......... ............... .........
Yolda giderken insanların neşe ve sevinç
içinde olduklarını görünce; "Nice neşeli ve sevinçli kimseler vardır ki,
onlara nasib olacak kefenlikler dokunup satışa çıkarılmıştır bile."
buyurdu.
Kendisine; "Belâ ve musîbete uğramış kimseler hakkında
ne yapmamız uygundur?" denildi. O zaman; "Onların acılarını paylaşarak
ağlayınız. Sizin de onlar gibi, belki de daha şiddetli bir şekilde,
günahlarınızın karşılığı olarak belâ ve cezâya çarpılmanız muhtemeldir."
buyurdu. Fudayl hazretleri çoğu zaman yanında bulunan yemek ve paradan
hapishânedekilere gönderir ve onlar için; "Bunlar muhtaç ve çâresiz
kimselerdir." der, merhâmet ederdi.
Fudayl hazretleri bir zaman
hastalanmıştı. Arkadaşları ziyâretine geldiler ve ona; "Bir arzunuz var
mı?" diye sordular. O; "Evet! Çok sevdiğim din kardeşim Yûsuf binEsbât'ı
ölmezden önce bir defâ daha görmek istiyorum." buyurdu. Din kardeşini
unutmamak lâzım geldiğini yanındakilere göstermek istedi.
Kendisine
mümin ve münâfığın hâli soruldu. O; "Mümin, tatlı tatlı meyvesini
versin diye hurma diker, fakat onun diktiği hurmada diken bitmesinden de
korkusu vardır. Münâfık ise, hurma yerine dikenli bir ot diker ve
bundan tâze hurma bitmesini bekler." buyurdu.
Fudayl bin İyâd
hazretlerinin kalbi yufka, gözleri yaşlıydı. "Ağlamak, gözün ağlaması
değil, kalbin ağlamasıdır. Adam var ki gözleri ağlar, fakat kalbi
hastadır. Çünkü münâfıkların ağlaması, kalpten ve içten değil, sâdece
baştaki gözden gelir." buyurdu.
Bir arefe günü Arafat'ta vakfe
yaptı. Öğleden akşama kadar ağladı. Hem de günâhları düşünüp; "Şu günde
bağışlanmış olsa bile vah yaptığım çirkin işlere, vah günâhlarıma."
deyip dururdu.
Kendisinden kötü âlimlerden soruldu. Buyurdu ki:
"Ümmetlerin herbiri, Rahmânın yolu üzerine oturmuş kötü âlimler yüzünden
helâk olurlar. Onlar habis amelleri ile Allahü teâlânın yolunu kesmiş,
insanlara engel olmuş olurlar."
Ona; "Şeytan insanı ne ile tuzağa
düşürür?" dediler. O; "İblis, üç şeyden biri ile âdemoğlunu tuzağına
düşürür. Birincisi kendini beğenmesi, ikincisi amelini gözünde
büyütmesi, üçüncüsü günahlarını unutmasıdır."
İbâdetlerin,
farzlarına, vâciplerine ve sünnetlerine uygun olarak yerine
getirilmesini söylerdi. Bu hususta; "Kulun amelini güzelce edâ etmesi
kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur. Zîrâ Allahü teâlâ meâlen; "Hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için..." (Mülk
sûresi: 2) buyurdu. Kul, kırk yaşına bastığı zaman bütün isyân ve
günahlardan tövbe etmezse, şeytan onun alnını sığar durur ve; "Felah ve
kurtuluştan uzak kalan bir yüze feda olayım." der." buyurdu.
İnsanları
haram ve şüphelilerden sakındırırdı. Bu hususta; "Sakın şüpheli bir
şeyle Mekke yoluna koyulayım demeyiniz. Biliniz ki haram ve şüpheli
şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sâhibine iâde etmek,
içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz nâfile hacdan
Allah yanında daha kıymetlidir." buyurdu.
Bir gün sevdiklerine şu
hikmetli sözleri söyledi: "Azarlaması çok olanın arkadaşı az olur. Kim
fâcir, zâlim kimseye yardım ederse, onu günahlara karşı kamçılamış olur.
Kim alçak kişiden meded umarsa, kendisine ihânet etmiş olur. Kim
ilmiyle âmil olmayandan ilim öğrenmek isterse, câhilliğini arttırmış
olur. Kim ahmak adama ilim öğretmeye çalışırsa, şüphesiz ömrünü faydasız
bir şeyle geçirmiş olur. Kim nanköre iyilik ederse, nîmeti zâyi etmiş
olur." buyurdu.
Bir zaman mücâhidler savaşa gitmek istediklerinde
ona uğrayıp duâ istediler. O; "Ey Allah yolunda cihâda çıkanlar!
Günahlarınızdan tövbe ediniz.Çünkü bu elinizdeki kılıçlardan daha çok
size siper olur." buyurdu.
Sırr-ı Ala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sırr-ı Ala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1.12.2012
18.01.2012
Ebed-i Saadet İçin Dört Çare...
Hakikat yolcusuna gereken dört şey vardır;
bunlar:
1- Sahih itikad. Bu, içinde bidat (yanlış, bozuk inanç) bulunmayan bir itikaddır.
2- Nasuh tövbesi. Bu, peşinden bir günah zilletine düşülmeyen samimi tövbedir.
3- Hak sahiplerini razı etmek. Öyle ki, sende kimsenin bir alacağı kalmamalı; sende alacağı ve hesabı olan herkesle helâlleşmelisin.
4- Allahu Teâlâ'nın emirlerini yerine getirebilecek kadar din bilgisi. Sonra da seni kurtaracak kadar âhiret ilmi.
Anlatıldığına göre Şiblî dört yüz hocaya hizmet etti ve onlardan ders aldı. O şöyle demiştir: "Hocalarımdan dört bin hadis okudum. Sonra onlardan bir tanesini seçtim ve onunla amel ettim; diğerlerine hacetim kalmadı. Çünkü ben, kurtuluşumu bu hadiste buldum. Öncekilerin ve sonrakilerin ilminin bu hadisin içinde saklı olduğunu gördüğüm için onunla yetindim. O hadis Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ashabından nakledilen şu hadistir:
"Dünyan için orada duracağın kadar çalış! Âhiretin için orada kalacağın kadar çalış! Allah için O'na ihtiyacın olduğu kadar çalış! Cehennem için ona sabredebileceğin kadar çalış!"
EY OĞUL!
Bu hadisi iyi bildiğin ve onunla amel ettiğin zaman çok ilme ihtiyaç kalmaz.
---------------------------------------------------------------------------------------:
Benzer rivayetler için bkz: Beyhakî, Şuabu'l-imân, nr. 3886; Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî, Levâmiu'l-Ukûl adlı eserinde Deylemî'nin bu rivayetin benzerini ibnü'l-Âs'tan ve İbn Ömer'den rivayet ettiğini kaydeder, bkz: a.g.e., s. 488. Ayrıca bkz: Ebû Nuaym, Hılyetü'l-Evliyâ, 7/9206.
bunlar:
1- Sahih itikad. Bu, içinde bidat (yanlış, bozuk inanç) bulunmayan bir itikaddır.
2- Nasuh tövbesi. Bu, peşinden bir günah zilletine düşülmeyen samimi tövbedir.
3- Hak sahiplerini razı etmek. Öyle ki, sende kimsenin bir alacağı kalmamalı; sende alacağı ve hesabı olan herkesle helâlleşmelisin.
4- Allahu Teâlâ'nın emirlerini yerine getirebilecek kadar din bilgisi. Sonra da seni kurtaracak kadar âhiret ilmi.
Anlatıldığına göre Şiblî dört yüz hocaya hizmet etti ve onlardan ders aldı. O şöyle demiştir: "Hocalarımdan dört bin hadis okudum. Sonra onlardan bir tanesini seçtim ve onunla amel ettim; diğerlerine hacetim kalmadı. Çünkü ben, kurtuluşumu bu hadiste buldum. Öncekilerin ve sonrakilerin ilminin bu hadisin içinde saklı olduğunu gördüğüm için onunla yetindim. O hadis Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ashabından nakledilen şu hadistir:
"Dünyan için orada duracağın kadar çalış! Âhiretin için orada kalacağın kadar çalış! Allah için O'na ihtiyacın olduğu kadar çalış! Cehennem için ona sabredebileceğin kadar çalış!"
EY OĞUL!
Bu hadisi iyi bildiğin ve onunla amel ettiğin zaman çok ilme ihtiyaç kalmaz.
---------------------------------------------------------------------------------------:
Benzer rivayetler için bkz: Beyhakî, Şuabu'l-imân, nr. 3886; Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî, Levâmiu'l-Ukûl adlı eserinde Deylemî'nin bu rivayetin benzerini ibnü'l-Âs'tan ve İbn Ömer'den rivayet ettiğini kaydeder, bkz: a.g.e., s. 488. Ayrıca bkz: Ebû Nuaym, Hılyetü'l-Evliyâ, 7/9206.
11.06.2010
En Büyük Hastalığımız: Gıybet

