29.08.2009

Hikmetli Sözler-1


*Dünyadaki en büyük kazanç, kişinin her vakit, kendisi için en üstün ve dirileceği günde kendisine en faydalı olanlarla uğraşmasıdır

*Mahlukattan korktuğun zaman ondan alabildiğine kaçarsın. Ancak Allahu Teâlâ'dan korktuğun zaman O'na yakınlaşır ve dost olursun.

*Tehlikeli şeyleri terk et. Aksi takdirde sende fikir hâlini alır. Fikir halindeyken de onu terk et. Yoksa bu, şehvet hâline dönüşür. Öyleyse bununla savaş. Eğer bunu yapmazsan o zaman da bu, yer edinir. Şayet onu terk etmezsen bu sefer de amele dönüşür. Şayet bunun zıddı olan bir şeyi tedarik edemezsen, bu sefer de bu âdet hâlini alır. Vaziyet artık bu duruma gelirse; bu âdeti bırakman oldukça zorlaşır.

*Takva üç mertebedir:
1. Kalbin ve azaların haram ve günahlardan korunması,
2. Bunların kerih görülen şeylerden (mekruhlardan) korunması,
3. Malayani işlerden ve gereksiz konulardan korunması.
- İlk maddeye gelirsek, bu, kula hayatını vermektedir.
- İkincisine gelirsek; bu da kulun sağlığını ve kuvvetini sağlamaktadır,
- Üçüncüsü ise; kula sevinç, neşe ve ferahlık kazandırmaktadır


*Musa'nın (a.s.) peygamberliği ve Firavun'un karısı Âsiye'nin imanı ile ilim (kader) öne geçti...
Musanın kundaktayken bedeni sandıkta Firavun'un sarayına yürütüldü. Annesi kendisini (sanduka ile suya bıraktı) ve tek başına, bebek olduğu hâlde çocuğu olmayan bir kadına geldi. Allahuekber!
Bu kıssada gerçekten ne kadar büyük bir ibret var! Firavun ki Musa'nın gelmemesi için nice çocukları keserken, kader ona şöyle diyordu:
"Biz Musayı senin sarayında büyüteceğiz


*Mahlukatın çoğunu helak eden şu iki düşmandan sakının:
1. Şüphelerle ve yaldızlı bâtıl sözlerle Allah'ın yolundan alıkoyan kimse,
2. Dünyaya ve makam sevdasına meftun olup, aşırı bağlılık gösteren kimse.

*Tevekkül eden Allah'tan gayrısından istemez. Allah'tan başkasına havale etmez ve Allah'tan başkasına stoklamaz.

25.08.2009

İslam;İtikad;İman ve Müslüman


*Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.

*Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O'na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.

*Allah'ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun' (san'atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.

*Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O'nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O'nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O'nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O'nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O'nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O'nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah'tır, fiil ise O'nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah'ın fiili ise mahlûk değildir.

Allah'ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah'ı inkâr etmiş olur.

*Kur'ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber'e indirilmiştir. Bizim Kur'ân-ı Kerîm'i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur'ân mahlûk değildir. Allah'ın Kur'ân'da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis'ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah'ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa'nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur'ân ise Allah'ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir

*Allah bir şey (varlık)'dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O'nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O'nun Kur'ân'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'ân'da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O'nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. O'nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.
* Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz'daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O'nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.

*Allah'ın "Allah Musa'ya hitap etti."(en-Nisa,164.) âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah'ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa'ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O'nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah'ın kelâmı mahlûk değildir.

*Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah'ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.

*Allah Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

*Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

*Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)'dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah'tır. Onların hepsi Allah'ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.
Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.

*Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah'ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah'a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.

*Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû'n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu'l-Murtaza'dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber'in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

*Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.

*Günahlar, mü'mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem'e girmez de demeyiz. Dünyadan mü'min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem'de ebedî kalacaktır, demeyiz.

*Mürcie'nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz.

Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü'min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.

*Allah'a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü'min olarak ölen kimsenin durumu Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem'de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.

*Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.

*Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.

*Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü'minler Allah'ı Cennet'te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.

*İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü'minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar.

İslâm, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.

*Biz, Yüce Allah'ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah'a, O'nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah'a ibâdet eder.

*Bütün mü'minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.

*Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.

*Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü'minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.
Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi'in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.

*Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah'ın cezası da, sevabı da ebedîdir.
*Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah'ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.
Şeytan, mü'min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.

*Kabirde Münker ve Nekir'in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü'minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.

Âlimlerin, Allah'ın sıfatlarını Farsça (Arapça'dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah'ın yüzü demek caizdir. Allah'ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır.

İtaatli olan kul, Allah'a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah'tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet'te komşuluk ve Allah'ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.

*Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur'ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete'l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah'ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır.

Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah'ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.

*Hz. Peygamber'in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.

*İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.

*Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid'atçi olur. Deccal'in, Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.
Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.

"Fıkhu'l-Ekber- İmam-ı Azam Ebu Hanife (rahm aleyh..)"

20.08.2009

Güzel Bir Makale; Müslüman...


"*1. Ehl-i Sünnet ve cemaat Müslümanıyım. İtikatta imamımİmamı Mâturidî'dir, İmamı Eş'arîyi de Ehl-i Sünnetin imamı olarak kabul ederim. İmamı AzamEbû Hanife de hem itikatta hem de fıkıhta imamımdır. Diğer üç imamı da Ehl-i Sünnetin imamları olarak kabul ederim.
2. Ümmetim Muhammed Ümmeti'dir. Bütün insanlar Peygamberimizin Ümmetidir. İnananlar ümmet-i icâbettir, henüz imana gelmeyenler ümmet-i dâvettir.
3. Rabbim, İlâhım, Hâliqim Allahü Teâlâ hazretleridir.
4. Allahü Teâlâ hazretleri kemal sıfatlarla sıfatlıdır ve noksan sıfatlardan münezzehtir.
5. Bütün Peygamberlere, hiçbirini dışlamayarak iman ederim. Bütün Peygamberler mâsumdur, yani ismet sıfatı ile sıfatlıdır. Muharref Tevrat'ta yazılı olduğu üzere, iki kızının Hz.Lût aleyhisselâmı sarhoş edip onunla yatmaları ve ondan gebe kalmaları gibi çirkin ve iğrenç iddialara asla inanmam. Hz.Lût aleyhisselâmı böyle bir ayıptan tenzih ederim.
6. Kur'ân-ı Kerîm'i Allah'ın kitabı, Müslümanların düsturu ve imamı olarak kabul ederim.
7. Dinim İslâm'dır. İslâm, Allah katında tek hak, geçerli, muteber dindir. Hak din olmakta İslâm'ın ortağı başka bir din yoktur.
