Hadis-i Şerif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hadis-i Şerif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.01.2012

Ebed-i Saadet İçin Dört Çare...

Hakikat yolcusuna gereken dört şey vardır;


bunlar:

1- Sahih itikad. Bu, içinde bidat (yanlış, bozuk inanç) bulunmayan bir itikaddır.

2- Nasuh tövbesi. Bu, peşinden bir günah zilletine düşülmeyen samimi tövbedir.

3- Hak sahiplerini razı etmek. Öyle ki, sende kimsenin bir alacağı kalmamalı; sende alacağı ve hesabı olan herkesle helâlleşmelisin.

4- Allahu Teâlâ'nın emirlerini yerine getirebilecek kadar din bilgisi. Sonra da seni kurtaracak kadar âhiret ilmi.

Anlatıldığına göre Şiblî dört yüz hocaya hizmet etti ve onlardan ders aldı. O şöyle demiştir: "Hocalarımdan dört bin hadis okudum. Sonra onlardan bir tanesini seçtim ve onunla amel ettim; diğerlerine hacetim kalmadı. Çünkü ben, kurtuluşumu bu hadiste buldum. Öncekilerin ve sonrakilerin ilminin bu hadisin içinde saklı olduğunu gördüğüm için onunla yetindim. O hadis Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ashabından nakledilen şu hadistir:

"Dünyan için orada duracağın kadar çalış!   Âhiretin için orada kalacağın kadar çalış!   Allah için O'na ihtiyacın olduğu kadar çalış!    Cehennem için ona sabredebileceğin kadar çalış!"

EY OĞUL!

Bu hadisi iyi bildiğin ve onunla amel ettiğin zaman çok ilme ihtiyaç kalmaz.
---------------------------------------------------------------------------------------:
Benzer rivayetler için bkz: Beyhakî, Şuabu'l-imân, nr. 3886; Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî, Levâmiu'l-Ukûl adlı eserinde Deylemî'nin bu rivayetin benzerini ibnü'l-Âs'tan ve İbn Ömer'den rivayet ettiğini kaydeder, bkz: a.g.e., s. 488. Ayrıca bkz: Ebû Nuaym, Hılyetü'l-Evliyâ, 7/9206.



10.08.2010

ORUCUN VE RAMAZAN AYININ FAZİLETİ




3082 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah Teâla Hazretleri (bir hadis-i kudside) şöyle buyurmuştur: "Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti."

"Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halüf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.''

3083 - Bir rivayette de şöyle buyrulmuştur: "Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa "ben oruçluyum!'' desin (ve ona bulaşmasın).''

Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164 (1151); Muvatta, Sıyâm 58, (1, 310); Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizi, Savm 55, (764); Nesâi, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58, (3823).

3084 - Yine Ebu Hüreyıe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.''

Tirmizi, Cihâd 3, (1624).

3085 - Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resülü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfaatlandırsın.''

"Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur.''

Nesâi, Sıyam 43, (4, 165).

3086 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez."

Buhari, Savm 4, Bed'ü'l- Halk 9; Müslim, Sıyâm 166, (1152); Nesâi, Sıyam 43, (4, 168); Tirmizi, Savm 55, (765).

Tirmizi'nin rivayetinde şu ziyâde var: "Oraya kim girerse ebediyyen susamaz.''

3087 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun seyabından hiçbir eksilme olmaz.''

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mâce, Sıyâm 45, (1746).

3088 - Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "ResuluIIah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur."

Buhari, Savm 5, Bed'ü'I-Halk 11, Müslim, Sıyâm 2, (1079); Nesâi, Sıyâm 5, (4, 129).

3089 - Nesâi 'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Bir münâdi, her gece şöyle nida edip bağırır: "Ey hayır isteyen, gel! Ey şer isteyen kendini şerden tut!''

Nesâi, Savm 5, (4, 130).

3090 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ramazandan sonra hangi oruç efdaldir?'' diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:

"Ramazanı ta'zim için Şa'bân!" Tekrar soruldu:

"Hangi sadaka efdaIdir?''

"Ramazanda verilen!'' cevabını verdi.''

Tirmizi, Zekat 28, (663).

18.06.2010

Kabir Azabından Kurtaran Haller


Taberani el-Kebır'de Hakim-i Tirnıizi Nevadir el-Usul'de Isbehani Tergib'de Abdurrahman bin Semurete (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:
Bir gün Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem,) yanımıza gel­di. Buyurdu ki:
Dün akşam acaip bir şey gördüm. Ümmetimden, ruhunu almak için kendisine melek*ül-mevt gelen bir adam gördüm. Onun, ana babasına yaptığı iyilikler, o meleği çevirdiler.
Ve ümmetimden, kabir azabına kapılmış bir adam gördüm. Onun aldığı abdestler gelip o azaptan onu kurtardılar.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, şeytanlar etrafını sarmıştı­lar. Onun Allah'a yaptığı zikir geldi, onu onların arasından kurtardı.
Ve ümmetimden, azap meleklerinin etrafını sardığı bir adam gördüm. Namazı gelip onu, onların elinden kurtardı.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, susuzluktan ağzını açmıştı. Vardığı her havuzdan kovuluyordu. Sonra orucu gelip ona su verdi, onu doyurdu.
Ve ümmetimden bir adam gördüm; yanında peygamberler hal­ka halka oturmuştular. O adamın, yaklaştığı her halka onu kovu­yordu. Sonra cenabetten yıkanması geldi, elinden tutup onu yanı­ma oturttu.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, önü karanlık, arkası karan­lık, sağı karanlık, solu karanlik, altı karanlık, üstü karanlık O karanlıklar içinde şaşırmıştı, sonra Hacc ve Umresi gelip onu o karan­lıklardan kurtardılar. Etrafını nurlarla doldurdular
Ve ümmetimden bir adam gördüm, müminlerle konuşur. Onlar onunla konuşmazdı. Sıla-i rahim geldi, «Ey müminler cemâati! onun­la konuşun» deyince onunla konuşmaya başladılar.
Ve ümmetimden birisini gördüm, eliyle ateşin alev ve kıvılcım­larını yüzünden kovuyordu. Sonra, verdiği sadakalar geldi, yüzüne bir örtü, başında gölgelik oldular.
Ve ümmetimden, birisini gördüm, her taraftan gelen zebaniler onu yakalamıştılar. Adamm yaptığı emr-i bi'1-mâruf nehy-i ani'l-münker gelip onu onların ellerinden kurtardılar, rahmet melekle­rinin ellerine teslim ettiler,
Ve ümmetimden, bir adam gördüm, dizleri üzerine çömelmiş. Allah ile onun arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkı geldi, elinden tuttu. Onu Allah'ın huzuruna bıraktı.
Ve ümmetimden sahifesi, sol eline verilmiş bir adam gördüm. Onun Allah'dan korkusu geldi, sahifesini sağ eline verdi.
Ve ümmetimden terazisi hafif kalmış bir adam gördüm. Yaptığı iyilikteki aşırılıklar gelip terazisini ağırlaştırdı.
Ve ümmetimden, cehennem kenarında olan bir adam gördüm. Allah korkusu gelip onu kurtardı. Adam ordan geçti.
Ve ümmetimden bir adamı ateş içinde gördüm. Dünyada Al­lah korkusundan akan göz yaşları gelip onu ateşten çekti.
Ve ümmetimden bir adam gördüm. Sırat köprüsü üstünde dur­muş, hurma yaprağının titrediği gibi titriyordu. Allah'a olan hüsn-ü zannı geldi. Titremesi durdu. Adam köprüden geçti.
Ve ümmetimden, sırat köprüsü üstünde bir adam gördüm. Ba­zen yavaş yürür. Bazen sürünürdü. Bana olan salavatlan geldi, elin­den tutup onu ayağa kaldırdılar ve adam geçti.
Ve ümmetimden bir adam gördüm. Cennet kapılarına varmış, fakat kapılar ona kapalı... Lâilaheillallah şehadeti geldi, ona kapı­ları açtı ve onu cennete koydu.
Ve dudakları makaslanan bir halk yığını gördüm. «Yâ Cibril kimdir bunlar?» dedim. O, dedi ki:
«Bunlar halk arasında koğuculukla gezen insanlardır.»
Ve dillerinden asılmış, erkekler gördüm. «Kimdir bunlar» de­dim. Cibril dedi ki:
«Bunlar, mümin, kadın ve erlere haksız olarak iftira atanlardır.»
Kurtubi dedi ki, bu büyük bir hadistir. Resûlullah (Sallaliâhû Aleyhi ve Sellem), özel ve korkunç hallerden kurtaran özel amelleri onda zikretmiştir.