"İnsan öldürmek dinde haram olduğu gibi, bir adamın arkasından gıybetini yapmak da haramdır.”
Bir kimsenin arkasından, söylenenleri işittiği takdirde güceneceği bir ayıp ve kusurunu başkalarına lisanen anmak veya göz veya el ile işaret ederek veya herhangi bir surette anlatmak veya ayıplamak gıybettir.
Gıybet ve çekiştirme bir afet-i lisaniyedir ki, insanlar arasında lâzım olan sevgi, saygı, bağlılık ve yardımlaşma gibi bir takım yüksek meziyetlerin aradan kalkıp, bunların yerine buğz, adavet, nifak, zulüm, hıyanet ve düşmana karşı ittifaksızlık ve bunlara terettüp eden fena neticeleri ortaya çıkarır ki, bu da esaret ve zillete düşmeyi mucip olur.
* * *
Ebu Said-i Hudrî’ye (r.a.) Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuşlar ki:
“Semaya isra olunduğum gece, yani Miraç gecesi bir kavme uğradım. Yanlarında et kesilir, sonra eti yutarlar. Sonra onlara denilir: ‘Yeyiniz kardeşinizin etinden, yediğinizi yiyiniz.’
“Dedim: ‘Ya Cebrail bunlar kimlerdir?’ Dedi: ‘Bunlar ümmetinden, lemmazlar yani gıybetçilerdir.”
* * *
Bir kimsenin şahsı veya eşyasından bir şey hakkında mevcut bir kusuru o kimsenin gıyabında ayıp ve kusur sayarak, başkalarına sayıp dökmek gıybet olur.
Fakih Ebu’l-Leys (r.h.) Tenbihu’l-Gafilin adlı kitabında demiş ki:
“Bir kimse birisi hakkında, ‘Fulanın elbisesi uzundur veyahut kısadır’ dese, libas sahibi o sözden gücenecekse o söz gıybet olur.
* * *
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin huzur-u saadetlerine kısa boylu bir kadın gelmiş.
Meramını giderdikten sonra yanlarından ayrıldığında, Hazret-i Aişe (r.anha) kadın hakkında, “Ne acep kısa kadınmış” demiş.
Hazret-i Peygamber (a.s.m.), “Gıybet ettin” buyurmuşlar.
Hazret-i Aişe validemiz, “Ya Resulallah, ancak onda olanı söyledim” demiş.
Resul-ü Ekrem (a.s.m.) buyurmuşlar ki: “Onda olan çirkini andın.”
* * *
İbrahim bin Ethem Hazretleri buyurur ki:
“Yalancı dünyanı dostlarına vermekten buhledersin, âhiretini de sevmediğin düşmanına bahşiş çekmede cömertlik edersin. Ancak ne buhlünde özür sahibisin, ne de bu cömertlikte makbulsün.”
Yani dostlarına dünya işlerinde yardım etmekten cimrilik edersin, sevmediğin kimselere ise arkalarından gıybet etmekle uhrevî amellerinin sevaplarını o gıybet ettiğin kimselere verirsin.
* * *
Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir kimse, “Seni filan adam gıybet etti” demiş.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, gıybet eden kimseye bir tabak dolusu hurma hediye göndermiş, onu böylece ikram etmiş ve demiş ki:
“Sen bana hasenatından, sevaplarından ikram etmişsin. Bu ikramına karşı ben layıkı vechiyle mukabelede bulunamayacağım, mazur görünüz.”
Bir kimse başka birini gıybet ederse, gıybet olunan kimseye gıybet eden kimsenin sevapları Cenab-ı Hak tarafından verilir.
* * *
Ashab-ı Kiramdan Ebu Ümame demiş:
“Kıyamet gününde herkesin amel defteri eline verilirken bir kısım kimseler görür ki, defterinde işlemediği amellerin sevapları var. Der ki: ‘Ya Rab bunlar nereden gelmiş?’ Buyurulur ki: ‘Bunlar senin haberin yokken insanların seni gıybet etmeleri sebebiyle verilmiştir.”
* * *
Suddi Radıyallahu Anh buyurdu ki:
Bir seferde bir kısım zâtlarla birlikte Selman-ı Farisî de vardı. O cemaatte Hazret-i Ömer de mevcuttu. Cemaat bir yerde konakladı. Yemeklerini hazırladılar. Cemaatten bazıları:
“Yemek hazır, Selman çadırlara girmek istemiyor” dediler.
Sonra Selman’a, “Hazret-i Peygamber Efendimize (a.s.m.) git, bizim için biraz yemek iste” dediler.
Selman, Hazret-i Peygambere gitti. Cemaatin bu arzusunu söyleyince, Hazret-i Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Onlara haber ver, onlar katıklandılar.”
Selman-ı Farisî gelerek Hazret-i Peygamber Efendimizin bu sözünü tebliğ etti. Cemaat Selman-ı Farisî’ye dedi ki:
“Biz henüz bir şey yemedik.”
Selman-ı Farisî, “Peygamber Efendimiz size yalan söylemedi” dedi.
Cemaat bunun üzerine huzur-u saadete geldiler. Hazret-i Resul onlara ferman etti ki:
“Kardeşiniz uyurken söylediğiniz şeyler size katık oldu.”
Sonra da Sûre-i Hucurat’ın 12. âyet-i celilesini cemaata okudular. Meal-i âlisi şudur ki:
“Ey mü’minler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın; birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.”
Bir kimsenin arkasından, söylenenleri işittiği takdirde güceneceği bir ayıp ve kusurunu başkalarına lisanen anmak veya göz veya el ile işaret ederek veya herhangi bir surette anlatmak veya ayıplamak gıybettir.
Gıybet ve çekiştirme bir afet-i lisaniyedir ki, insanlar arasında lâzım olan sevgi, saygı, bağlılık ve yardımlaşma gibi bir takım yüksek meziyetlerin aradan kalkıp, bunların yerine buğz, adavet, nifak, zulüm, hıyanet ve düşmana karşı ittifaksızlık ve bunlara terettüp eden fena neticeleri ortaya çıkarır ki, bu da esaret ve zillete düşmeyi mucip olur.
* * *
Ebu Said-i Hudrî’ye (r.a.) Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuşlar ki:
“Semaya isra olunduğum gece, yani Miraç gecesi bir kavme uğradım. Yanlarında et kesilir, sonra eti yutarlar. Sonra onlara denilir: ‘Yeyiniz kardeşinizin etinden, yediğinizi yiyiniz.’
“Dedim: ‘Ya Cebrail bunlar kimlerdir?’ Dedi: ‘Bunlar ümmetinden, lemmazlar yani gıybetçilerdir.”
* * *
Bir kimsenin şahsı veya eşyasından bir şey hakkında mevcut bir kusuru o kimsenin gıyabında ayıp ve kusur sayarak, başkalarına sayıp dökmek gıybet olur.
Fakih Ebu’l-Leys (r.h.) Tenbihu’l-Gafilin adlı kitabında demiş ki:
“Bir kimse birisi hakkında, ‘Fulanın elbisesi uzundur veyahut kısadır’ dese, libas sahibi o sözden gücenecekse o söz gıybet olur.
* * *
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin huzur-u saadetlerine kısa boylu bir kadın gelmiş.
Meramını giderdikten sonra yanlarından ayrıldığında, Hazret-i Aişe (r.anha) kadın hakkında, “Ne acep kısa kadınmış” demiş.
Hazret-i Peygamber (a.s.m.), “Gıybet ettin” buyurmuşlar.
Hazret-i Aişe validemiz, “Ya Resulallah, ancak onda olanı söyledim” demiş.
Resul-ü Ekrem (a.s.m.) buyurmuşlar ki: “Onda olan çirkini andın.”
* * *
İbrahim bin Ethem Hazretleri buyurur ki:“Yalancı dünyanı dostlarına vermekten buhledersin, âhiretini de sevmediğin düşmanına bahşiş çekmede cömertlik edersin. Ancak ne buhlünde özür sahibisin, ne de bu cömertlikte makbulsün.”
Yani dostlarına dünya işlerinde yardım etmekten cimrilik edersin, sevmediğin kimselere ise arkalarından gıybet etmekle uhrevî amellerinin sevaplarını o gıybet ettiğin kimselere verirsin.
* * *
Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir kimse, “Seni filan adam gıybet etti” demiş.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, gıybet eden kimseye bir tabak dolusu hurma hediye göndermiş, onu böylece ikram etmiş ve demiş ki:
“Sen bana hasenatından, sevaplarından ikram etmişsin. Bu ikramına karşı ben layıkı vechiyle mukabelede bulunamayacağım, mazur görünüz.”
Bir kimse başka birini gıybet ederse, gıybet olunan kimseye gıybet eden kimsenin sevapları Cenab-ı Hak tarafından verilir.
* * *
Ashab-ı Kiramdan Ebu Ümame demiş:
“Kıyamet gününde herkesin amel defteri eline verilirken bir kısım kimseler görür ki, defterinde işlemediği amellerin sevapları var. Der ki: ‘Ya Rab bunlar nereden gelmiş?’ Buyurulur ki: ‘Bunlar senin haberin yokken insanların seni gıybet etmeleri sebebiyle verilmiştir.”
* * *
Suddi Radıyallahu Anh buyurdu ki:
Bir seferde bir kısım zâtlarla birlikte Selman-ı Farisî de vardı. O cemaatte Hazret-i Ömer de mevcuttu. Cemaat bir yerde konakladı. Yemeklerini hazırladılar. Cemaatten bazıları:
“Yemek hazır, Selman çadırlara girmek istemiyor” dediler.
Sonra Selman’a, “Hazret-i Peygamber Efendimize (a.s.m.) git, bizim için biraz yemek iste” dediler.
Selman, Hazret-i Peygambere gitti. Cemaatin bu arzusunu söyleyince, Hazret-i Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Onlara haber ver, onlar katıklandılar.”
Selman-ı Farisî gelerek Hazret-i Peygamber Efendimizin bu sözünü tebliğ etti. Cemaat Selman-ı Farisî’ye dedi ki:
“Biz henüz bir şey yemedik.”
Selman-ı Farisî, “Peygamber Efendimiz size yalan söylemedi” dedi.
Cemaat bunun üzerine huzur-u saadete geldiler. Hazret-i Resul onlara ferman etti ki:
“Kardeşiniz uyurken söylediğiniz şeyler size katık oldu.”
Sonra da Sûre-i Hucurat’ın 12. âyet-i celilesini cemaata okudular. Meal-i âlisi şudur ki:
“Ey mü’minler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın; birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.”
Yazar: Zübeyir Gündüzalp
12.10.2009
Mezheplerle Alakalı Bir Kısım Sorular

