurdu.
- Ya Resulallah koskoca kabilede beni kaç kişi dinler ki? diye sorunca buyurdular ki:
- Seni tek kişi dinlesin yeter. Bir ferdi irşad etmekle bin ferdin hidayetine vesile olabilirsin! Sen o bir ferdi bul sana yeter!.
Bunun üzerine, tek kişi de dinlese yeter, diyerek kabileye giden Hz. Ali, İslam'ı anlatmaya başladı. Birer ikişer başına toplanan kabile halkı dediler ki:
- Biz imanımızı burada değil bizzat Resulullah'ın huzurunda ilan etmek istiyoruz, sen bizi O'na götür.
Hep birlikte Medine'ye geldiler. Efendimiz (sas) tebessümle karşıladıktan sonra buyurdu ki:
- Ya Ali! 'Bir'e razı oldun Allah (cc) sana bini verdi. Bir'e razı olmasaydın bu bini getiremezdin buraya!
Şu anda ülkeleri aşıp taşan bu hizmetler de baştan bir'e razı olarak başlamış, sonra birler binler olmuş, yurtlar, okullar derken şükredeceğimiz boyutlara ulaşmış. Demek ki, hatırdan hiç çıkarılmayacak bir sözdür bu:
- Sen hizmetinde önce 'Bir'e razı ol, Allah sana sonra binleri verir..
Kaynak:Ahmed Şahin

9.01.2009

Melekler Yıkadı

Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak islâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak sahâbiler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala nın evine uğradı. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbının arasına katıldı. Harp sona erince Müslümanlar Medine ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazreti Hanzala nın dul hanımı da vardı.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili peygamberimiz (a.s) cevaplıyordu. En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak:

- Ey! Allahın Resûlu! Hanzala nerede?


Sevgili peygamberimiz cevabında: - Hanzala şehit oldu , buyurdu.


Bunun üzerine Hanzala nın hanımı:


- Yâ Resûlullah, şu anda söyleceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.


Bunun üzerine sevgili peygamberimiz hüzünlü bir şekilde:


- Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm, buyurdu

7.01.2009

Hayatın Özü!


Allah’ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir: “Sabah olunca, karşına ilk çıkanı ye, ikinci çıkanı sakla, üçüncü çıkanın dileğini kabul et, dördüncü geleni üzme, beşinciden de kaç!”...

Sabah oldu; dışarı çıktı Yola koyulup gitti Karşısına bir dağ çıktı Bu koca dağı görünce şaşırdı Kendi kendine şöyle dedi: Rabbim bana bunu yememi emretti Sonra şöyle dedi: Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez Onu yemeye karar verdi Dağa doğru yürüdü Yaklaştıkça dağ küçüldü Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü Onu tutup yedi, baldan tatlı buldu Allah’a hamdetti, yürüyüp gitti.

Karşısına altından bir leğen çıktı Şöyle dedi: Rabbim, bunu da saklamamı emretti Bir çukur kazdı, onu gömdü Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı Leğen toprak yüzüne çıkmıştı Geri döndü, tekrar gömdü Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yine toprak üstüne çıktı Kendi kendine, “Ben emredileni yaptım” diyerek bırakıp gitti .

Karşısına bir kuş çıktı Peşinden bir şahin onu kovalıyordu Kuş ona şöyle dedi: “Ey Allah’ın sevgili kulu, beni sakla Bana yardım et” Onu aldı Koynuna sakladı Peşinden şahin geldi; şöyle dedi: “Ey Allah’ın sevgili kulu, ben açım Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim Onu yakalamak istiyorum Kısmetime engel olma Kendi kendine şöyle dedi: “Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi, yaptım Dördüncüyü üzmemem emredildi Şimdi ne yapacağım? Bu işe şaştı Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti, şahine attı; o da kapıp kaçtı Daha sonra kuşu saldı Bundan sonra, yürüyüp gitti Kokmuş bir leş gördü Onu da bırakıp kaçtı.

Akşam olunca şu duayı yaptı:“Ya Rabbi, emrini yerine getirdim Bu işlerin manası ne ise bana bildir” Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı: “Birinci görüp yediğin öfkedir Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.

İkincisi iyi amelindir Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.

Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.

Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun. Beşincisi gıybettir İnsanların gıybetini edenlerden kaç.

"Şüphesiz her şeyi bilen Allah’tır”

30.12.2008

Üç Cevap


Bir inkarcı, alimin birine şu üç soruyu sorar:

1- Allah varsa bana göster.

2- Her işi Allah yaratıyor da neden suçlu ceza görür?

3- Şeytan ateşten yaratıldığı halde ona cehennem ateşi nasıl etki yapabilir? Alim bu soruları soğukkanlılıkla dinler. Sonra da yerden bir kerpiç parçası alıp inkarcının başına vurur. Başı yarılan inkarcı soluğu mahkemede alır. Hakim, alime sorar:

- Bunun başına kerpiç vurmuşsun öyle mi? - Bana üç soru sormuştu, ben sorularına karşılık kerpici vurdum.

- Nasıl?

- Anlatayım. Allah varsa bana göster demişti. Başının ağrıdığını iddia ediyorsa göstersin.

İkinci olarak da her şeyi Allah yaratıyorsa suçlu neden ceza görsün dedi. Madem ki niçin beni mahkemeye veriyor. Üçüncü olarak da ateşten yaratılan şeytana cehennem ateşi nasıl etki yapar diye sordu. Cevabını aldı. Topraktan yaratılan kendisine, yine topraktan olan kerpiç nasıl etki yapıyor?

Bu cevaplardan sonra alim beraat eder.


kaynak: dini hikayeler,Tavaslı Yayınları

Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...