---------------------------------------------------------------:

İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları

7.06.2010

Az Yemek, İçmek



HZ.Ömer'den (r.a.) rivayetle:
Allah'a en sevimli eviniz, içinde ikram gören bir yetimin bulundu­ğu evdir.[1]

HZ.İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Sizin Allah'a en sevimli olanınız, az yiyip içen ve bedence hafif ola­nı nızdır.[2]

En büyük nimetlerden biri olan sağlık, ağız tadıyla hayat sürebilmenin en önemli unsurlarından biridir. Bunda dengeli ve ölçülü yiyip içmenin önemi elbetteki büyüktür.
Sağlığı tahrip eden sebeplerin ilk sıralarında ise çok yemek, aşırı ve denge­siz beslenme gelmektedir. Böyle davranmak herşeyden önce sorumluluk getirir. Çünkü bunda vücud emanetini gerektiği gibi koruyamamak, tehlikeye atmak söz konusudur. Hadiste bildirildiğine göre vücudumuzun da bizim üzerimizde hakkı olduğuna göre ona karşı vazifemiz onu gerektiği gibi korumak, tehlikelere maruz bırakmamaktır. Aksi halde "Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız"[3] âyetindeki îka-za girmekten kurtulamayız.
Fazla beslenme sonucu ortaya çıkan şişmanlık her organa gerektiğinden fazla yük yüklemek, dolayısıyla onlara eziyet etmek, onları yormak demektir. 70 kiloluk bir vücuda hizmet etmesi gereken bir kalbin 80 kiloluk bir vücuda hizmet etme mecburiyetinde kalışını düşünün. Aslında bu başta kalb olmak üzere bir­çok organa zulmetmek demektir.
İş bununla kalmamakta; şişmanlık, yüksek tansiyon, kalb, damar, böbrek, solunum, sindirim, kemik, eklem hastalıklarından tut, ânî ölümlere varıncaya ka­dar birçok rahatsızlıklara sebep olmaktadır. Sağlık kitaplarında bunlar bir bir an­latı.
Kur'ân-ı Hakim, bu durumlara düşmememiz için ikazda bulunmakta, 'Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz"[4]buyurmaktadır. İslâm âlimleri bu âyeti sağfık açı­sından o kadar önemli görürler ki "Tıbbın yarısı işte budur!" derler.
Peygamberimizin, âdemoğlunun doldurduğu kapların en kötüsünün mide ol­duğunu bildirişi oldukça manâlıdır. Yeme içmede takip edilmesi gereken usûlü de şöyle belirtmişlerdir: "Âdemoğluna belini doğrultacak kadar yemek yeterlidir. Eğer yemek istiyorsa midesini üçe ayırsın. Bir kısmını yemekle, bir kısmını da suyla doldursun. Üçte birini de boş bıraksın." Gelişen ilim bu hadîste tavsiye edilen usûlün insan hayatı için son derece faydalı olduğunu kabullenmekte, böyle davranmanın birçok hastalığa engel olduğunu belirtmektedir. Bu hususta diğer bir ölçü de iyice acıkmadan yemek yememe, yerken de daha iştah varken kalkmadır. Resûlullah zamanında Arabistan'a İran'dan bir doktor gelmiş, hasta­ları tedavi etmek istemişti. Ne var ki aradan günler geçtiği halde hiçbir hasta gel­memişti. Kendisine iş çıkmayacağını anlayınca Peygamberimize gelmiş, gitmek için izin istemişti. Fakat merak ettiği bir sorusu vardı. Sahabe ne yapıyordu da hasta olmuyordu? Peygamberimize sormadan edemedi. Şu cevabı verdi Pey­gamberimiz: "Benim Ashabım iyice acıkmadan yemek yemezler. Yedikleri za­man da tıka basa değil, daha iştahtan varken kalkarlar." İranlı doktor heyecan­landı ve şöyle dedi: "İşte sağlığın şartı budur!"
İbni Sina da sağlıklı yaşamada, yeme içmede ölçülü olmanın önemli rolünü şöyle anlatır:
"Tıp ilmini iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığtndadır. Yediğin va­kit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, ye­mek üstüne yemek yemektir."
Sağlığı korumanın manevî hayata yönelik faydaları da vardır. Manevî haya­tın devamı, çokça ibadet edebilmek, şevk ve zevkle manevî hizmetlere yönete­bilmek için de sağlık çok önemlidir. Sağlık tehlikeye düştü mü, bu hizmetler de büyük ölçüde aksayacakta. Hasta insan îcabında yerinden kalkamazken, genç ve dinç bir kimse zevk ve şevkle kendini ibadete verebilecektir. "Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır" hadîsinin mânâlarından biri de "Sağlıklı mü'min, sağlığı bozuk mü'mine göre daha hayırlıdır" şeklindedir.
Çok yiyip içme manevî hayatın zedelenmesine ele sebep olabilir. Çünkü böyle bir insan, manevî hayatı sarsabilen helali, haramı araştırma titizliğini de yitirebilir. Hele maneviyatı zayıfsa imkânları yetmediğinde kolaylıkla haramlara girebilir.
Bu kısa izahtan sonra Allah'a en sevimli olan insanın az yiyip içen ve beden­ce hafif olan insan olarak belirtilmiş olmasının hikmet ve önemi herhalde daha iyi anlaşılmış olacaktır.
---------------------------------------------------------------------:

1-Beyhaki’nin Şi’bü’l-İman’ından.

2Deylemi’nin Müsnedü’l-Firdevs’inden

3Bakara Sûresi, 195.A.C

4.A'raf Sûresi, 31.A.C

9.09.2009

Son 10 Gün ve Kadir Gecesi


9-.......Âişe(R)'den (şöyle demiştir): Rasûlullah (S): "Sizler Kadir gecesini ramazânın son on günündeki tek gecelerde arayınız!*3 bu­yurdu .

10-....... Ebû Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) ramazânda, ayın ortasındaki on günde i'tikâf eder idi.Geçen yirmin­ci gecenin akşamı olup da yirmibirinci günü karşılayacağı zaman evine dönerdi. Beraberinde i'tikâf etmiş olanlar da evlerine dönerlerdi. Ra­sûlullah i'tikâf ettiği bir ramazân ayında, kendisinde evine dönmek âdetinde olduğu gece i'tikâf yerinde ikaamet etti ve insanlara bir hutbe yaptı da, bu hutbede, insani ara Allah'ın dilediği şeyleri emretti. Son­ra şöyle buyurdu:
"Ben şu ayın ortasındaki on günde i'tikâf ederdim. Sonra bana şu gelecek son on gün içinde i'tikâf etmekliğim fikri zahir oldu. Şim­dikim benim beraberimde i'tikâf ediyorsa i'tikâf ettiği yerde sabit olsun. Bu Kadir gecesi bana gösterilmişken sonra o bana unutturul-muştur. Artık siz onu son on içinde arayınız. Ve yine siz onu bu on içindeki her tek gecede arayınız. Ben (ru'yâda) kendimi bir su ve bir çamur içinde secde eder gördüm".
İşte bu gece içinde gök boşandı, şiddetli yağmur yağdı. Mescid Peygamber'in secde yerine su akıttı. İşte bu yirmibirinci gecede gö­züm gördü. Ben Peygamber sabah namazından döndüğünde kendisi­ne baktım. Peygamber'in yüzü çamur ve su ile dolmuş hâldeydi

11-.......Âişe (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) ramazânın son on günleri içinde i'tikâf eder ve "Kadir gecesini ramazândan son on gece içinde arayınız" buyururdu .

12-.......ibn Abbâs(R)'tan: Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Siz Kadir gecesini ramazânın son onu içinde arayınız. Kadir gecesi ya ramazândan kalan dokuzuncu gecede, yâhud kalan yedinci gece--de, yâhud kalan beşinci gecededir" .

13-.......Ebû Mıclez ve İkrime'den gelen rivayette İbnu Abbâs (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S): "O Kadir gecesi ya ramazânın son on günü içinde geçecek dokuzdadır yâhud kalan yedi içindedir" bu­yurdu .
Bu hadîsi Eyûb es-Sahtıyânî'den ve Hâlid el-Hazzâ'dan; onlar İkrime'den; o da İbn Abbâs'tan "Kadir gecesini ramazânın yirmi-dördüncü gecesinde arayınız1"lâfzıyle rivayet etmesinde Abdulvah-hâb da Vuheyb'e mutâbaat etmiştir.

----------------------------------------------------------------------:
Kaynak:Sahih-i Buhari 'Teravih Bahsi'

7.09.2009

Malın Şükrü Zekat ve İbretlik Hadise


İşte Salebe bir gün Allah Resulünün (a.s.m.) huzuruna geldi ve kendisindenmal için dua istedi.
Peygamberimiz (S.A.V.) ona :“Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu.Salabe bu sefer dedi ki, “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim., şöyle şöyle yapacağım.”

Bunun üzerine Peygamber’imiz (S.A.V.) “Allah’ım, Salabe’ye mal nasib eyle” diye dua etti. Salabe de koyun edindi.Salabe’nin edindiği koyunlar böcek gibi üredi. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve Cuma’dan başka hiçbir namazı cemaatle kılmamaya başladı.

Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak Medine’de olup bitenleri öğrenir oldu. Bir gün Peygamber’imiz (S.A.V.) “Salabe ne yapıyor?” diye sordu. O’na “Ya Rasûl, sürü edinince Medine’ye sığmaz oldu” diye başlayarak olup bitenleri anlattılar.