35 - Soru: Biz Hanefîlerin itikatta İmamı Ebu Mansur Muhammed Maturidi'dir. Diğer üç mezhebin imamları aynı mıdır?Cevap: Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebi mensuplarının itikadi meselelerde İmamı, Ebu'l-Hasen el-Eşari'dir.
36 - Soru: Mezhepler arasındaki farkların giderilmesi ve bunların birleşmesi kabil midir? Bir mezhepte olan kimse diğer mezhepteki bir şahsa ne zaman imamlık yapabilir? Birbirinin mezhebine girebilir mi?
Cevap: Mezheplerin arasındaki fark, esasta değil, fer'i hükümlerdedir. Namaz, her mezhepte farzdır. Fakat namazın farz ve vaciblerinin sayısında mezhepler arasında fark bulunabilir. Hanefi, Maliki, Hanbeli ve Şafii gibi mezhebin salikleri, diğer bir mezhepteki imama uyabilirler. Yeter ki imam olan şahıs kendisine uyacak diğer mezhepteki şahsın mezhebindeki abdesti bozan şeylerden sakınmış olsun. Bunların birleşmesi (telfiki) doğru ve caiz değildir. Tamamen taklit etmek şartıyla bir Şafii, Hanefi mezhebine girebilir. Bir Hanefi de Şafii mezhebini taklit edebilir. Fakat canının istediği zaman Hanefi, işine geldiği zaman Maliki veya Hanbeli mezhebini taklit etmek suretiyle daldan dala konan kuş misali hareket edemez.
37 - Soru: Mezhebler ne için ve nasıl ve ne zaman çıkmıştır?
Cevap: Ashab-ı Kiram devrinden sonra, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden hüküm çıkarma kudretine sahip müctehidler azalmıştı. Bunun üzerine Müslümanlar, içtihat kudretinde bulunan fakihlere tabi olma yolunu tuttular. Onların derslerinde bahsettikleri mevzular, sorulara verdikleri cevaplar ve fetvalar halkın takip ettiği bir yol ve fıkhi bir mezhep olarak doğmuş oldu.
38 - Soru: Suudi Arabistan ve diğer Arab memleketlerinde İslamiyeti ehl-i sünnet mezhebi üzere yaşayanlar var mıdır?
Cevap: Suudi Arabistan devleti, Vehhabilik mezhebinin yayılmasını hedef almış bulunmaktadır. Fakat halkın arasında ve bilhassa orada yerleşmiş Türklerde ehl-i sünnet mezhebiyle amel etmek yaygındır.
39 - Soru: Bir kimse, canı istediği zaman Hanefi mezhebine, dilediği zaman diğer mezheblerin hükümlerine göre hareket edebilir mi?
Cevap: Edemez. Taklitte bir imam tercih etmesi gerekir.
40 - Soru: Ehl-i sünnetin dört fıkhi mezhebinin dışında, yine ehl-i sünnete bağlı olduğu halde, tabileri kalmadığından yaşayamamış ve bu sebeple günümüze kadar gelememiş fıkhi mezhebler var mıdır? Varsa adları nelerdir?
Cevap: İkinci ve üçüncü asırda, en fazla şöhret yapmış müctehidler; İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hanbel'dirler. Tabiin ve tebei tabiinden müctehidlik derecesinde bulunup da mezhepleri devam etmemiş bulunan zatlar şunlardır: İbrahim Nehai, İbni Ebi Leyla, İbni Şübrüme, Süfyan-ı Sevri, Hasan ibni Salih, Abdurrahman Evzai, Amr b.Haris, Leys bin Sa'd, Abdullah ibni Ebi Cafer, İshak bin Raheveyh, Ebu Ubeyd Kaasım bin Selam, Ebu Sevr-i Bağdadi, İbni Huzeyme, İbni Nasr-ı Mervezi, İbni Münzeri Nisaburi, Davud-ı Zahiri, İbni Cerir-i Taberi.
41 - Soru: Mezheplerin hak ve batıl olduklarını nereden anlayıp da hak-batıl olduğuna hükmediyoruz? Bazı mezhepler var ki aynı yıl içinde kurulmuşlardır. Mesela Zeydi, Caferi ve Hanefi mezhepleri gibi. Ayrıca Caferi mezhebinin kurucusu diye bilinen Cafer-i Sadık (k.s.) silsile-i sadatdan değil mi?
Cevap: Mezheplerin hak oluşu, umumi hükümler bakımından, İslam dininin inanç, ibadet ve muamelat ile alakalı hükümlerine her bakımdan uygun düşmesi ile anlaşılır. Batıl mezhep de bu esaslara ters düşen yolun adıdır. Mezhep kurucularının aynı tarihte yaşamaları, aynı şehir ve hatta aynı medresede yetişmiş olmalarıyla, kurdukları mezheplerin hak veya batıl olarak vasıflandırılmasında aynı sıraya konulamaz. O zatın İslam'a mutlak bağlı olması, fasit te'villere, kusurlu tefsirlere ve mantıksız tezvirlere kaçmaması ile mezhebinin hak olduğu anlaşılır. Vasıl bin Ata, Hasan Basri Hazretleri'nin rahle-i tedrisinde yetişmiş ve fakat sonunda ondan yüz çevirmiş ve Mütezile'nin önderi olmuştur.
42 - Soru: Ehl-i sünnet dışında kalan fırka-i dalaletten hangisi küfre nisbet olunur?
Cevap: Bu hususta size, Milel ve Nihal Tercümesi'ni tetkik etmenizi tavsiye ederim.
43 - Soru: Ehl-i sünnet ve'l-cemaattan olan mezheplerin hak olduğunu biliyoruz ve inanıyoruz. Fakat, bize "Hak olduğunu ne ile isbat edersiniz, deliliniz nedir?" diye soruldu. Bu hususta bizi aydınlatır mısınız?
Cevap: Allah'ın (cc) kitabı ve Resulü'nün (sav) sünneti, amellerin hükme bağlanmasında en sağlam ölçü ve şaşmaz bir kıstastır. Bu esaslara uyan bir şey, meşru ve hakka uygun kabul edilir. Ehl-i sünnet mezhebinin hak olduğunu, Allah'ın(cc) Kitabındaki hükümlere, Resulü'nün(sav) sünnetine ve Ashab-ı Kiramın yürüdüğü yola uygun olması ile isbat ederiz.
44 - Soru: Şafii mezhebine mensup bulunan bir kişi, vefat ettiği zaman devri nasıl yapılacak?
Cevap: Aynı Hanefi mezhebinde olduğu gibi yapılacaktır.
45 - Soru: İslamiyet bir olduğuna göre mezhep ne için dört olmuştur?
Cevap: El bir tane olduğu halde, parmakların beş tane oluşu nasıl bizim iş görmemizi kolaylaştırmakta ise, mezheplerin durumu da aynen öyledir. Hepsi İslam esaslarına bağlı olup, halkın kolaylığı içindir.
46 - Soru: Vehhabilik nedir, hangi ülkede mevcuttur?
Cevap: "Selefi'lik iddiası içinde kamufle edilmiş, sarılıp sarmalanmış bir "Mücessime" sempatizanlığıdır. Suudi Arabistan'dan kaynaklanmaktadır. Orada tahsil görmüş bazı kimseler tarafından veya bu işin çığırtkanları vasıtası ile İslam aleminin birçok beldesine sıçramıştır.
47 - Soru: Bizim mezhep (Hanefi) de altın diş yasak mı?
Cevap: Dişinde çürük falan yok iken keyf ve süs için yaptırılırsa hem gusle mani, hem de altınla zinetlenmek erkeğe haramdır. Fakat dişlerindeki çürük sebebiyle yaptırılacak ise, bu zaruret halidir. Zaruret halinde ve zaruret miktarını geçmemek şartı ile diş doldurtmak veya altın kaplatmak İmam Muhammed'e göre caizdir.
48 - Soru: Ramazan ve Kurban Bayramı namazları biz Hanefîlerce vacib bulunmaktadır. Diğer üç mezhepte bu namazların hükmü nedir?
Cevap: Maliki ve Şafii mezheplerinde, bu namazlarla ilgili iki hüküm vardır. Birinci hüküm, bu namazlar sünnet, diğer bir kavle göre farzdır. Hanbeli mezhebinde ise farz-ı kifayedir.
49 - Soru: Sehiv secdesi, biz Hanefilere göre vacibtir. Şafii mezhebine göre bu secdenin hükmü nedir? Zira bulunduğumuz yerlerde Şafii bir imama uyduğumuz oluyor. Durumu bilmemizde fayda vardır?
Cevap: Sehiv secdesi, gerek Şafii gerekse Maliki mezheplerinde "sünnet" bulunmaktadır. Ancak şu var ki, imam sehiv secdesi yapacak olursa, bu mezhepteki kimsenin imama uyarak secdeyi yapması vacib olur.
50- Abdürrahim Fetvalarından: "Hanefi olan Zeyd, Şafii mezhebine geçtiğinde tazir olunur" (H.Ec. 2/164)Açıklama: Hanefi mezhebi, Şafii mezhebinden daha kolay hükümleri içine almış bulunmaktadır. Bu itibarla, tercih ettiği Şafii mezhebinin hükümlerini yerine getirmekte kusur etmesi ihtimaline binaen şer'i hakim tarafından uyarılır ve gerekirse tazir edilir. Buradaki tazir, tazip ve tecziye mânâsında anlaşılmamalı, sadece bir uyarma olarak kabul edilmelidir.
Kaynak:"Mehmed Emre Fetvaları"
17.09.2009
Gizli Şirkin Farkında mıyız?

Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle Lâilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun.
Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman,içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına,kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır.
Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı,bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen,içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, iştebu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler.
Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman,bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun.
İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise,yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin,Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur.Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl
Lâ ilâheillallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin?Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça,bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz. Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerinde özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar;ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.
Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma)iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefsleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar,kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar.
Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar.Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok.Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey,senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey,senin ilâhındır, mabudundur.
Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır.
Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul eltiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz. Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır.Evi temizle.Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz.
Kiminizin putu dünya. Kiminizin ki ahiret. Kiminizin ki insanlar. Kiminizinki zevkler,nefsani arzular. Kiminizin ki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama. Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur. Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Parayatapıyorsun... **
-------------------------------------------------------:
** Fethü´r Rabbani Gavs´ül Azam Abdülkadir Geylani
7.09.2009
Malın Şükrü Zekat ve İbretlik Hadise

İşte Salebe bir gün Allah Resulünün (a.s.m.) huzuruna geldi ve kendisindenmal için dua istedi.
Peygamberimiz (S.A.V.) ona :“Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu.Salabe bu sefer dedi ki, “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim., şöyle şöyle yapacağım.”
Peygamberimiz (S.A.V.) ona :“Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu.Salabe bu sefer dedi ki, “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim., şöyle şöyle yapacağım.”
Bunun üzerine Peygamber’imiz (S.A.V.) “Allah’ım, Salabe’ye mal nasib eyle” diye dua etti. Salabe de koyun edindi.Salabe’nin edindiği koyunlar böcek gibi üredi. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve Cuma’dan başka hiçbir namazı cemaatle kılmamaya başladı.
Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak Medine’de olup bitenleri öğrenir oldu. Bir gün Peygamber’imiz (S.A.V.) “Salabe ne yapıyor?” diye sordu. O’na “Ya Rasûl, sürü edinince Medine’ye sığmaz oldu” diye başlayarak olup bitenleri anlattılar.
Peygamber’imiz (S.A.V.) “Yazık Salebe’ye, yazık Salebe’ye yazık Salebe’ye” diye buyurdu.Bu sırada “Onların mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındırmış olursun. Onlar için duâ et, senin duân onları huzura kavuşturur.”(Tevbe süresi âyet: 103) meâlindeki âyet inerek zekat vermek farz kılındı. Peygamber’imiz (S.A.V.) Cuheyne kabilesi ile Beni Suleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip zekât toplamakla görevlendirdi., onlara “Saleb Bin Hatib ile Beni Suleym’den falan adama varıp zekâtlarını alın” diye emir verdi. Adamlar yola çıkıp Salebe’ye vardılar, Peygamber’imizin (S.A.V.) emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler.
Salebe tahsildarlara “Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyenin kardeşidir, gidin işiniz bitince bana yine uğrayın” dedi.
Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi’ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekatlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce ” En semiz deveyi vermen gerekli değil, o yüzden bunu senden almak istemiyoruz” dediler. Suleymi “Ne münasebet alın onu, ben gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu siz alasınız diye ayırdım.” dedi. Tahsildarlar görevlendirdikleri diğer zekâtları toplamayı bitirince geri dönerken Salebe’ye bir daha uğradılar, zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara:
“Yanınızdaki yazıyı gösterin” dedi. Yazıya göz atarken yine “Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim” dedi. Tahsildarlar Paygamber’imize (S.A.V.) döndüler. O (S.A.V.) onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan “Yazıklar olsun Salebe’ye” dedi. ve Suleymi’ye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber’imize (S.A.V.) gerek Salebe’nin ve gerekse Suleyni’nin nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında:“Onlardan bir kısmı “Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz” diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca onu cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için O’nun karşısına çıkacakları güne kadar kalblerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı.” (Tevbe Suresi, Ayet: 75-77) mealindeki ayet indi. Bu sırada Peygamber’imizin (S.A.V.) yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye vararak ona “Yâ Salebe, anan ölesi, ulu Allah (c.c.) senin hakkında öyle şöyle bir ayet indirdi.” dedi.Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamber’imize (S.A.V.) vararak zekatını almasını istedi. Peygamber’imiz (S.A.V.) kendisine “Allah, bana senden zekat almayı yasakladı” diye cevap verdi. Peygamber’imizin (S.A.V.) bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek döğünmeye koyuldu.Peygamber’imiz (S.A.V.) ona “İşte senin amelin, verdiğim emri yerine getirmedin.” dedi.Peygamber’imiz (aleyhissalatu ve sellem) vereceği zekâtı almak istemeyince evine döndü.Peygamber’imiz (S.A.V.) Ahirete göçünce Salebe, zekât borcunu Hz. Ebû Bekr’e getirdi, fakat Ebû Bekr de onu geri çevirdi. Arkasından Hz. Ömer’e getirince o da kabul etmedi. Hz. Osman’ın halifeliğe geçişinden sonra da Salebe Öldü.
4.09.2009
Mülk Suresi ve Fazileti

Mülk suresi otuz âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur.
Bu sure-i celile, kainatta mevcut olan mülk ve varlıkların Allaha ait olduğunu beyan ederek başlıyor.
Mekki surelerin özelîiğini taşıyan bu sure-i celilede, insanların, sağlam bir inanca sahib olmaları için kainat düzenine bakmaları, gökleri temaşa etmeleri tavsiye ediliyor ve bu bakışta insanın acz ve mağlubiyete uğrayacağı beyan ediliyor.
Rablerini inkar edenlerin cehennem azabına uğratılacakları haber veriliyor ve bu cehennem azabının da şiddetli olacağı ifade ediliyor.
Rablerine iman edenler için de büyük bir mükâfaatın bulunduğu müjdeleniyor. Allah tealanın, cereyan eden bütün hadisattan haberdar olduğu zikrediliyor.
Âhirette azabı görünce inkarcıların yüzlerinin simsiyah kesileceği ve bu dünyadayken âhireti ve hesabi yalanlayanların tabi olacakları azabın kendilerine gösterilerek "İşte hakkında ısrarla iddiada bulunduğunuz azap budur." deneceği ifade buyuruiuyor.
Sure-i celile, Allah tealanın biz kullarına vermiş olduğu nimetlerin en büyüklerinden biri olan, hatta maddi hayatımızın devamı için çok önemli bir madde olan suyun, nimet olarak büyüklüğüne işaret eden şu âyet-i kerime ile sona eriyor:
"De ki: "Söyleyin bana, suyunuz yerin dibine çekilse size kim bir akar su getirebilir?"[1]
Sure-İ Celilenin Fazileti
Peygamber efendimiz (s.av.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Kur'anda otuz âyetten meydana gelen bir sure bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları affedildi. Bu sure süresidir."[2]
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Secde suresini ve Mülk suresini okumadan uyamazdı."[3]
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resulullahın sahabilerintlen biri bir kahirin üzerine, oranın kabir olduğunu bilmeyerek bir çadır kurmuştur. Sonra orada bir kimsenin Mülk suresini sonuna kadar okuduğunu işitmiştir. Sahabi Resulullaha gelip: "Ey Allahın Resulü, ben bir kabir üzerine bir çadır kurdum. Oranın kabir olduğunu bilmiyordum. Bir de ne göreyim, onun içinde birisi Mülk suresini okuyor. Sureyi sonuna kadar okudu." demiştir. Resulullah: "Bu sure, engel olan ve kurtarıcı olan bir sure-dir.Bu sure okuyanı kabir azabından kurtarır."[4] buyurdu.[5]
--------------------------------------------------------------------:
Bu sure-i celile, kainatta mevcut olan mülk ve varlıkların Allaha ait olduğunu beyan ederek başlıyor.
Mekki surelerin özelîiğini taşıyan bu sure-i celilede, insanların, sağlam bir inanca sahib olmaları için kainat düzenine bakmaları, gökleri temaşa etmeleri tavsiye ediliyor ve bu bakışta insanın acz ve mağlubiyete uğrayacağı beyan ediliyor.
Rablerini inkar edenlerin cehennem azabına uğratılacakları haber veriliyor ve bu cehennem azabının da şiddetli olacağı ifade ediliyor.
Rablerine iman edenler için de büyük bir mükâfaatın bulunduğu müjdeleniyor. Allah tealanın, cereyan eden bütün hadisattan haberdar olduğu zikrediliyor.
Âhirette azabı görünce inkarcıların yüzlerinin simsiyah kesileceği ve bu dünyadayken âhireti ve hesabi yalanlayanların tabi olacakları azabın kendilerine gösterilerek "İşte hakkında ısrarla iddiada bulunduğunuz azap budur." deneceği ifade buyuruiuyor.
Sure-i celile, Allah tealanın biz kullarına vermiş olduğu nimetlerin en büyüklerinden biri olan, hatta maddi hayatımızın devamı için çok önemli bir madde olan suyun, nimet olarak büyüklüğüne işaret eden şu âyet-i kerime ile sona eriyor:
"De ki: "Söyleyin bana, suyunuz yerin dibine çekilse size kim bir akar su getirebilir?"[1]
Sure-İ Celilenin Fazileti
Peygamber efendimiz (s.av.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Kur'anda otuz âyetten meydana gelen bir sure bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları affedildi. Bu sure süresidir."[2]
Cabir b. Abdullah diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) Secde suresini ve Mülk suresini okumadan uyamazdı."[3]
Abdullah b. Abbas diyor ki:
"Resulullahın sahabilerintlen biri bir kahirin üzerine, oranın kabir olduğunu bilmeyerek bir çadır kurmuştur. Sonra orada bir kimsenin Mülk suresini sonuna kadar okuduğunu işitmiştir. Sahabi Resulullaha gelip: "Ey Allahın Resulü, ben bir kabir üzerine bir çadır kurdum. Oranın kabir olduğunu bilmiyordum. Bir de ne göreyim, onun içinde birisi Mülk suresini okuyor. Sureyi sonuna kadar okudu." demiştir. Resulullah: "Bu sure, engel olan ve kurtarıcı olan bir sure-dir.Bu sure okuyanı kabir azabından kurtarır."[4] buyurdu.[5]
--------------------------------------------------------------------:
[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/363.
[2] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2891
[3] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2892
[4] Tirmizi, K. Fadail el-Kuraıı, bah: 9, Hadis no: 2890
[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/364-365.
[2] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2891
[3] Tirmizi, K. Fadail el-Kur'an, bab: 9, Hadis no: 2892
[4] Tirmizi, K. Fadail el-Kuraıı, bah: 9, Hadis no: 2890
[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/364-365.
29.08.2009
Hikmetli Sözler-1

*Dünyadaki en büyük kazanç, kişinin her vakit, kendisi için en üstün ve dirileceği günde kendisine en faydalı olanlarla uğraşmasıdır
*Mahlukattan korktuğun zaman ondan alabildiğine kaçarsın. Ancak Allahu Teâlâ'dan korktuğun zaman O'na yakınlaşır ve dost olursun.
*Tehlikeli şeyleri terk et. Aksi takdirde sende fikir hâlini alır. Fikir halindeyken de onu terk et. Yoksa bu, şehvet hâline dönüşür. Öyleyse bununla savaş. Eğer bunu yapmazsan o zaman da bu, yer edinir. Şayet onu terk etmezsen bu sefer de amele dönüşür. Şayet bunun zıddı olan bir şeyi tedarik edemezsen, bu sefer de bu âdet hâlini alır. Vaziyet artık bu duruma gelirse; bu âdeti bırakman oldukça zorlaşır.
*Takva üç mertebedir:
1. Kalbin ve azaların haram ve günahlardan korunması,
2. Bunların kerih görülen şeylerden (mekruhlardan) korunması,
3. Malayani işlerden ve gereksiz konulardan korunması.
- İlk maddeye gelirsek, bu, kula hayatını vermektedir.
- İkincisine gelirsek; bu da kulun sağlığını ve kuvvetini sağlamaktadır,
- Üçüncüsü ise; kula sevinç, neşe ve ferahlık kazandırmaktadır
1. Kalbin ve azaların haram ve günahlardan korunması,
2. Bunların kerih görülen şeylerden (mekruhlardan) korunması,
3. Malayani işlerden ve gereksiz konulardan korunması.
- İlk maddeye gelirsek, bu, kula hayatını vermektedir.
- İkincisine gelirsek; bu da kulun sağlığını ve kuvvetini sağlamaktadır,
- Üçüncüsü ise; kula sevinç, neşe ve ferahlık kazandırmaktadır
*Musa'nın (a.s.) peygamberliği ve Firavun'un karısı Âsiye'nin imanı ile ilim (kader) öne geçti...
Musanın kundaktayken bedeni sandıkta Firavun'un sarayına yürütüldü. Annesi kendisini (sanduka ile suya bıraktı) ve tek başına, bebek olduğu hâlde çocuğu olmayan bir kadına geldi. Allahuekber!
Bu kıssada gerçekten ne kadar büyük bir ibret var! Firavun ki Musa'nın gelmemesi için nice çocukları keserken, kader ona şöyle diyordu:
"Biz Musayı senin sarayında büyüteceğiz
Musanın kundaktayken bedeni sandıkta Firavun'un sarayına yürütüldü. Annesi kendisini (sanduka ile suya bıraktı) ve tek başına, bebek olduğu hâlde çocuğu olmayan bir kadına geldi. Allahuekber!
Bu kıssada gerçekten ne kadar büyük bir ibret var! Firavun ki Musa'nın gelmemesi için nice çocukları keserken, kader ona şöyle diyordu:
"Biz Musayı senin sarayında büyüteceğiz
*Mahlukatın çoğunu helak eden şu iki düşmandan sakının:
1. Şüphelerle ve yaldızlı bâtıl sözlerle Allah'ın yolundan alıkoyan kimse,
2. Dünyaya ve makam sevdasına meftun olup, aşırı bağlılık gösteren kimse.
1. Şüphelerle ve yaldızlı bâtıl sözlerle Allah'ın yolundan alıkoyan kimse,
2. Dünyaya ve makam sevdasına meftun olup, aşırı bağlılık gösteren kimse.
*Tevekkül eden Allah'tan gayrısından istemez. Allah'tan başkasına havale etmez ve Allah'tan başkasına stoklamaz.
25.08.2009
İslam;İtikad;İman ve Müslüman

*Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.
*Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O'na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.
*Allah'ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun' (san'atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.
*Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O'nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O'nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O'nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O'nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O'nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O'nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah'tır, fiil ise O'nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah'ın fiili ise mahlûk değildir.
Allah'ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah'ı inkâr etmiş olur.
*Kur'ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber'e indirilmiştir. Bizim Kur'ân-ı Kerîm'i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur'ân mahlûk değildir. Allah'ın Kur'ân'da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis'ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah'ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa'nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur'ân ise Allah'ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir
*Allah bir şey (varlık)'dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O'nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O'nun Kur'ân'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O'nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. O'nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.
* Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz'daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O'nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.
* Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz'daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O'nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.
*Allah'ın "Allah Musa'ya hitap etti."(en-Nisa,164.) âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah'ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa'ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O'nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah'ın kelâmı mahlûk değildir.
*Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah'ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.
*Allah Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
*Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.
*Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)'dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah'tır. Onların hepsi Allah'ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.
Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.
Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.
*Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah'ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah'a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.
*Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû'n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu'l-Murtaza'dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber'in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.
*Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.
*Günahlar, mü'mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem'e girmez de demeyiz. Dünyadan mü'min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem'de ebedî kalacaktır, demeyiz.
*Mürcie'nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz.
Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü'min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.
*Allah'a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü'min olarak ölen kimsenin durumu Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem'de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.
*Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.
*Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.
*Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü'minler Allah'ı Cennet'te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.
*İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü'minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar.
İslâm, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.
*Biz, Yüce Allah'ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah'a, O'nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah'a ibâdet eder.
*Bütün mü'minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.
*Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.
*Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü'minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.
Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi'in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.
Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi'in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.
*Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah'ın cezası da, sevabı da ebedîdir.
*Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah'ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.
Şeytan, mü'min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.
*Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah'ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.
Şeytan, mü'min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.
*Kabirde Münker ve Nekir'in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü'minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.
Âlimlerin, Allah'ın sıfatlarını Farsça (Arapça'dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah'ın yüzü demek caizdir. Allah'ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır.
İtaatli olan kul, Allah'a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah'tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet'te komşuluk ve Allah'ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.
*Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur'ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete'l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah'ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır.
Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah'ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.
*Hz. Peygamber'in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.
*İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.
*Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid'atçi olur. Deccal'in, Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.
Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.
Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.
"Fıkhu'l-Ekber- İmam-ı Azam Ebu Hanife (rahm aleyh..)"
20.08.2009
Güzel Bir Makale; Müslüman...