Peygamber’imiz (S.A.V.) “Yazık Salebe’ye, yazık Salebe’ye yazık Salebe’ye” diye buyurdu.Bu sırada “Onların mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındırmış olursun. Onlar için duâ et, senin duân onları huzura kavuşturur.”(Tevbe süresi âyet: 103) meâlindeki âyet inerek zekat vermek farz kılındı. Peygamber’imiz (S.A.V.) Cuheyne kabilesi ile Beni Suleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip zekât toplamakla görevlendirdi., onlara “Saleb Bin Hatib ile Beni Suleym’den falan adama varıp zekâtlarını alın” diye emir verdi. Adamlar yola çıkıp Salebe’ye vardılar, Peygamber’imizin (S.A.V.) emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler.

Salebe tahsildarlara “Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyenin kardeşidir, gidin işiniz bitince bana yine uğrayın” dedi.

Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi’ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekatlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce ” En semiz deveyi vermen gerekli değil, o yüzden bunu senden almak istemiyoruz” dediler. Suleymi “Ne münasebet alın onu, ben gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu siz alasınız diye ayırdım.” dedi. Tahsildarlar görevlendirdikleri diğer zekâtları toplamayı bitirince geri dönerken Salebe’ye bir daha uğradılar, zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara:


“Yanınızdaki yazıyı gösterin” dedi. Yazıya göz atarken yine “Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim” dedi. Tahsildarlar Paygamber’imize (S.A.V.) döndüler. O (S.A.V.) onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan “Yazıklar olsun Salebe’ye” dedi. ve Suleymi’ye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber’imize (S.A.V.) gerek Salebe’nin ve gerekse Suleyni’nin nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında:“Onlardan bir kısmı “Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz” diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca onu cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için O’nun karşısına çıkacakları güne kadar kalblerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı.” (Tevbe Suresi, Ayet: 75-77) mealindeki ayet indi. Bu sırada Peygamber’imizin (S.A.V.) yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye vararak ona “Yâ Salebe, anan ölesi, ulu Allah (c.c.) senin hakkında öyle şöyle bir ayet indirdi.” dedi.Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamber’imize (S.A.V.) vararak zekatını almasını istedi. Peygamber’imiz (S.A.V.) kendisine “Allah, bana senden zekat almayı yasakladı” diye cevap verdi. Peygamber’imizin (S.A.V.) bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek döğünmeye koyuldu.Peygamber’imiz (S.A.V.) ona “İşte senin amelin, verdiğim emri yerine getirmedin.” dedi.Peygamber’imiz (aleyhissalatu ve sellem) vereceği zekâtı almak istemeyince evine döndü.Peygamber’imiz (S.A.V.) Ahirete göçünce Salebe, zekât borcunu Hz. Ebû Bekr’e getirdi, fakat Ebû Bekr de onu geri çevirdi. Arkasından Hz. Ömer’e getirince o da kabul etmedi. Hz. Osman’ın halifeliğe geçişinden sonra da Salebe Öldü.

4.09.2009

Mülk Suresi ve Fazileti


Mülk suresi otuz âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur.
Bu sure-i celile, kainatta mevcut olan mülk ve varlıkların Allaha ait oldu­ğunu beyan ederek başlıyor.
Mekki surelerin özelîiğini taşıyan bu sure-i celilede, insanların, sağlam bir inanca sahib olmaları için kainat düzenine bakmaları, gökleri temaşa etmele­ri tavsiye ediliyor ve bu bakışta insanın acz ve mağlubiyete uğrayacağı beyan ediliyor.
Rablerini inkar edenlerin cehennem azabına uğratılacakları haber verili­yor ve bu cehennem azabının da şiddetli olacağı ifade ediliyor.
Rablerine iman edenler için de büyük bir mükâfaatın bulunduğu müjdele­niyor. Allah tealanın, cereyan eden bütün hadisattan haberdar olduğu zikredili­yor.
Âhirette azabı görünce inkarcıların yüzlerinin simsiyah kesileceği ve bu dünyadayken âhireti ve hesabi yalanlayanların tabi olacakları azabın kendilerine gösterilerek "İşte hakkında ısrarla iddiada bulunduğunuz azap budur." deneceği ifade buyuruiuyor.
Sure-i celile, Allah tealanın biz kullarına vermiş olduğu nimetlerin en bü­yüklerinden biri olan, hatta maddi hayatımızın devamı için çok önemli bir mad­de olan suyun, nimet olarak büyüklüğüne işaret eden şu âyet-i kerime ile sona eriyor:
"De ki: "Söyleyin bana, suyunuz yerin dibine çekilse size kim bir akar su getirebilir?"[1]

Sure-İ Celilenin Fazileti

Peygamber efendimiz (s.av.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Kur'anda otuz âyetten meydana gelen bir sure bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları affedildi. Bu sure süresidir."[2]
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Secde suresini ve Mülk suresini okumadan uyamazdı."[3]
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resulullahın sahabilerintlen biri bir kahirin üzerine, oranın kabir oldu­ğunu bilmeyerek bir çadır kurmuştur. Sonra orada bir kimsenin Mülk suresini sonuna kadar okuduğunu işitmiştir. Sahabi Resulullaha gelip: "Ey Allahın Resu­lü, ben bir kabir üzerine bir çadır kurdum. Oranın kabir olduğunu bilmiyordum. Bir de ne göreyim, onun içinde birisi Mülk suresini okuyor. Sureyi sonuna ka­dar okudu." demiştir. Resulullah: "Bu sure, engel olan ve kurtarıcı olan bir sure-dir.Bu sure okuyanı kabir azabından kurtarır."[4] buyurdu.[5]

--------------------------------------------------------------------:

[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/363.
[2] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2891
[3] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2892
[4] Tirmizi, K. Fadail el-Kuraıı, bah: 9, Hadis no: 2890
[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/364-365.

8.08.2009

Ramazan-ı Şerif Yaklaşırken*1


Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Tâ ki, korunasınız"(Bakara Suresi.183) hükmü beyan buyurulmuştur. Oruç'un Hicret'ten sonra "Farz" kılındığı hususunda ittifak vardır. Sahih olan rivayete göre; Bedir Savaşı'ndan kısa bir süre sonra farz kılınmıştır.(6) Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayete göre; Resûl-i Ekrem (sav) daha önce Aşûre orucuna devam buyurmuştur. Hz. Muaz b. Cebel (ra)'den rivayet edilen bir habere göre de; Medine'de her ay üç gün oruç tutmuş ve bunu ashabına da tavsiye etmiştir. İmam-ı Merginani: "Şüphesiz ki; Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahû Teâla (cc): "Sizin üzerinize oruç farz kılındı" buyurmuştur. Ayrıca farziyeti hususunda icmâ teşekkül etmiştir. Bundan dolayı Ramazan orucunun farziyetini inkâr eden kâfir olur"(7) hükmünü zikretmektedir.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır; tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi"(8) buyurduğu bilinmektedir. Malûm olduğu üzere oruç; mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına boyun eğmemek ve direnmek açısından da oldukça önemlidir. Allahû Teâla (cc)'ya iman eden ve O'nun uğrunda cihad'a karar veren mü'min oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olur. Hicrî Takvim; ayın hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nisbetle on veya onbir gün önce gelir. Dolayısıyla insan bazen (-30) derecede, bazen de (+40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda mükellefin "Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi, Allahû Teâla (cc)'nın emirlerine uymaya hazırım" taahhüdünde bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile; nefsinin bütün şehvetlerini terketmesi oldukça önemli bir hadisedir.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Oruç bir kalkandır. Oruçlu kem (kötü) söz söylemesin. Oruçlu, kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa "Ben oruçluyum" desin.

Ruhum yed-i kudretinde olan Cenab-ı Hak'ka (cc) yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir.

Cenab-ı Hak (cc) buyurmuştur ki; "Oruçlu kimse benim (rızam) için yemesini, içmesini, cinsi arzusunu bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun (sayısız) ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir""(9) buyurduğu bilinmektedir.


.............................................................................................:

(6) Mecmûat'u't Tefasir İst: 1970, Çağrı Yay. C: 1, Sh: 257, (Haazin böl.). Ayrıca İbn-i Kesir - Tefsirû'l Kur'an'il Azim - Beyrut: 1969, D. Marife C: 1, Sh: 213.

(7) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 118.

(8) Sünen-i Nesai - İst: 1401, Çağrı Yay. C: 4, Sh: 167, (K. Savm: 43)

(9) Abdi'l Latifi'z Zebidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih tercemesi ve şerhi - Ankara: 1974 (3 bsm) C: 6, Sh: 248, Had. No: 897.

31.07.2009

Hz. Resulullah'a(s.a.v) Sevgi..


Anlatıldığına göre adamın biri çöl ortasinda yürürken gözünün önüne çirkin bir yüz dikilir.

Adam «sen kimsin» der. Çirkin yuz «ben senin çirkin amellerinim» diye cevap verir.

Adam «senden kurtulmanın yolu nedir» diye sorar.

«Peygamber (S.A.V)'e selât-ü selâm getirmektir.»der..

Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) söyle buyuruyor: "Bana getirilen selât-ü selâm, sırat köprüsü üzerinde ışıktır, cuma günü seksen kere selât-ü selâm getiren kimsenin geçmis seksen yillik günahi affedilir» der.