"*1. Ehl-i Sünnet ve cemaat Müslümanıyım. İtikatta imamımİmamı Mâturidî'dir, İmamı Eş'arîyi de Ehl-i Sünnetin imamı olarak kabul ederim. İmamı AzamEbû Hanife de hem itikatta hem de fıkıhta imamımdır. Diğer üç imamı da Ehl-i Sünnetin imamları olarak kabul ederim.
2. Ümmetim Muhammed Ümmeti'dir. Bütün insanlar Peygamberimizin Ümmetidir. İnananlar ümmet-i icâbettir, henüz imana gelmeyenler ümmet-i dâvettir.
3. Rabbim, İlâhım, Hâliqim Allahü Teâlâ hazretleridir.
4. Allahü Teâlâ hazretleri kemal sıfatlarla sıfatlıdır ve noksan sıfatlardan münezzehtir.
5. Bütün Peygamberlere, hiçbirini dışlamayarak iman ederim. Bütün Peygamberler mâsumdur, yani ismet sıfatı ile sıfatlıdır. Muharref Tevrat'ta yazılı olduğu üzere, iki kızının Hz.Lût aleyhisselâmı sarhoş edip onunla yatmaları ve ondan gebe kalmaları gibi çirkin ve iğrenç iddialara asla inanmam. Hz.Lût aleyhisselâmı böyle bir ayıptan tenzih ederim.
6. Kur'ân-ı Kerîm'i Allah'ın kitabı, Müslümanların düsturu ve imamı olarak kabul ederim.
7. Dinim İslâm'dır. İslâm, Allah katında tek hak, geçerli, muteber dindir. Hak din olmakta İslâm'ın ortağı başka bir din yoktur.
8. Bütün mü'minleri, salih veya fasık, iman kardeşi bilirim. Fıskı, fücuru, bid'ati imanını gidermeyen her Müslüman kardeşimdir. Mü'minin imanını severim. Onun fıskını, bid'atini sevmem.Fıskı ve bid'ati yüzünden mü'mini bütünüyle dışlamam.
9. Mü'minlerin, Allah katında derecesi en yükseğinin en takvalı olan olduğunu bilir ve kabul ederim.
10. Bir Müslümanı yücelten değerlerin ilim, irfan, takva, ibadet, güzel ahlâk, yüksek karakter, salâh, zühd, ihlâs, mürüvvet, fütüvvet, büyük ve küçük cihad, Allah yolunda cömertlik, hayır hasenat olduğunu bilirim.
11. İnsanın en büyük düşmanının nefs-i emmâresi olduğunu bilirim.
12. Kutsal Şeriat'ın hak olduğunu çok iyi bilirim.
13. Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimizin insanlar için en güzel örnek ve model olduğunu kesinlikle bilir ve kabul ederim.
14. En hayırlı kuşağın Peygamberin Sahabeleri, sonra Tâbiîn, ondan sonra Tebe-i Tâbiîn olduğunu bilir ve kabul ederim. Bu üç hayırlı kuşak Selef-i Sâlihîn'dir. İslâm'ı ve Kur'ân'ı en iyi anlamış, uygulamış, yaşamış olan zümre onlardır.
15. Peygamber Efendimizin Ashabının hepsinin din konusunda âdil olduklarını, onların İslâm'a ve Muhammedî mirasa ihanet etmediklerine inanırım. Radiyallahu anhüm ecmâin...
16. Ashab arasında zuhur eden üzücü hadiselerin ictihad meselesi olduğuna inanır, bundan 1400 yıl önce cereyan etmiş hadiseler hakkında savcılık, hakimlik, cellatlık, yapmam. Yevm-i Mahşer'de Mahkeme-i Kübra'da doğrular ortaya çıkacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allahü Teâlâ bilir.
17. Kur'ân'a ve Sünnete aykırı olan bütün bid'atler dalâlettir. Mevlid töreni tertiplemek, Kur'ân ve kaside okumak, davetlilere yemek vermek, dua etmek, insanların dinî duygularını kuvvetlendirmek gibi şeyler (Asr-ı Saadette ve ilk üç asırda böyle bir şey olmamasına rağmen) hayırlı bir yeniliktir diye düşünürüm. Nice takvalı ve râsih ulemânın mevlidin cevazına fetva vermiş olduklarını bilirim.
18. Şeriat-ı Mutahhara-i Muhammediyye'ye kıl kadar aykırı tarafı olmamak şartıyla tasavvufu ve tarikatı hak bilirim. İmamı Gazalî hazretlerinin el-Munkizu min ed-dalâl kitabında beyan ettiği üzere, İslâm'ı en iyi anlayan ve en güzel yaşayan Müslümanların gerçek sûfîler olduklarını düşünürüm.
19. Yüce Allah'a lügâvî mânâda, insanlarda olduğu gibi yüz, el, ayak izafe edilmesini kabul etmem. Böyle bir şey bozuk tecsim akidesidir. Allahü Teâlâ bundan münezzehtir.
20.İslâm dinî ilahî olduğu için onda reform, değişiklik, yenilik, ona ilave ve ondan çıkartma yapılamaz. Böyle bir şeyi büyük bir bid'at ve sapıklık olarak görürüm.
21. Kur'ân'ın ve Sünnetin tamamı Kıyamet'e kadar yürürlükte kalacaktır. Kur'ân'ın ve Sünnetin bir kısmı tarihseldir, bugün geçerli değildir diyenleri büyük bir sapıklık içinde görürüm.
22. Ehl-i Tevhidi, Ehl-i Kıbleyi tekfir etmem. Ulemâ ve fukahanın tekfir ettikleri ve bu fetvanın vazifeli kadı tarafından tasdik edildiği vak'alar dışında...
23. İslâm'ın din ve dünya işlerini ayırmadığını, ahkam-ı islâmiyenin bir bütün olduğunu çok iyi bilirim.
24. Dinî konu ve meselelerde cumhur-i ulemâya tabiyim.
25. İcazeti olmayan sözde fakihlerden, âlimlerden, müftülerden fetva almam, onların fetvalarını muteber kabul etmem.
26. Kur'ân'ın, Sünnetin, icmâ-i ümmetin ve kıyas-ı fukahanın Edile-i Erbaa olduğunu kabul ederim. Kıyası reddedenleri bid'atçi bilirim.
27. Bilmeyenlerin bilenlere tâbi olması gerektiğine, din tahsili görüp icazet almamış Müslümanların icazetli gerçek ulemâyı taklid etmelerinin çok doğru olduğuna inanırım.
28. Vehhabîliğin bir bid'at fırkası olduğuna inanırım.
29. Ehl-i Sünnet ile Vehhabîler arasında ne kadar ihtilâflı mesele ve uyuşmazlık varsa, bunların hepsinde Ehl-i Sünnetin haklı, Vehhabîlerin haksız olduğunu kabul ederim.
30. Mezhepsizliğin, İslâm Şeriatini tehdit eden en büyük bid'at olduğunu bilirim.
31. Yine, mezhepsizliğin dinsizliğe köprü olduğunu bilirim.
32. Telfik-i mezahibin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak etmek olduğunu bilirim.
33. Azılı Farmason, taqiyye yaparak Müslümanları aldatan, şüpheli ve şaibeli Afganî'yi kesinlikle din önderi olarak kabul etmem. Talebeleri Muhammed Abduh'u, Reşid Rıza'yı ve benzerlerini de.
34. Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü hareketini Müslümanlara kurulmuş yaman bir tuzak olarak kabul ederim.
35. Müslüman kardeşlerimden gelen ezaları elden geldiği kadar sabırla karşılamaya çalışırım.
36. Bozuk düzenlerde Kur'ân'ın, Sünnetin ve Şeriatın kesin şekilde yasaklayıp haram kılmış olduğu bozuk şeylerin yapılmayacağını iyi bilirim.
37. Haram yemenin büyük günah olduğunu bilirim. Haram yolla kazanılmış kara, kirli ve necis servetlerin ateş olduğuna inanırım.
38. Yüce dinimizin lüksü, israfı, aşırı tüketimi gururu, kibri, gösterişi, her türlü beyinsizlik ve sefahati kesin şekilde yasaklamış, haram kılmış olduğunu bilirim.
39. Müfessir olmayanların, kendi re'y ve hevaları ile Kur'ân-ı Kerîm'i yorumlamaya kalkmalarını doğru bulmam.
40. Yaşadığı çağdaki İmam-ı Kebir'e biat etmeden ölenlerin sanki cahiliyet ölümü ile ölmüş olacakları mealindeki hadîs-i şerifi bilirim ve zamanın imamına gıyaben biat etmişimdir.
41. Mü'min misin diye sorarlarsa elbette mü'minim derim, fakat kendime pâye vermem.
MÜSLÜMAN TERBİYELİDİR
MÜSLÜMAN terbiyeli insandır. Terbiyeli bir Sünnî ile terbiyeli bir Şiî bir araya geldikleri zaman selâmlaşırlar, hal hatır sorarlar, güler yüzlü olurlar. Arada ihtilâflı meseleler vardır ama bunları tartışmazlar.
Ümmet içinde çeşit çeşit meşrebler vardır. Nakşîlik meşrebi ile Mevlevîlik meşrebi arasında farklılık vardır. Lakin bir Nakşî Müslüman ile bir Mevlevî Müslüman bir mecliste beraber oldukları zaman hiçbir şekilde tartışmazlar, tam bir ülfet ve ünsiyetle sohbet ederler.
Terbiyeli Müslümanlar kelâmdan önce selâm verirler.
Müslüman, din ve iman kardeşlerine karşı güler yüzlüdür, tatlı dillidir.
Son zamanlarda çok asık suratlı, çok öfkeli, çok kırıcı hareket eden, çok sert dilli, astığı astık kestiği kestik Müslümanlar türedi.
Kendi fırkalarının inançlarını ve görüşlerini paylaşmayan mü'minleri kolayca müşrik ve kâfir ilan ediyorlar.
Mü'minlere düşmanca muamele ediyorlar.
Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan kardeşlerini sapıklıkla suçluyorlar.
Kendileri itikad bakımından dehşetli bid'atlere batmışlar, Sünnet ehli kardeşlerini bid'at ve dalaletle itham ediyorlar. Kardeşinin gözündeki çöpü görüyor, kendi gözündeki merteği görmüyor.
Yeterli ilimleri yok, Kur'ân'ı kendi re'y, heva ve hevesleri ile yorumluyorlar.
İşlerine gelmeyen hadîsleri inkâr ediyorlar.
Cumhur-i ulemâyı inkâr ediyorlar.
Fıkhı ve mezhepleri inkâr ediyorlar.
Yüz milyonlarca tarikatli ve tasavvuf taraftarı Müslümanı Müslüman saymıyorlar.
Yüce Allah'ı noksan sıfatlarla sıfatlıyorlar ve bu inancı kabul etmeyenlere kâfir damgasını basıyorlar.
Düşmanlık, sertlik, gılzet, şiddet...
Bu hal büyük bir fitnedir.
Müslümanlar birbirlerine karşı yumuşak, merhametli, tahammüllü, sabırlı, anlayışlı olmalıdır.
İhtilâflı meseleler, anlaşmazlıklar, uyumsuzluklar varsa bunları âmil, rabbanî, râsih ulemâ ve fukaha halletmelidir.
Muhammed ibn Abdilvehhab bir din âlimi midir, bir müceddid midir? Bu sorunun doğru cevabını nasıl öğreneceğiz?
Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan Müslümanları şirk ve küfürle suçlayan bid'atçilerde akıl da yok, vicdan da yok, iz'an da yok, terbiye de yok.
Ayna önünde talim yapsınlar, güler yüzlü olmaya çalışsınlar.
Tevhid, onların bid'at fırkalarının tekelinde değil!..
2. Ümmetim Muhammed Ümmeti'dir. Bütün insanlar Peygamberimizin Ümmetidir. İnananlar ümmet-i icâbettir, henüz imana gelmeyenler ümmet-i dâvettir.
3. Rabbim, İlâhım, Hâliqim Allahü Teâlâ hazretleridir.
4. Allahü Teâlâ hazretleri kemal sıfatlarla sıfatlıdır ve noksan sıfatlardan münezzehtir.
5. Bütün Peygamberlere, hiçbirini dışlamayarak iman ederim. Bütün Peygamberler mâsumdur, yani ismet sıfatı ile sıfatlıdır. Muharref Tevrat'ta yazılı olduğu üzere, iki kızının Hz.Lût aleyhisselâmı sarhoş edip onunla yatmaları ve ondan gebe kalmaları gibi çirkin ve iğrenç iddialara asla inanmam. Hz.Lût aleyhisselâmı böyle bir ayıptan tenzih ederim.
6. Kur'ân-ı Kerîm'i Allah'ın kitabı, Müslümanların düsturu ve imamı olarak kabul ederim.
7. Dinim İslâm'dır. İslâm, Allah katında tek hak, geçerli, muteber dindir. Hak din olmakta İslâm'ın ortağı başka bir din yoktur.
8. Bütün mü'minleri, salih veya fasık, iman kardeşi bilirim. Fıskı, fücuru, bid'ati imanını gidermeyen her Müslüman kardeşimdir. Mü'minin imanını severim. Onun fıskını, bid'atini sevmem.Fıskı ve bid'ati yüzünden mü'mini bütünüyle dışlamam.
9. Mü'minlerin, Allah katında derecesi en yükseğinin en takvalı olan olduğunu bilir ve kabul ederim.
10. Bir Müslümanı yücelten değerlerin ilim, irfan, takva, ibadet, güzel ahlâk, yüksek karakter, salâh, zühd, ihlâs, mürüvvet, fütüvvet, büyük ve küçük cihad, Allah yolunda cömertlik, hayır hasenat olduğunu bilirim.
11. İnsanın en büyük düşmanının nefs-i emmâresi olduğunu bilirim.
12. Kutsal Şeriat'ın hak olduğunu çok iyi bilirim.
13. Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimizin insanlar için en güzel örnek ve model olduğunu kesinlikle bilir ve kabul ederim.
14. En hayırlı kuşağın Peygamberin Sahabeleri, sonra Tâbiîn, ondan sonra Tebe-i Tâbiîn olduğunu bilir ve kabul ederim. Bu üç hayırlı kuşak Selef-i Sâlihîn'dir. İslâm'ı ve Kur'ân'ı en iyi anlamış, uygulamış, yaşamış olan zümre onlardır.
15. Peygamber Efendimizin Ashabının hepsinin din konusunda âdil olduklarını, onların İslâm'a ve Muhammedî mirasa ihanet etmediklerine inanırım. Radiyallahu anhüm ecmâin...
16. Ashab arasında zuhur eden üzücü hadiselerin ictihad meselesi olduğuna inanır, bundan 1400 yıl önce cereyan etmiş hadiseler hakkında savcılık, hakimlik, cellatlık, yapmam. Yevm-i Mahşer'de Mahkeme-i Kübra'da doğrular ortaya çıkacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allahü Teâlâ bilir.
17. Kur'ân'a ve Sünnete aykırı olan bütün bid'atler dalâlettir. Mevlid töreni tertiplemek, Kur'ân ve kaside okumak, davetlilere yemek vermek, dua etmek, insanların dinî duygularını kuvvetlendirmek gibi şeyler (Asr-ı Saadette ve ilk üç asırda böyle bir şey olmamasına rağmen) hayırlı bir yeniliktir diye düşünürüm. Nice takvalı ve râsih ulemânın mevlidin cevazına fetva vermiş olduklarını bilirim.
18. Şeriat-ı Mutahhara-i Muhammediyye'ye kıl kadar aykırı tarafı olmamak şartıyla tasavvufu ve tarikatı hak bilirim. İmamı Gazalî hazretlerinin el-Munkizu min ed-dalâl kitabında beyan ettiği üzere, İslâm'ı en iyi anlayan ve en güzel yaşayan Müslümanların gerçek sûfîler olduklarını düşünürüm.
19. Yüce Allah'a lügâvî mânâda, insanlarda olduğu gibi yüz, el, ayak izafe edilmesini kabul etmem. Böyle bir şey bozuk tecsim akidesidir. Allahü Teâlâ bundan münezzehtir.
20.İslâm dinî ilahî olduğu için onda reform, değişiklik, yenilik, ona ilave ve ondan çıkartma yapılamaz. Böyle bir şeyi büyük bir bid'at ve sapıklık olarak görürüm.
21. Kur'ân'ın ve Sünnetin tamamı Kıyamet'e kadar yürürlükte kalacaktır. Kur'ân'ın ve Sünnetin bir kısmı tarihseldir, bugün geçerli değildir diyenleri büyük bir sapıklık içinde görürüm.
22. Ehl-i Tevhidi, Ehl-i Kıbleyi tekfir etmem. Ulemâ ve fukahanın tekfir ettikleri ve bu fetvanın vazifeli kadı tarafından tasdik edildiği vak'alar dışında...
23. İslâm'ın din ve dünya işlerini ayırmadığını, ahkam-ı islâmiyenin bir bütün olduğunu çok iyi bilirim.
24. Dinî konu ve meselelerde cumhur-i ulemâya tabiyim.
25. İcazeti olmayan sözde fakihlerden, âlimlerden, müftülerden fetva almam, onların fetvalarını muteber kabul etmem.
26. Kur'ân'ın, Sünnetin, icmâ-i ümmetin ve kıyas-ı fukahanın Edile-i Erbaa olduğunu kabul ederim. Kıyası reddedenleri bid'atçi bilirim.
27. Bilmeyenlerin bilenlere tâbi olması gerektiğine, din tahsili görüp icazet almamış Müslümanların icazetli gerçek ulemâyı taklid etmelerinin çok doğru olduğuna inanırım.
28. Vehhabîliğin bir bid'at fırkası olduğuna inanırım.
29. Ehl-i Sünnet ile Vehhabîler arasında ne kadar ihtilâflı mesele ve uyuşmazlık varsa, bunların hepsinde Ehl-i Sünnetin haklı, Vehhabîlerin haksız olduğunu kabul ederim.
30. Mezhepsizliğin, İslâm Şeriatini tehdit eden en büyük bid'at olduğunu bilirim.
31. Yine, mezhepsizliğin dinsizliğe köprü olduğunu bilirim.
32. Telfik-i mezahibin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak etmek olduğunu bilirim.
33. Azılı Farmason, taqiyye yaparak Müslümanları aldatan, şüpheli ve şaibeli Afganî'yi kesinlikle din önderi olarak kabul etmem. Talebeleri Muhammed Abduh'u, Reşid Rıza'yı ve benzerlerini de.
34. Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü hareketini Müslümanlara kurulmuş yaman bir tuzak olarak kabul ederim.
35. Müslüman kardeşlerimden gelen ezaları elden geldiği kadar sabırla karşılamaya çalışırım.
36. Bozuk düzenlerde Kur'ân'ın, Sünnetin ve Şeriatın kesin şekilde yasaklayıp haram kılmış olduğu bozuk şeylerin yapılmayacağını iyi bilirim.
37. Haram yemenin büyük günah olduğunu bilirim. Haram yolla kazanılmış kara, kirli ve necis servetlerin ateş olduğuna inanırım.
38. Yüce dinimizin lüksü, israfı, aşırı tüketimi gururu, kibri, gösterişi, her türlü beyinsizlik ve sefahati kesin şekilde yasaklamış, haram kılmış olduğunu bilirim.
39. Müfessir olmayanların, kendi re'y ve hevaları ile Kur'ân-ı Kerîm'i yorumlamaya kalkmalarını doğru bulmam.
40. Yaşadığı çağdaki İmam-ı Kebir'e biat etmeden ölenlerin sanki cahiliyet ölümü ile ölmüş olacakları mealindeki hadîs-i şerifi bilirim ve zamanın imamına gıyaben biat etmişimdir.
41. Mü'min misin diye sorarlarsa elbette mü'minim derim, fakat kendime pâye vermem.
MÜSLÜMAN TERBİYELİDİR
MÜSLÜMAN terbiyeli insandır. Terbiyeli bir Sünnî ile terbiyeli bir Şiî bir araya geldikleri zaman selâmlaşırlar, hal hatır sorarlar, güler yüzlü olurlar. Arada ihtilâflı meseleler vardır ama bunları tartışmazlar.
Ümmet içinde çeşit çeşit meşrebler vardır. Nakşîlik meşrebi ile Mevlevîlik meşrebi arasında farklılık vardır. Lakin bir Nakşî Müslüman ile bir Mevlevî Müslüman bir mecliste beraber oldukları zaman hiçbir şekilde tartışmazlar, tam bir ülfet ve ünsiyetle sohbet ederler.
Terbiyeli Müslümanlar kelâmdan önce selâm verirler.
Müslüman, din ve iman kardeşlerine karşı güler yüzlüdür, tatlı dillidir.
Son zamanlarda çok asık suratlı, çok öfkeli, çok kırıcı hareket eden, çok sert dilli, astığı astık kestiği kestik Müslümanlar türedi.
Kendi fırkalarının inançlarını ve görüşlerini paylaşmayan mü'minleri kolayca müşrik ve kâfir ilan ediyorlar.
Mü'minlere düşmanca muamele ediyorlar.
Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan kardeşlerini sapıklıkla suçluyorlar.
Kendileri itikad bakımından dehşetli bid'atlere batmışlar, Sünnet ehli kardeşlerini bid'at ve dalaletle itham ediyorlar. Kardeşinin gözündeki çöpü görüyor, kendi gözündeki merteği görmüyor.
Yeterli ilimleri yok, Kur'ân'ı kendi re'y, heva ve hevesleri ile yorumluyorlar.
İşlerine gelmeyen hadîsleri inkâr ediyorlar.
Cumhur-i ulemâyı inkâr ediyorlar.
Fıkhı ve mezhepleri inkâr ediyorlar.
Yüz milyonlarca tarikatli ve tasavvuf taraftarı Müslümanı Müslüman saymıyorlar.
Yüce Allah'ı noksan sıfatlarla sıfatlıyorlar ve bu inancı kabul etmeyenlere kâfir damgasını basıyorlar.
Düşmanlık, sertlik, gılzet, şiddet...
Bu hal büyük bir fitnedir.
Müslümanlar birbirlerine karşı yumuşak, merhametli, tahammüllü, sabırlı, anlayışlı olmalıdır.
İhtilâflı meseleler, anlaşmazlıklar, uyumsuzluklar varsa bunları âmil, rabbanî, râsih ulemâ ve fukaha halletmelidir.
Muhammed ibn Abdilvehhab bir din âlimi midir, bir müceddid midir? Bu sorunun doğru cevabını nasıl öğreneceğiz?
Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan Müslümanları şirk ve küfürle suçlayan bid'atçilerde akıl da yok, vicdan da yok, iz'an da yok, terbiye de yok.
Ayna önünde talim yapsınlar, güler yüzlü olmaya çalışsınlar.
Tevhid, onların bid'at fırkalarının tekelinde değil!..
3.08.2009
Müslüman Uyanık Olmalı

... Tasavvuf ehli iki bölümde anlatılır.
“Sünniler: Bunlar, sözde, işte; şeriat ve onunmanası olan tarikata tamamiyle uyarlar. Bunlara:Ehl-i Sünnet vel-cemaat, tabiri kullanılır.
Bu zümrenin bir kısmı cennete azapsız, hesapsız girer. Bir kısmı da az azap ve az hesap verir girer.Cehennemde az kalır; doğruca cennete giderler.Ateşte ebedî kalmazlar. Orada ebedî kalmak kâfirlere, münafıklara hastır.”
“Ehl-i Sünnet vel cemaat imamlarının iddiası şudur:
-“Ashab-ı Kiram, peygamber S.A. efendimizin sohbeti bereketi ile derin bir vecd ve cezbe içinde bulunuyordu. Sonradan o hal dağıldı. Bu yolun manevî varislerine intikal etti. Bu da birçok kollara bölündü.. O kadar bölündü ki, zayıfladı ve dağıldı.Birçoğu suret halinde kaldı. Manası olmayan bir şeyhlik unvanına sarıldı. Bunlar da birçok şubelere ayrıldı; bid’at ehli meydana çıktı.Bir kısmı, kalenderi yolunu bir kısmı, hayderi yolunu tuttu;bir kısmı da edhemi olarak ortaya atıldı. Ve daha niceleri.. Şerhi uzun olur.”
“Bu zamanda tam fıkıh ehli olarak, yürüyen azdan azdır.Bu yolun gerçek yolcuları iki şahitle tanınır:
Onun biri, zahir; öbürü batın.. zahir halin dinî emirlerle tahkim edilmiş olması gerekir. Batınhalde ise, kime iktida ettiğini bilecek..
Elbet bu uyulması, iktida edilmesi gereken varlık Peygamber S.A.efendimiz olmalı. O Hakla arasında bir vasıta sayılır. Bu vasıta şüphesiz,Peygamber S.A. efendimizin ruhaniyetidir.
İşte manevî sülûkün böyle devam etmesi icab eder.Onun ruhaniyeti, yerinde cismanî, icabında ruhanî olarak tam varis olan zata gelir. Çünkü şeytan Peygamber S.A. efendimizin şeklini temsil edemez.
Burada Hak yolcuları için işaret vardır. Dikkat etmelidir; tâ ki, yolcuları körü körüne olmaya..” “Hak yolcusunun zeki, basiret sahibi ve anlayışlı olması icab eder.”
“Yolcu daima işin sonuna bakmalı.. Önden yapılan işleri de iyi düşünmeli zahirdeki hallerin tadına aldanmamalı.
Tasavvuf ehli der ki, yapılan işler onu yaratana aittir. İnsanın elinde tam yetki olmadığına göre, birbaşka şekle girmesinden korkmalıdır.”
“Velîlerin kerameti, içinde bulundukları halleri gerçektir. Ancak, ilâhî mekirden ve istidraçtan emin olamazlar. İstidraçtan salim olan, yalnız peygamberlerin gösterdiği mucizelerdir.
...Demişler ki:-Son nefesin kötü geçmesinden korkmak, onun rahat geçmesini sağlar.” “Hak yolcusuna lâzım olan, Allah’ın kahrından kaçmaktır. Yine gerekir ki, varlığını ona arz ede,neyi varsa onun önüne sere ve böylece ondan ona kaça...Salike gereken onun varlığı önünde diz çöküp maddi varlığını soya, hatalarını itiraf ede ve onunkapısı önüne serile... Bunları yaparsa onun feyzine,fazlına, lütfuna, merhametine erer ve günahları erir.. Çünkü o, çok iyidir, merhameti çoktur,cömert ve kerimdir. Ezelî padişah ve büyük sultandır.”... Amin..
'Kaynak:AbdülKadir Geylan-i(k.s)"Kimya-i Saadet'
17.07.2009
Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri Buyuruyor:

...Duâ hakkında:
"Allah’dan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste.
Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allah vermiyor, bende bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duâya devâm et. Eğer istediğin şey ezelde senin içintakdir edilmiş ise, Allah’dan istedikten sonra, Allah onu sana gönderir.
Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allah seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder.
Eğer Allah senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allah’a fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allah sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir.
Eğer, ezelde borçlu olmaktakdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak içinduâ edersen, Allah alacaklıyı sana kötü muâmeleetme hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılıksana bol sevap verir.
Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir:
Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir:
"Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryadetmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin,istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçindebulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun.Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.Allah’a, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller,aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. Allah Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle berâberdir." buyuruyor (Bakara sûresi: 2:153)
Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda:
"Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et.Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhiretini onun kârı şeklindeyapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını,âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri namaz kılmaya fırsat bulamazsın.Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın.Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmekve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun.Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen,nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin.İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun.Nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin,âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ veâhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyâya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allah’a itâat edersen, Allah'ın has kullarından olursun.
"Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında:
"Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur.Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona,iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir.Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır."
Acele etmemek husûsunda:
"Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden,o işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allah’dandır. Umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. Kanâat sâhibi ol.Kanâat bitmeyen bir hazînedir."Gaflet hakkında:"Allah’dan hakkıyla hayâ ediniz. Gafletteolmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak,ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak,oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allah’ı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır.Onlara, Allah’ı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur."
15.07.2009
Ecel Ayı: Şaban-ıŞerif