Yine anlatildigina göre ademin biri Peygamberimize Hz. Muhammed (S.A.S.)'e selâm getirmezdi, bir geçe rüyasinda Peygamber'imizi (S.A.S.) görür, fakat Peygamber'imiz (S.A.S.) yüzünü adama çevirmez.

Adam «ey Allah (C.C)'in Resul'ü! Yoksa bana kızgın mısın» diye sorar. Peygamber'imiz «hayır» diye cevap verir.

Adam «o halde niye yüzüme bakmıyorsun?» diye sorar. Peygamber'imiz (S.A.S.) «çünkü seni tanımıyorum» diye karsilik verir. Adam «beni nasıl tanımazsın, ben senin ümmetinden biriyim, cümlenin anlattigina göre sen ümmetini ananın çocugunu tanıdığından daha iyi tanırsın» der.


Peygamber'imizin (S.A.S.) cevabı söyle olur: "Alimler dogru söylemişler, yalnız sen üzerime selât-ü selâm getirerek beni hatırlamadin ki! Benim ümmetimi tanımam, üzerime getirecekleri selât-ü selâm ile ölçülüdür".. Bu arada adam uyanir, ve her gün Peygamber'imize (S.A.S.) yüz kere selât-ü selâm getirmeyi üzerine borç haline getirir ve bunu yapar. Bir müddet sonra Peygcmber'imizi (S.A.S.) yine rüyasinda görür. Peygamber'imiz (S.A.S.) ona «simdi seni taniyorum ve sana sefaat edecegim» diye müjde verir. Çünki adam Rasulullahi sever olmustur.


Ulu Allah (C.C.) buyurur ki: "Ey Rasul'üm! de ki, eger Allah'i seviyorsanız, bana uyunuz da Allah´da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Hiç süphesiz Allah, bagışlayıcı ve esirgeyicidir" (Al-i imran Süresi- 31; Ayet-i kerimenin nüzul sebebi söyle nakledilir:

Peygamber'imiz (S.A.V) K'ab Ibni Esref ile adamlarını islâmı kabul etmeye davet ettigi zaman onlar da Peygamberimize (S.A.V) «biz Allah'ın ogullari yerindeyiz, o yüzden biz Allah'ı daha çok severiz» diye cevap verdiler. Adamların bu cevabına karsılık ulu Allah (C.C.) Peygamber (S.A.V)'in onlara su mahiyette bir cevap vermesini murat etmis olmalidir:

.. Eger siz Allah (C.C.)'i seviyorsaniz, teblig ettigim dini kabul ederek bana uyunuz. Çünkü ben O'nun bildirisini size ulastiran ve sizinle ilgili hükümlerini açıklayan bir Allah (C.C.) Resulüyüm. Eger benim O'nun adina yaptigim davete uyarsaniz, o sizi sever ve günahlarinizi bagislar. Hiç süphesiz O. bagislayici ve esirgeyicidir.

Mü'minlerin Allah (C.C.)'i sevmesi, O'nun emrine uymakla. ibadetine kosmakla ve hosnutlugunu aramakla olur. Allah'ın (C.C.) mü'minieri sevmesi, onlara merhametle muamele etmesi, onları mükâfatlandırması, günahlarını bagışlaması, onlara rahmet, günahtan korunma ve başarı ihsan eylemesi demektir...

Kaynak: Kalplerin Keşfi-İmam-ı Gazali(r.h)

15.07.2009

Ecel Ayı: Şaban-ıŞerif


Deylemi, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :
«Eceller Şaban ayından Şaban ayına tayin edilir. Hatta adam evlenir, çocuğu olur. Halbuki ismi ölüler içinde yazılmıştır.»

İbn-i Ebi Dünya ve İbn-i Cerir Zühri tariki ile Osman bin el-Mu-gire bin el-ahnes'ten merfû'an aynısını rivayet etmişlerdir.
Beyhaki'de Şuab-ı İman'da Zühri tariki ile Osman bin Muğire bin el-Ahnes'den bunu rivayet etmiştir.
İbn-i Ebî Hâtem'de îbn-i Abbâs'dan merfû'en bir benzerini rivayet etmiştir:
Hz. Âişe (Radıyallahû anhâ) 'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Şaban boyunca oruç tutardı. Ben bunu ona sordum. O buyurdu:
— Allah o sene Ölecek bütün canlıların ecelini Şabanda yazar. İstiyorum ki ben oruçlu iken ecelim gelsin.»

îbn-i Ebi'd Dünya, Ata bin Yesâr'dan rivayetine göre şöyie de­miştir :
— Şaban'm onbeşinci günü olunca Melekü'l-mevte bir sahife verilir. Ona bu sahifedekilerin ruhunu al denilir. Kişi fidan diker evlenir, bina yapar, halbuki ismi ölüler ismi içinde yazılmıştır.>

İbn-i Cerir, Gufre'nin kölesi Ömer'den rivayet ettiğine göre şöy­le demiştir:
«Ölüm meleği İçin kadir gecesinden öbür kadir gecesine kadar Öleceklerin ismi yazılıp verilir. Melek, adama bakar ki evleniyor, fi­dan dikiyor, halbuki ismi ölülerin ismi içindedir.»
îkrime'den (Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :
«Şaban'in onbeşinci gecesinde senenin bütün işleri kesinleşir. Öle­cek dirilerin ismi yazılır. Hacılar belli olur. Artık bir kişi ne artar, ne eksilir.»

Deynûrî, Mucâlese'de Râşid bin Saad'dan Resûlullah (Salla Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Şaban'in onbeşinci gecesinde Allah ölüm meleğine o sene ruhu­nu almak istediği herkesin ruhunu almasını vahyeder.»
İbn-i Ebid -Dünya ve Hâkim Müstedrekinde sahabi olan Ukbe bin Amr (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:
«Kulun ölümünü ilk önce bilen muhafaza meleğidir. Çünkü o amelim göğe çıkartır. Rızkını indirir. O abde rızık çıkmadığını gö­rünce bilir ki ölecektir
Ebû Şeyh, Tefsir'inde Muhammed bin Hammad'dan şöyle [dedi­ğini rivayet etmiştir:
«Arş altında Allah'ın bir ağacı vardır. Her yaratık için onda bir yaprak vardır. Kulun yaprağı düşünce ruhu cesedden çıkar. İşte «dü­şen her yaprağı Allah bilir» [1] mealindeki âyetin mânâsı budur. [2]



"[1] Enam, 59
[2] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 107-108."

22.06.2009

Üç Aylar Geldi; Receb-i Şerif


"Salıyı çarşambaya-23/6/09- bağlayan gece üç ayların ilki olan Rceb'i Şerifin başlangıcıdır; bu suretle bu mübarek ayın bazı hususiyetlerine işaret etmeye çalışacağız.. Rabbim bereketini, feyzini ve rahmetini eksik etmeyip, hakkıyla layık etmiş kulları arasına dahil eyleyiversin inşallah.."


Receb Ayının Faziletleri:
«Receb» kelime olarak «tercib» mastarindan türemistir ki tazim ve hürmet mânâsina gelir. Bu ayda tevbe edenlere rahmet yagdigi ve ibadet isleyenlere nûr indigi için bu aya «Asap» adi da verilir. Bu ayda savasma egilimi duyulmadigindan dolayi onun bir diger adi da «Esam» dir.

Ileri sürüldügüne göre, Receb, suyu sütten ak, baldan tatli ve buzdan soguk bir cennet nehrinin adidir. Bu sudan sâdece Receb Ayi'nda oruç tutanlar içebilir.


Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Receb, Allah'in, Saban benim ve Ramazan da Ümmetimin ayidir.»

Hikmet ehli der ki: «Receb kelimesi üç harften ibarettir. «Ra» «cim» «Bâ»,

«Ra» Allah'in rahmetini. «Cim» kulun suç ve cürmünü. «Ba» da Allâh'in iyiliginin bereketini temsil eder. Kelimenin bu harfleri vasitasi ile sanki ulu Allah «Kulunun suç ve günahini rahmet ve iyiligim arasina alirim» diye buyurur gibidir.»

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Kim Receb ayinin yirmi yedinci gecesi oruç tutarsa, amel defterine altmis aylik orucun sevabi yazilir.» Receb ayinin yirmi yedinci günü. Cebrail (A.S)'in Peygamberimize ilk defa vahiy getirdigi ve Peygamberimizin Mirâç'a çiktigi gündür.


Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: "Beni dinleyin. Receb, insanlarin kavga düsüncesine kapilmadiktan bir Allah Ayi'dir. Inanarak ve önem vererek Receb Ayi'ndan bir gün oruç tutanlar ulu Allah'in Rtzasi'ni hak ederler." Ileri sürüldügüne göre, ulu Allah Zilka'de, "Zilhicce, Muharrem ve Receb Aylari'ni, senenin diger aylarinin süsü olarak yaratmistir.

Nitekim ulu Allah: «Aylarin sayisi Allah katinda, Allah'in Kitabinda on ikidir. Onlarin dördü dokunulmazlik aylaridir» buyuruyor.

Dokunulmaz dört ayin ücü arka arkayadir. Yalniz bir tanesi -ki o da Receb'dir- tek basinadir.


Söylendigine göre Beyt-ül Makdis'de bir kadin Receb Ayi'in her günü on iki bin kere ihlâs Sûresi'ni okur ve bu ay boyunca kaba islemeli bir elbise giyerdi. Bir gün hastalandi, ogluna ölünce kendisini kaba elbisesi ile topraga vermesini vasiyyet etti. Ölünce oglu kadini pahali bir kefene sardi. Gece onu rüyasinda gördü. Kadin rüyada ogluna «Ben senden razi degilim. Çünki sen, vasiyyettmi uygulamadin.» dedi. Oglan korkarak uyandi Yeniden anasini icine sarmak üzere kaba islemeli elbiseyi yanina alarak mezarliga vardi. Kabri acinca anasinin cesedini bulamadi, sasirdi. Bu sirada kulagina «Bize Receb Ayi'nda ibâdet edeni bizim yapayalniz birakmayacagimizi bilmiyor musun» diye bir ses geldi.

ileri sürüldügüne göre, Receb Ayi'nın ilk Cuma Gecesi'nin üçte ikisinden sonra sabaha kadar bütün melekler tek tek Receb Ayi içinde oruç tutanlar için duâ ederler. Peygamber'imîz (S-A.S.) buyuruyor ki: "Kim dokunulmaz oylardan (Zilka'da, Zilhicce, Muharrem ve Receb Aylari) üçer gün oruç tutarsa amel defterine dokuzyüz senelik ibadet sevabi yazilir."


Hadisi rivayet eden Enes Ibni Mâlik : «Bu hadisi, Peygamber´imizin kendisinden isitmedimse kulaklarim sagir olsun!» demistir.


Lâtif bir degerlendirme: Haram aylari dörttür. En büyük melekler dörttür. Allâh'dan gelen baslica Kitablar dörttür. Abdest âzâlari dörttür. Tesbih cümlelerinin en faziletlileri dörttür. Onlar da "Sübhanallah, elham­dülillah, Lâ ilâhe illallâh. Allâhu Ekber" ,dir.

Sayilarin temeli dörttür. Birler, onlar, yüzler, binler. Zaman birimleri saat, gün, ay ve yil olmak üzere dörttür. Mevsimler ilkbahar, yaz, sonbahar ve kis olmak üzere dörttür. Maddelerin hali sicaklik, sogukluk, kuruluk ve yaslik olmak üzere dörttür, insan vücudunun baslica unsurlan safra, koyu sivi, kan ve balgam olmak üzere dörttür.

Rasid halifler Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (R. Anhum) olmak üzere dörttür.)


Deyleminin rivayetine göre: Hz. Ayse söyle buyurmustur: Peygamber'imizi «Allah su dört gecede rahmet yagdirir. Kurban Bayrami Gecesi, Ramazan Bayrami Gecesi, Saban Ayi'nin onbesinci Gecesi ve Receb Ayi'nin ilk gecesi» buyururken isittim.» Peygamber'imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor: «— Bes gece vardir ki, Allah o geceler içinde kendisine yapilan dualari mutlaka kabul eder: Recebin ilk gecesi. Saban´in onbesinci gecesi. Cuma Gecesi. Ramazan ve Kurban Bayramlarinin Gece'leri.»..


Kaynak:Kalplerin Keşfi(Receb Ayının Fazileti)-İmam-ı Gazali(rahm.aleyh)

19.06.2009

Çocuğa Verilen Söz!


İnsan,bir çocuğa 'Sus sana şunu alacağım' der de sonra verdiği şeyi almazsa bu onun üzerine yalan olarak yazılır ve Kıyamet gününde yalan sebebiyle azab ile cezalandırılır.

Abdullah bin Amir(r.a) dedi ki: Resulullah (s.a.v) bizim evimize geldi. Ben küçük bir çocuktum. Oynamaya gidecektim. Annem bana,"Ey Abdullah, gel, sana bir şey vereceğim." dedi. Bunun üzerine Resulullah(s.a.v) 'Ona ne vermek istemiştin?' dedi. Annem 'Hurma verecektim.' deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ' Şayet dediğini yapmayacak olsaydın sana bir yalan günahı yazılırdı.' buyurdu..
kaynak:Ebu Davud, Edeb 88, (4991).

4.06.2009

HELAL,HARAM ve Şüpheli Haller Üzerine




Nu'mân İbni Beşîr radıyallahu anhümâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken dinledim, dedi:
"Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır.
Şüpheli konulardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır.
Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah'ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir.
Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir."
(Buhârî, Îmân 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû' 3; Tirmizî, Büyû' 1; Nesâî, Büyû' 2, Kudât 11; İbni Mâce, Fiten 14)
* * *
Beş hadisin İslâm dininin özünü ihtivâ ettiğini söyleyen âlimler, bu hadîs-i şerîfi o beş hadisten biri kabul etmişler, hatta bazıları bunu İslâm dininin bütün hükümlerini bünyesinde toplayacak kadar geniş mânalı bulmuşlardır.
Peygamber Efendimiz bu hadiste, müslümanların karşısına çıkacak meseleleri üç gurupta toplamaktadır:
Birincisi; yemek, içmek, yürümek, konuşmak ve evlenmek gibi helâl davranışlar.
İkincisi; içki içmek, zina etmek, yalan söylemek, iftira etmek gibi haram davranışlar.
Üçüncüsü ise şüpheli konulardır.
Şüpheli konuların helâl kısmına mı, yoksa haram kısmına mı girdiği ilk bakışta bilinemez. Çünkü din bu konuda bir hüküm getirmemiştir. Bu sebepledir ki, Peygamber Efendimiz, halkın birçoğunun bunları bilemeyeceğini söylemiştir. İslâm âlimleri bunları bilinen benzeri konulara kıyas ederek yani ictihad yaparak açıklığa kavuşturmuşlardır.

Bir yanında helâller diğer yanında haramlar bulunan şüpheli konuların sınırları kesin çizgilerle ayrılmamıştır. Bu sebeple şüpheli konular bölgesinde dolaşmak tehlikelidir. Bu tehlikeyi Peygamber Efendimiz şöyle dile getirmiştir:


Şüpheli konulara yaklaşmaya cesaret edenler, burasının hassas bölge olduğunu unutarak kesin çizgilerle yasaklanmış bölgelere kadar giderler ve sonunda kendilerini yasak bölgenin içinde buluverirler. İşte o zaman bu kimseler iki bakımdan perişan olurlar. Önce müslümanların arasındaki değerlerini kaybederler; halkın diline düşerek rezil olurlar; namus ve haysiyetlerini yitirirler. İkinci olarak da, Allah'ı gücendirirler ve O'nun rızâsını kaybederler. Peygamber Efendimiz'in "Şüpheli konulardan her kim sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur" sözüyle anlatmak istediği işte budur.
Şüpheli konular bölgesinde dolaşmayı, sisli bölgede yürümeye benzetebiliriz. Sisli bölgede yürümeye devam edenler, içinde bulundukları anormal şartları zamanla normal görebilirler ve farkında olmadan daha koyu sise ve karanlığa dalabilirler. Diğer bir ifadeyle söyleyecek olursak, mekruhlara alışan ve onları önemsemeyen kimseler, çok geçmeden kendilerini haramın içinde bulabilirler.
Şüpheli konuları, sahâbîlerin iyi bildiği bir misâlle açıklamak isteyen Peygamber Efendimiz, onlara Arap hükümdarlarının korularını hatırlattı. Arap hükümdarları kendi hayvanlarının otladığı özel koruya başkalarını yaklaştırmazlardı. Yaklaşmaya cesaret edenlere ağır cezalar verirlerdi. Bunu belirttikten sonra Efendimiz Allah'ın da bir yasak arâzisi yâni haramları olduğunu, o yasak arâziye girenlerin Allah'a karşı gelmiş sayılacaklarını söyledi.
Bu üç farklı bölgeyi, yâni dolaşılması helâl, şüpheli ve yasak arâziyi insana kalbinin göstereceğini belirten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, kalbin sağlığını korumanın çok önemli olduğunu anlatmaktadır. Hadisimizin baş tarafı ile son tarafında böyle bir ilgi vardır. Efendimiz demek istiyor ki, kalbin sağlığını koruyabilmek için onu helâl lokma ile beslemek şarttır. Kalbin iyi ile kötüyü, şüpheli ile yasağı ayırt edebilmesi buna bağlıdır. Haram lokma ile beslenen kalb, zamanla saflığını yitirerek bulanır, hatta bir zaman sonra kararmaya başlar. Bu hal kalbin hastalandığını ve ayırıcı özelliğini yitirdiğini gösterir.
Bir defasında Peygamber aleyhisselâm kalbin nasıl hastalandığını anlattı. Yapılan her bir günahın kalbin üzerinde siyah bir nokta meydana getirdiğini, noktalar çoğaldığı zaman kalbin siyah bir hal aldığını ve artık iyi ile kötüyü birbirinden ayırma görevini yapamadığını söyledi.
Kalbin sağlığını korumak veya hastalanmış bir kalbi iyileştirmek için yapılması gerekeni, onu icad edip yaratan bildirmiş ve: "Unutmayın ki, kalbler, Allah'ı anarak huzura kavuşur" buyurmuştur [Ra'd sûresi (13), 28]. Allah Teâlâ'nın yapmamızı istediği her ibadet, kalbin sağlığını korumak için emredilmiştir. Allah adıyla dirilip can bulan bir kalb, vücut ülkesinin yegâne sultanı olduğu için, emri altındaki bütün varlıklara, yani ellere, ayaklara, dillere, dudaklara, gözlere, kulaklara isabetli emirler verir; başarılı bir hükümdâr olur.
Peygamber Efendimiz'in küçücük et parçası diye anlattığı kalb, acaba göğsümüzde çırpınıp duran et parçası mı, yoksa davranışlarımıza yön veren akıl mıdır? Öyle anlaşılıyor ki, davranışlarımıza yön veren şey, o çırpınan kalb sayesinde varlığını koruyan akıldır. Kalbin iyiliği sözüyle anlatılan da, sağlam bir anlayış ve mükemmel bir düşüncedir