Deylemi, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :
«Eceller Şaban ayından Şaban ayına tayin edilir. Hatta adam evlenir, çocuğu olur. Halbuki ismi ölüler içinde yazılmıştır.»
«Eceller Şaban ayından Şaban ayına tayin edilir. Hatta adam evlenir, çocuğu olur. Halbuki ismi ölüler içinde yazılmıştır.»
İbn-i Ebi Dünya ve İbn-i Cerir Zühri tariki ile Osman bin el-Mu-gire bin el-ahnes'ten merfû'an aynısını rivayet etmişlerdir.
Beyhaki'de Şuab-ı İman'da Zühri tariki ile Osman bin Muğire bin el-Ahnes'den bunu rivayet etmiştir.
İbn-i Ebî Hâtem'de îbn-i Abbâs'dan merfû'en bir benzerini rivayet etmiştir:
Hz. Âişe (Radıyallahû anhâ) 'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Şaban boyunca oruç tutardı. Ben bunu ona sordum. O buyurdu:
— Allah o sene Ölecek bütün canlıların ecelini Şabanda yazar. İstiyorum ki ben oruçlu iken ecelim gelsin.»
Beyhaki'de Şuab-ı İman'da Zühri tariki ile Osman bin Muğire bin el-Ahnes'den bunu rivayet etmiştir.
İbn-i Ebî Hâtem'de îbn-i Abbâs'dan merfû'en bir benzerini rivayet etmiştir:
Hz. Âişe (Radıyallahû anhâ) 'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Şaban boyunca oruç tutardı. Ben bunu ona sordum. O buyurdu:
— Allah o sene Ölecek bütün canlıların ecelini Şabanda yazar. İstiyorum ki ben oruçlu iken ecelim gelsin.»
îbn-i Ebi'd Dünya, Ata bin Yesâr'dan rivayetine göre şöyie demiştir :
— Şaban'm onbeşinci günü olunca Melekü'l-mevte bir sahife verilir. Ona bu sahifedekilerin ruhunu al denilir. Kişi fidan diker evlenir, bina yapar, halbuki ismi ölüler ismi içinde yazılmıştır.>
— Şaban'm onbeşinci günü olunca Melekü'l-mevte bir sahife verilir. Ona bu sahifedekilerin ruhunu al denilir. Kişi fidan diker evlenir, bina yapar, halbuki ismi ölüler ismi içinde yazılmıştır.>
İbn-i Cerir, Gufre'nin kölesi Ömer'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:
«Ölüm meleği İçin kadir gecesinden öbür kadir gecesine kadar Öleceklerin ismi yazılıp verilir. Melek, adama bakar ki evleniyor, fidan dikiyor, halbuki ismi ölülerin ismi içindedir.»
îkrime'den (Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :
«Şaban'in onbeşinci gecesinde senenin bütün işleri kesinleşir. Ölecek dirilerin ismi yazılır. Hacılar belli olur. Artık bir kişi ne artar, ne eksilir.»
«Ölüm meleği İçin kadir gecesinden öbür kadir gecesine kadar Öleceklerin ismi yazılıp verilir. Melek, adama bakar ki evleniyor, fidan dikiyor, halbuki ismi ölülerin ismi içindedir.»
îkrime'den (Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :
«Şaban'in onbeşinci gecesinde senenin bütün işleri kesinleşir. Ölecek dirilerin ismi yazılır. Hacılar belli olur. Artık bir kişi ne artar, ne eksilir.»
Deynûrî, Mucâlese'de Râşid bin Saad'dan Resûlullah (Salla Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Şaban'in onbeşinci gecesinde Allah ölüm meleğine o sene ruhunu almak istediği herkesin ruhunu almasını vahyeder.»
İbn-i Ebid -Dünya ve Hâkim Müstedrekinde sahabi olan Ukbe bin Amr (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:
«Kulun ölümünü ilk önce bilen muhafaza meleğidir. Çünkü o amelim göğe çıkartır. Rızkını indirir. O abde rızık çıkmadığını görünce bilir ki ölecektir
Ebû Şeyh, Tefsir'inde Muhammed bin Hammad'dan şöyle [dediğini rivayet etmiştir:
«Arş altında Allah'ın bir ağacı vardır. Her yaratık için onda bir yaprak vardır. Kulun yaprağı düşünce ruhu cesedden çıkar. İşte «düşen her yaprağı Allah bilir» [1] mealindeki âyetin mânâsı budur. [2]
Şaban'in onbeşinci gecesinde Allah ölüm meleğine o sene ruhunu almak istediği herkesin ruhunu almasını vahyeder.»
İbn-i Ebid -Dünya ve Hâkim Müstedrekinde sahabi olan Ukbe bin Amr (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:
«Kulun ölümünü ilk önce bilen muhafaza meleğidir. Çünkü o amelim göğe çıkartır. Rızkını indirir. O abde rızık çıkmadığını görünce bilir ki ölecektir
Ebû Şeyh, Tefsir'inde Muhammed bin Hammad'dan şöyle [dediğini rivayet etmiştir:
«Arş altında Allah'ın bir ağacı vardır. Her yaratık için onda bir yaprak vardır. Kulun yaprağı düşünce ruhu cesedden çıkar. İşte «düşen her yaprağı Allah bilir» [1] mealindeki âyetin mânâsı budur. [2]
"[1] Enam, 59
[2] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 107-108."
27.06.2009
Günah'tan Kurtulmak için

Bâzı âlimler demişler ki;
«Kim bir günahı işlese o günahın cezasından on şeyle muaf bilir.
1-2-Tevbe ve istiğfar ederse...
«Kim bir günahı işlese o günahın cezasından on şeyle muaf bilir.
1-2-Tevbe ve istiğfar ederse...
3-o günaha bedel iyiliklerde bulunup günahin yok olmasına çalışırsa...
4-Ve dünyada musibete düçâr olup, günahına kefaret olursa...
4-Ve dünyada musibete düçâr olup, günahına kefaret olursa...
5-Veya kabirde sıkıştırılıp günahına kefaret olursa... ,
6-Mümin kardeşleri onun için duada bulunsa...
6-Mümin kardeşleri onun için duada bulunsa...
7-veya onun için istiğfarda bulunsalar...
8-veya amellerinin sevabını ona hediye etseler... 9-veya kıyamette şiddetlere düçâr kalıp günahına kefaret olursa;...
10-veya peygamberin şefaati imdadına yetişirse... Bu on şekilde kurtulabilir...
19.06.2009
Kürtajcılara..!

151-De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz."
152."Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (En'am Suresi 151-152. Ayetler)..
152."Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (En'am Suresi 151-152. Ayetler)..
20.05.2009
'VAV ile ELİF'
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır..
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun. 



İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır

Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram
Gaflet vaktinde Gel gönlümün üstüne
Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara
Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz
Bürünürüz canlara
Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi
Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki
Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım
Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya
Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna
9.05.2009
Vücud'un Özü

vKendini tanimak, bilmek istersen, iki seyden yaratilmis oldugunu bilmelisin. Biri zahirî kalıp. Buna beden derler. Göz ile görülebilir. Digeri bâtin [içyüz, görünmeyen taraf] mânâsindadir. Ona nefs derler, ruh derler ve kalb derler. Bu ancak hakikat gözü ile bilinir. Bas gözü ile görülemez. Senin hakikatin, aslin, bu bâtin mânâsindadir. Ondan gayrisi ona tâbidir. Onun askeri ve hizmetçisidir. Biz bu mânâya kalb ismini verecegiz. Kalb dedigimiz zaman biliniz ki, bazen ruh dedikleri, bazen nefs dedikleri, insanin hakikatini demek istiyoruz. Kalb demekle, gögsün sol tarafina yerlestirilmis olan et parçasi [yâni yüregi] kasdetmiyoruz. Onun bir kiymeti yoktur. Hayvanlarda da ölülerde de vardir. Bas gözü ile görülebilir. Bas gözü ile görülen her sey, bu âlemden olup bunlara âlem-i sehâdet denir.
Kalbin hakikati bu âlemden degildir. Bu âleme garib olarak gelmistir. Yolcu gibi gelmistir. Görünen et parçasi [yürek] onun tasiyicisi ve âletidir. Bedenin tüm uzuvlari [organlari], onun askeridir. Bütün bedenin padisahi odur. "Hak Teâlâ'yi tanimak, O'nun cemâlini müsahede etmek, onun sifatidir. Teklif ona olmaktadir. Hitab onadir. 'Itab ve ikab [azarlama ve cezalandirma] onadir. Asil saadet ve sekavet [bedbahtlik, kötü hallilik] onun içindir. Beden, bütün bunlarda ona uymaktadir."
Onun hakikatini bilmek, sifatlarini tanimak, Allahü Teâlâ'yi tanimanin, bilmenin anahtaridir. Onu bilmeye çok ugras ki, o çok yüksek bir cevherdir. Melekler cevherindendir. Onun asil madeni, Allahü Teâlâ hazretleridir. Oradan gelmistir, tekrar oraya dönecektir. Buraya gurbete gelmistir. Ticaret ve ziraat tohumu ekmek için gelmistir. O hâlde bu mânâdaki ticaret ve ziraati bilmelisin.
İmam-ı Gazali(rh.)
İmam-ı Gazali(rh.)
Müslüman;

Sevdiğini ALLAH için sever,elinden ve dilinden başkaları zarar görmez.
Kibirden uzak durur.Emanete hıyanet etmez,sözüne sadıktır.
Anne ,babasına ve cevresindeki insanlara davranışı şefkatli ve saygılıdır.
Yaptığı sözleşmeye uyar,hile yapmaz,insanları aldatmaz,yalan söylemez.
Kıskançlık hissi ona yabancıdır,herkezin iyiliğini ister.
Ağzından kötü söz çıkmaz,konuşunca dinleyenin kalbi huzurla dolar.
Elinde olanı başkasına vermekte terettüt etmez,evine geleni hoş bir şekilde ağırlayıp,hoşnut bir şekilde uğurlar,güler yüzlüdür,temiz giyinir,uyumlu hareket eder.
İffet ve onuruna dikkat eder,bir kere düştüğü hataya tekrar düşmez,adaletlidir,kolaylaştırıcıdır,müjdeleyicidir. Sabredendir...
22.04.2009
Yer Yüzünün Şahitliği
Hz. Ali(k.v); İnsan öldüğü vakit namaz kıldığı yer ile,amelinin refolduğu yer, kendisi için ağlarlar." buyurdu. Ve sonra da:(küfür ve şirkleri sebebiyle) onlara gökler ve yer ağlamadı..."(duhan s.,29.a.) mealindeki ayet-i celileyi okudu.
İbn-i Abbas(r.a)," ölen müslümanın namaz(kıldığı) yeri kırk sabah onun için ağlar." buyurdu
Enes Bin Malik: "Her nerede namaz kılınır veya zikrullah yapılırsa,(o yer) bütün etrafındaki yerlere karşı iftihar eder ve yedi kat yerden itibaren onu müjdelerler. Kim ki bir yerde namaz kılarsa orası ona karşı süslenir".
Yine denildi ki "Neresi olursa olsun bir kavim bir yere indi mi o yer (şer işlerler de)lanet eder veya (hayır işlerler de) hayır dua eder..
27.03.2009
Kuran'da Mü'minlere Müjdeler...

" (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır." (Bakara S.,25)
" İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır."(Bakara,82)
" ...Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara,112)
" Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.(Bakara,153)
"Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.(Yunus,64)

"Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.(Tevbe,21)
"Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.(Tevbe,112)
"(Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedi olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.(Kehf,2.3.4 Ayetler)
Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.(Meryem,97)
"Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!(Hac,34)
"Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.(Hac,37)
"Mü’minlere kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele.(Ahzap,47)
"Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükafatla müjdele.(Yasin,11)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur
"Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...
-
"Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...
-
İBÂDETLER: Îmânı, i’tikâdı düzeltdikden sonra, fıkh ahkâmını, [ya’nî dînimizin emr etdiği ve yasak etdiği işleri] öğrenmek, elbette lâzımdır...
-
Hatırlanacağı üzere büyük veli İbrahim Ethem'e gelen bir genç, halinden şikâyette bulunarak: -Efendim, der nefsimden şikâyetçiyim, ist...