18.04.2009

Döğme ve Peruk Hakkında



Esmâ radıyallahu anhâ'dan rivayet edildiğine göre bir hanım Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e:
- Ey Allah'ın Resûlü! Yakalandığı bir hastalık sebebiyle kızımın saçları döküldü. Ben onu evlendirmiştim de. Ona iğreti saç taktırayım mı? diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- "İğreti saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir" buyurdu.
Âişe radıyallahu anhâ'dan da benzeri bir rivayet nakledilmiştir.
Buhârî, Libâs 85; Müslim, Libâs 115. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 52.

Humeyd İbni Abdurrahman'dan nakledilmiştir ki, Muâviye radıyallahu anh hac yaptığı sene Medine'de bir zâbıta memurunun elinde bulunan bir tutam alın saçını alıp Medine Mescidi Minberinden halka şöyle hitabetmiştir:
- Ey Medineliler! Âlimleriniz nerede? (Niçin bunları önlemezler?) Ben Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in bu tür saçlardan halkı menederek şöyle buyurduğunu duymuşumdur:
- "İsrailoğulları, kadınları bu tür şeyleri kullanmaya başladıkları zaman helâk olmuşlardır!"
Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Libâs 122-124. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Edeb 32; Nesâî, Zînet 66
"Humeyd İbni Abdurrahman"
Humeyd, daha yaşarken cennetle müjdelenmiş on sahâbîden biri olan Abdurrahman İbni Avf'ın oğludur. el-Müzenî nisbesiyle tanınan Humeyd, tâbiîler neslinin büyüklerindendir. Güvenilir bir hadis râvisidir. Kütüb-i Sitte müellifleri kendisinden hadis rivayetinde bulunmuşlardır.
Hicrî 105 yılında vefat etmiştir.
Allah ona rahmet eylesin.

İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem saçlarına saç ekleten ve ekleyen, döğme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir.
Buhârî, Tefsiru sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Zînet 22-24; İbni Mâce, Nikâh 52
Açıklamalar
Bu üç hadîs-i şerîf, "Allah'ın yarattığı şekli bozma" anlamı taşıyan bazı fiilleri dikkatlerimize sunmakta ve bu mevzuda Peygamber Efendimiz'in koyduğu yasağı anlatmaktadır.
Birinci hadiste, çiçek ya da kızamık gibi bir hastalık sebebiyle saçları dökülen yeni evli kızının, dökülen saçları yerine iğreti saç (peruk) taktırmak için izin isteyen bir anneyi buluyoruz. Bu anne başka bazı rivayetlerden öğrendiğimize göre, damadının hanımını güzel görmek istediğini de dile getirerek, yani bir anlamda kurulmuş olan ailenin devamı için böyle bir yola gitmek durumunda olduğunu belirtip izin istemektedir. Müslümanlara çok düşkün ve şefkatli olan Peygamber Efendimiz, meselenin hükmünü ve konuya ait yasağın ciddiyetini, "İğreti saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir" buyurmak suretiyle ortaya koymuştur. Çünkü, Allah'ın lânet ettiği, rahmetinden uzak tuttuğu bir fiil, büyük günahlardan sayılır.


İkinci hadis, son olarak hicrî elli bir yılında haccettiği bilinen Hz. Muâviye'nin, Medine'de, Peygamber Mescidi'nin minberinden, elindeki bir tutam saçı göstererek bir uyarıda bulunduğunu bildirmektedir. Muâviye bu saçı, Medine'de görevli bir zabıta memurundan almıştır. Yani devlet adına yapılan denetimler sonucu elde edilmiş, kime ait olduğu açıklanmayan bir perçem o günün insanlarının iğreti saç kullanmaya başladıklarının göstergesi olarak Halife'yi kızdırmış bulunmaktadır.
Hz. Muâviye'nin "Âlimleriniz nerede?" diye seslenişi, "Bilginleriniz niçin bu tür çirkin işleri menetmiyorlar, niçin böyle yasaklanmış şeylerin kullanılmasına izin veriyorlar?" anlamında bir yakınma, ikaz ve tehdittir. O, İsrailoğullarının güzellik olsun diye, Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamına gelen perçem ve peruk kullanmaya başladıkları ve bundan menedilmedikleri zaman helâk olduklarını Hz. Peygamber'den duyduğunu bildirmek suretiyle işin ciddiyetini ortaya koymuş ve uyarısını delillendirmiştir. Hiç kuşkusuz bu, İsrailoğullarının yegâne helâk sebebi değil, sebeplerden biridir. Ama sonuçta milletleri helâke götürücü niteliği bulunan bir hatadır.
Bu tavır gerektiğinde devlet başkanlarının gereksiz uygulamaları teşhir edip, halkı uyarabileceğini ve ilim adamlarını göreve çağırabileceğini göstermektedir.
Üçüncü hadis, güzellik olsun diye vücutlarının muhtelif yerlerine değişik boyalarla döğme yapan ve yaptıran kadınlara da Hz. Peygamber'in lânet ettiğini bildirmektedir. Burada özellikle kadınların zikredilmiş olması, güzellik kaygısıyla daha çok onların bu tür yanlışlıklara düştüklerinden dolayıdır. Bu lânet pek tabiîdir ki aynı işi yapan veya yaptıran erkekler için de öncelikle geçerlidir.
El üzerine, koluna, vücudunun görülen veya görülmeyen bir yerine yaptırılan çeşitli şekil ve resimlerden oluşan döğmelerin tümü yasak ve lânetlidir. Zamanımızda kendini bilmez birtakım kadın ve erkeklerde görülen bu çirkin işlem, büyük günah olarak kabul edilmiştir. İlaçla çıkarılması mümkünse derhal çıkarılması, insanın sağlığı ya da döğme yapılmış organın zarar görmeyeceği anlaşılırsa, o döğmenin oradan kesilmek suretiyle de olsa yokedilmesi lâzım geldiği üzerinde ısrarla durulmaktadır. Şayet hiç bir şekilde giderilmesi mümkün değilse, tövbe etmek suretiyle onun vebâlinden kurtulmaya çalışmak gerekecektir.
Konuya bu kadar duyarlık ve şiddet gösterilmesinin temelinde yatan sebep, Allah'ın yarattığı fıtrî güzelliği değiştirme niteliği taşımasıdır. Dinimiz fıtrî bir din olduğu için mensuplarının bütün davranışlarında tabiî olmalarını, her türlü sahtecilik ve yapmacıktan uzak olarak yaşamalarını istemektedir. Allah, insanları en güzel surette, "ahsen-i takvîm" üzere yarattığını bildirdiğine göre, mevcut durumdan daha güzel bir hal söz konusu olsaydı, Allah insanı o halde yaratırdı. Tabiî olmayan güzellikler, sadece şeytan aldatmacasıdır.
Farz-ı muhal bir kimse kendisini bazı kötülüklerden koruyacağı inancıyla vücuduna herhangi bir canlının veya nesnenin resmini döğme olarak yaptıracak olsa, bu onun imandan çıkmasına sebep olur. Birilerine özenerek böyle bir cinayet işleyenler de ruh sefaletlerini sergilemiş olurlar. Neresinden bakılırsa bakılsın, tabiî şekli değiştirmeye kalkmak, şeytanın elinde maskara olmak demektir. Bu işin çağın veya modanın gereğiymiş gibi gösterilmeye çalışılması, söz konusu maskaralığı kapatmaya yetmez.
Bu tür konularda şeytanın çağdaşlık ve moda postuna bürünerek, insanları aldattığı anlaşılmaktadır. Siz buna şeytanın çağdaşlık tuzağı da diyebilirsiniz. Zira en olmadık yanlışlar, hatta sapkınlıklar bile "artık bu çağda" diye başlayan cümlelerle savunulmaktadır.
Tekrar edelim ki, insanın yaratılıştan sahip olduğu maddî-mânevî değerleri yozlaştıran, tebdil ve tahrif eden her uygulama dinimizce yasaklanmış, insanın temiz fıtratı üzere kalması ve yaşaması esas kabul edilmiştir.

7.04.2009

Hayır İşlerini Bırakmamak Gerekir!


İnsana en büyük sevabı kazandıracak amel, hiç şüphesiz merak edilecek bir konudur. Ebû Zer hazretleri bu merâkını Resûlullah'a arzetmiş, aldığı cevap "Allah'a iman ve Allah yolunda cihad" olmuştur. Allah'a iman, her hayrın başıdır. O olmadan hiç bir işin kıymeti yoktur. İman, "kalb ile tasdik" anlamında kalbin; "dil ile ikrar" anlamında da dil'in amelidir. Bu sebeple imana amel denilebilir. Hadisimiz bunun delilidir.
"Allah yolunda cihad"ın iman ile birlikte zikredilmesi, onun, hayırlı işlerin ve amellerin en başında, imandan hemen sonra geldiğini göstermektedir. "İ'lây-ı kelimetullah" (İslâm'ı yaymak) niyetiyle yapılacak her türlü faaliyet bir nevi cihad olduğuna göre, bu en üstün amelden herkesin nasip alma imkânı bulunduğu anlaşılır.
Âzat etmek, hürriyetine kavuşturmak için hangi esir, köle ve câriyenin daha üstün olduğu sorusuna Hz. Peygamber'in verdiği, "sahiplerine göre en değerli ve fiat olarak en pahalı olanı" cevabı, "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe büyük hayra ulaşamazsınız" [Âl-i İmrân sûresi (3), 92] âyetini hatırlatmaktadır.
"Her işin en kıymetlisi, en kalitelisidir" mesajını vermektedir. Nitekim "efdalü'l-a'mâl ahmezühâ" yani "Nefse en ağır gelen amel, amellerin en üstünüdür" buyurulmuştur. Değerli ve fiyatı yüksek olan köle veya esiri âzat etmek pek öyle kolay iş değildir. Bu yapılırsa üstün nitelikli bir iş yapılmış olur. İnsanları hürriyetlerine kavuşturmak, haklarına sahip kılmak aslında başlı başına büyük bir hayırdır. 1290 ve 1362 numaralarda kısmen tekrarlanacak olan hadisimiz, en üstün hayrın hangisi olduğunu bize öğretmektedir. Bugün belki köle-câriye yok ama, esir ve esir muamelesine tabi tutulan hür görünümlü insanlar hatta milletler vardır. O halde onların gerçek hürriyet ve haklarına kavuşturulmaları en kıymetli hayırlardandır.
Hürriyete kavuşturmada sayı mı, kalite mi önde gelir? Bu tartışılmıştır. Bu biraz da duruma göre değişir. Zira bir insan vardır, bir kabileye veya bir alaya bedeldir. Onun kurtarılması bir topluluğu kurtarmak yerine geçer. Normal halde ise ne kadar fazla insan, hak ve hürriyetlerine kavuşturulursa, o kadar büyük hayır işlenmiş olur.
Cihada, köle veya esir âzadına gücü yetmeyenler için de bir san'atkâra yardım etmek veya beceriksiz bir kimsenin işini görmek bir başka hayır yoludur. Hadiste geçen sâni', zâyi' (fakir, garip) olarak kaydedilmektedir. Her iki halde de böylesi kişilere yardımcı olmak elbette bir hayırdır. Ancak hadisin bu ifadesinden, belli bir mesleği ve sanatı olanlara yardımın, sanat sahibi olmayanlara yardım etmekten daha önde geldiği, daha üstün bir iyilik olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Hz. Peygamber'in sanat ve meslek sahibi olmaya teşvik ettiğini gösterir.
Son olarak hadisimiz insanlara ve topluma zarar vermemeyi, hiçbir iyilik yapamayanlar için başlı başına bir iyilik olarak önümüze koymaktadır. İnsan iyilik yapamıyorsa, bâri kötülük yapmamalıdır. Bu da ne-ticede kendisi için bir iyiliktir. Kötülük yapmamayı bile bir iyilik olarak değerlendiren dinimiz, hayır ve iyilik idealine ne kadar önem verdiğini ortaya koymaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki, müslüman toplumu iyi-ler ve iyilikler toplumudur. Ondan da önce zararsızlar toplumudur. Artık hem iyilik yapmayıp hem de kötülük işlemekten geri durmayanlar düşünsünler...




1. "Her ne hayır işlerseniz, Allah onu mutlaka bilir."
Bakara sûresi (2), 215

2. "Ne iyilik ederseniz Allah onu bilir."
Bakara sûresi (2), 197
Bu iki âyet, yapılacak herhangi bir hayır ve iyiliğin asla meçhul kalmayacağını, onların Allah Teâlâ tarafından bilindiğini haber vermektedir. Bu âyetler, iyiliklerin kayıt ve zabt garantisidir. Çünkü insan, yaptığı iyiliğin zayi olmasını istemez. Bu sebeple âyetler büyük bir teşvik unsurudur. Nasıl mı?
3. "Kim zerre kadar hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür."
Zilzâl sûresi (99), 7

4. "İyilik işleyenin faydası kendisinedir."
Câsiye sûresi (45),


İyiliğin zerresinin bile karşılığı görülecektir. Zira her yapılan iyiliği Allah bildiğine göre, artık ortada en küçük bir kayıp ihtimali yoktur. Bu kesinlik içinde bir başka gerçek de, "hayrın faydasının onu işleyene ait olduğudur." O halde kendi kendisine iyilik etmek isteyen, öz nefsinin hayrını isteyen, küçük-büyük demeden iyilik yapmalı, hayır işlemelidir. Zira iyiliğin peşin faydasını başkaları görse de, nihâî faydası, mânevî kazancı onu işleyene aittir. Bu noktada da herhangi bir yanlışlık ve haksızlık söz konusu değildir. Kimsenin hayır ve iyiliğinin sevabı baş-kasına yazılmaz.



"Riyazu's Salihin"

27.03.2009

AYIPLARI ÖRTMEK /1


Âyet -i Kerime
1. "Mü'minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı azab vardır."
Nûr sûresi (24), 19
Hayâ ve edep noksanlığı, iman ve din noksanlığından kaynaklanır. Peygamber Efendimiz "Hayâ imandandır" (Buhârî, Îmân 3) buyurur.

Hayasızlığın toplumda yayılmasını isteyenler, o topluma karşı en büyük saygısızlığı işlemiş olurlar. Bütün hak dinlerin temel hedefi, tevhid inancını yeryüzüne hakim kılmak ve ahlâklı bir yapı kurmak olmuştur

. Resûlullah: "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta, Hüsnü'l-huluk 8) buyurmuşlardır.

Namuslu ve haysiyetli insanlara iftira etmek, onlara ahlâksızlık isnadında bulunmak da bir hayâsızlıktır. Bu âyet, Peygamber Efendimiz'in sevgili ve iffetli eşi, mü'minlerin annesi, Hz. Âişe'ye iftira edenler hakkında nâzil oldu. Böylelerin dünyadaki cezası, iffetli kadınlara iffetsizlik isnadında bulunup iftira ettiklerinden dolayı kendilerine uygulanacak olan hadlerdir. Had cezasına çarptırılanlar mü'min ise, bu kendileri için bir keffârettir. Münafıkların âhiretteki cezası ise ebedî cehennemde kalmaktır.

Hadisler
242. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter."
Müslim, Birr 72. Ayrıca bk. Buhârî, Mezâlim, 3; Ebû Dâvûd, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17
...

Dinimiz, insanların ayıplarını araştırmayı ve kişilerin gizli hallerini ortaya çıkarmak için gayret etmeyi yasaklamıştır. Buna karşılık, bir kimsenin ayıplarını, kusurlarını örtmek ahlâkî bir fazîlet, üstün bir insânî meziyet kabul edilmiştir. Örtülmesi istenilen ve Allah'ın da kıyamet gününde örteceği ayıp, kusur ve hatalar, kul hakkına taalluk etmeyen, zulüm ve haksızlık olmayan, söylenilmesi halinde kimseye fayda temin etmeyecek türden olanlardır. Bu sayılanlar ve benzerleri dışında kalan günahları ve özellikle haramları gizlemek câiz değildir.
Allah Teâlâ, dünyada günahlarını örttüğü kulunun, kıyamet gününde de hata ve kusurlarını örter. Böylece mahşer halkı da onun bu halini bilmezler. Dünyada bir kulun hata ve kusurlarını örten kimse de sevap işlediği için, Allah katında o da mükâfatını görür.

Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hata ve kusurları örtmek fazilettir.
2. Örtülen hata ve kusur, kul hakkına taalluk eden zulüm ve haksızlıklar cinsinden olmamalıdır.
3. Allah, dünyada kusurunu örttüğü kulunun, mahşerde de kusurunu ortaya çıkarmaz.
4. Dünyada kulların kusurunu örtenler, âhirette mükâfatını görürler.


Kaynak: Riyazü's Salihin


11.03.2009

Nimete Şükür # 1


“Bir kimse, fakirliğini basiret sahiplerinden birine şikayet etti ve bundan çok üzüldüğünü belirtti. O basiret sahibi ona dedi ki:- Senin iki gözünün kör olup, on bin dirheminin olması seni sevindirir mi?- Hayır, dedi.- Dilsiz olup da on bin dirhemin olsa!- Hayır.- Ellerin, ayakların kesik olduğu halde, yirmi bin dirhemin olsun- Hayır.- Deli olup da, on bin dirheme sahip olsan?- Hayır.- O halde utanmaz mısın, Mevlâ’nın senin yanında elli bin dirhem değerinde nimetleri var, hâlâ şikayet ediyorsun.”

* * *
".. İmam-ı Gazzali (rh.)şükrü, halktan birisine padişahın at hediye etmesi örneğiyle şöyle anlatır; “Böyle şanslı bir kişinin üç sebeple sevinmesi muhtemeldir:1. Ata sahip olduğu için2. Padişah kendisini hatırladığı için3. Bu at ile sultana hizmet etmek içinŞükür Allah’ın verdiği nimeti, yine Allah’ın gösterdiği yolda ve O’na yakınlaşmaya vesile olarak kullanmak olduğundan, en doğrusu üçüncü şıktır.
Hz. Aişe’nin nakline göre Rasulullah (s.a.v.)geceleri çokca ibadet ediyordu.. Hz. Aişe “ Ya Rasûlullah, Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı halde, böyle mi yapıyorsun ? ( bu zahmete katlanıyorsun) deyince, Hz. Peygamber “ Ya Aişe Şükreden bir kul olmayayım mı ?[3] buyurmuştur. Bütün bunlardan da öğrenmekteyiz ki, bizler de hem dilimizle hem ibadetlerimize göstereceğimiz itina ile hem de tüm yaşamımızda onu bize bahşeden Rabbimizi anarak şükrümüzü ifa etmeliyiz.: “Ey Allah’ım! Sınırsız kudret ve izzetinle ne yücesin, seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Eksiksiz bütün övgüler, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. [4]”

kaynak:Doç.Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatle
[3] Buhari , Teheccüt , 6 ; Müslim , Münâfikûn , 81,
[4] Yunus : 10 / 10.

5.03.2009

Mal ve Dünya Hırsı...


Medineli müslümanlardan Sa’lebe b. Hâtıb’ın hazin, o ölçüde de dehşet verici hikayesi;“Benim için faydalı olan budur” deyip küstahlığa varan bir inatla dünyalık talep etmenin insanı nasıl bir felakete sürükleyebileceğinin ibretlik örneği...

Hz. Peygamber s.a.v.’e gelip gidip ısrarla:
- Ya Rasulullah, bana mal vermesi için Allah’a dua et, zengin olayım, diyor Sa’lebe. Efendimiz s.a.v. onu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışıyor önce:
- Ey Sa’lebe, şükrünü yerine getirdiğin az, şükrünü ifa edemeyeceğin çoktan hayırlıdır, diye nasihatta bulunuyor.
Sa’lebe düşünüp akledenlerden değil; mal mülk sahibi olmayı kafasına koymuş bir kere, gözünün başka bir şey gördüğü yok.
- Bana dua et zengin olayım, diyor da başka bir şey demiyor. Alemlerin Efendisi:
- Ben sana güzel bir örnek değil miyim? buyuruyor.

Dileseydi dünyanın bütün servetine sahip olabilecek bir peygamberin zühd ve fakrındaki hayrı görsün istiyor ama nafile. Yeminler ediyor Sa’lebe, mal sahibi olursa Allah için cömertçe dağıtacağı vaatlerinde bulunuyor. Bakıyor ki ikna olacak gibi değil, Rasulullah s.a.v. mübarek ellerini açıyor:
- Ey Allahım Sa’lebe’ye mal ver, diyor.
Sa’lebe önce bir koyun sahibi oluyor. Bir koyun iki, üç, beş.. derken bir sürü oluyor. Sürüler çoğalıyor, Medine’ye sığmaz hale geliyor artık. Sa’lebe, sayısını bilemediği mallarıyla Medine dışında geniş bir vadiye konuyor.

Efendimiz s.a.v.’in dünyaya sarılan, dünya malına düşkün olanların yakasını kurtaramayacağını daha önceden haber verdiği sıkıntı ve belalar bir bir tahakkuk ediyor Sa’lebe’de. İhtiyaçları ve tasası artıyor, meşguliyeti çoğalıyor. Önce cemaati, sonra vakit namazlarını terk ediyor. Bir müddet sonra Cuma namazlarına da gelmez oluyor. Nihayet zekât ayeti inince, zekât tahsildarları Sa’lebe’nin de yanına varıyorlar. Sa’lebe’nin kalbi hırs ve tamahla dolmuştur. Kızıyor, söyleniyor, itiraz ediyor önce.
- Bu da ne böyle, müslümandan cizye istemek gibi, diyor; hele şimdi gidin sonra gelin, ben bir düşüneyim, gibi sözlerle oyalıyor zekât memurlarını.
Tahsildarlar eli boş Hz. Peygamber s.a.v.’in huzuruna geldiklerinde, daha onlar hiçbir şey söylemeden, Efendimiz s.a.v.’in dudaklarından hepimizi titretmesi gereken şu sözler dökülüyor:
- Vah Sa’lebe’ye!
...

Tevbe Suresi’nin ([Tevbe suresi 75, 76.cı ayetlerinde mealen] "Onlardan kimi de Allaha şöyle kesin söz vermişti. Eğer bize lütf ve kereminden ihsan ederse, muhakkak zekatını vereceğiz, gerçekden salihlerden olacağız. Ne zaman ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten yan çizip duruyorlardı)" ayetlerinin nüzulü üzerine,Sa'lebenin kabilesi bunu işitince, Sa'lebeye haber verip, helak oldun. Allahü teâlâ senin hakkında ayet-i kerime gönderdi, dediler. Sa'lebe, Resulullahın efendimizin huzuruna gelip, işte malımın zekatı kabul eyle, dedi. Resulullah, "Allahü teâlâ senin zekatını kabul etmekten beni men' etti" buyurdu. Resulullah "Sen kendi kendine ettin! Sana söyledim, sözümü dinlemedin!" buyurdu ve onun zekatını almadı. Resulullah efendimiz vefat ettikten sonra Sa'lebe zekatını hazret-i Ebu Bekire getirdi. Ya Emir-el mü'minin! Zekatımı kabul eyle, dedi.Hazret-i Ebu Bekir, ben Resulullahın kabul etmediğini nasıl kabul edebilirim, buyurdu. Daha sonra hazret-i Ömere de getirdi. Fakat o da kabul etmedi. Sa'lebe, hazret-i Osmanın halifeliği sırasında vefat etti....


Kaynaklar: Siyer-i Nebi-Semerkand D.95.Sayı-

23.02.2009

Kalbin Nuru: Namaz*2



Ebu Ümame (ra)anlatıyor:

Resulullah (sav)ile mescitte idik, o esnada bir adam geldi ve
'Ey Allah'ın Resulü,ben bir suç işledim,bana cezasını ver''dedi
Reulullah adama cevap vermedi
Adam talebini tekrar etti
Resulullah(s.av) yine sükut buyurdu.Derken namaz vakti geldi ve namaz kılındı.
Resulullah (sav)namazdan cıkınca adam yine peşine düştü,
ben adamı takip ettim; ona ne cevap vereceğini işitmek istiyordum.
Efendimiz adama:''Evinden çıkınca abdest almış,abdestinide güzel yapmışmıydın?''diye sordu

O:''Evet ey Allah'ın Resulü!''dedi.
Efendimiz:''sonrada bizimle namaz kıldın mı ?buyurdu.
Adam:''Evet,ey Allahın Resulü!!deyince,
Efendimiz:''öyleyse ALLAHU TEALA günahını affetti''buyurdu..
* * *

Not: Namazın günahları affedeceğine dair müjdelerden biri bu Hadis-iŞerif fakat, Günah işleyelim namazla affolunur demek değildir bu. Bu inceliğe dikkat etmek gerekir.

17.02.2009

Ahlak-ı Resul (s.a.v)


Rasulullah Efendimiz(s.a.v): " Allah bana mütevazı olmanızı, birbirinize karşı gururlanıp, baskı yapmamanızı emretti ' buyurmuştur... (Mişkat)
Vefatından sonra eşi ve müminlerin annesi Hz. Aişe'ye sorarlar: " Allah'ın Elçisinin evdeki hali nasıldı? Hz. Ayşe cevaplar: -0 kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşlarının işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendisi taşır, birisi " Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım " dediğinde, " Mümin taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın " derdi.(Kadı iyaz,Ş.Şerif 132)

Hz. Muhammed'in (s.a.v) vefatından sonraki yıllardır. Bir akrabası Hz. Aişe'yi ziyaret eder. Hz. Aişe onun için bir sofra kurdurtur ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akrabası sebebini sorar. Hz. Ayşe: -Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der.Akraba daha da meraklanıp, sorar:
-Niçin?
-Çünkü Allah'ın Elçisi bütün Ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor... Hz. Resulullah (s.a.v) bütün ömrü boyunca kızartılmış bir koyunu hiç görmemiştir...

Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...