8. Bütün mü'minleri, salih veya fasık, iman kardeşi bilirim. Fıskı, fücuru, bid'ati imanını gidermeyen her Müslüman kardeşimdir. Mü'minin imanını severim. Onun fıskını, bid'atini sevmem.Fıskı ve bid'ati yüzünden mü'mini bütünüyle dışlamam.
9. Mü'minlerin, Allah katında derecesi en yükseğinin en takvalı olan olduğunu bilir ve kabul ederim.
10. Bir Müslümanı yücelten değerlerin ilim, irfan, takva, ibadet, güzel ahlâk, yüksek karakter, salâh, zühd, ihlâs, mürüvvet, fütüvvet, büyük ve küçük cihad, Allah yolunda cömertlik, hayır hasenat olduğunu bilirim.
11. İnsanın en büyük düşmanının nefs-i emmâresi olduğunu bilirim.
12. Kutsal Şeriat'ın hak olduğunu çok iyi bilirim.
13. Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimizin insanlar için en güzel örnek ve model olduğunu kesinlikle bilir ve kabul ederim.
14. En hayırlı kuşağın Peygamberin Sahabeleri, sonra Tâbiîn, ondan sonra Tebe-i Tâbiîn olduğunu bilir ve kabul ederim. Bu üç hayırlı kuşak Selef-i Sâlihîn'dir. İslâm'ı ve Kur'ân'ı en iyi anlamış, uygulamış, yaşamış olan zümre onlardır.
15. Peygamber Efendimizin Ashabının hepsinin din konusunda âdil olduklarını, onların İslâm'a ve Muhammedî mirasa ihanet etmediklerine inanırım. Radiyallahu anhüm ecmâin...
16. Ashab arasında zuhur eden üzücü hadiselerin ictihad meselesi olduğuna inanır, bundan 1400 yıl önce cereyan etmiş hadiseler hakkında savcılık, hakimlik, cellatlık, yapmam. Yevm-i Mahşer'de Mahkeme-i Kübra'da doğrular ortaya çıkacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allahü Teâlâ bilir.
17. Kur'ân'a ve Sünnete aykırı olan bütün bid'atler dalâlettir. Mevlid töreni tertiplemek, Kur'ân ve kaside okumak, davetlilere yemek vermek, dua etmek, insanların dinî duygularını kuvvetlendirmek gibi şeyler (Asr-ı Saadette ve ilk üç asırda böyle bir şey olmamasına rağmen) hayırlı bir yeniliktir diye düşünürüm. Nice takvalı ve râsih ulemânın mevlidin cevazına fetva vermiş olduklarını bilirim.
18. Şeriat-ı Mutahhara-i Muhammediyye'ye kıl kadar aykırı tarafı olmamak şartıyla tasavvufu ve tarikatı hak bilirim. İmamı Gazalî hazretlerinin el-Munkizu min ed-dalâl kitabında beyan ettiği üzere, İslâm'ı en iyi anlayan ve en güzel yaşayan Müslümanların gerçek sûfîler olduklarını düşünürüm.
19. Yüce Allah'a lügâvî mânâda, insanlarda olduğu gibi yüz, el, ayak izafe edilmesini kabul etmem. Böyle bir şey bozuk tecsim akidesidir. Allahü Teâlâ bundan münezzehtir.
20.İslâm dinî ilahî olduğu için onda reform, değişiklik, yenilik, ona ilave ve ondan çıkartma yapılamaz. Böyle bir şeyi büyük bir bid'at ve sapıklık olarak görürüm.
21. Kur'ân'ın ve Sünnetin tamamı Kıyamet'e kadar yürürlükte kalacaktır. Kur'ân'ın ve Sünnetin bir kısmı tarihseldir, bugün geçerli değildir diyenleri büyük bir sapıklık içinde görürüm.
22. Ehl-i Tevhidi, Ehl-i Kıbleyi tekfir etmem. Ulemâ ve fukahanın tekfir ettikleri ve bu fetvanın vazifeli kadı tarafından tasdik edildiği vak'alar dışında...
23. İslâm'ın din ve dünya işlerini ayırmadığını, ahkam-ı islâmiyenin bir bütün olduğunu çok iyi bilirim.
24. Dinî konu ve meselelerde cumhur-i ulemâya tabiyim.
25. İcazeti olmayan sözde fakihlerden, âlimlerden, müftülerden fetva almam, onların fetvalarını muteber kabul etmem.
26. Kur'ân'ın, Sünnetin, icmâ-i ümmetin ve kıyas-ı fukahanın Edile-i Erbaa olduğunu kabul ederim. Kıyası reddedenleri bid'atçi bilirim.
27. Bilmeyenlerin bilenlere tâbi olması gerektiğine, din tahsili görüp icazet almamış Müslümanların icazetli gerçek ulemâyı taklid etmelerinin çok doğru olduğuna inanırım.
28. Vehhabîliğin bir bid'at fırkası olduğuna inanırım.
29. Ehl-i Sünnet ile Vehhabîler arasında ne kadar ihtilâflı mesele ve uyuşmazlık varsa, bunların hepsinde Ehl-i Sünnetin haklı, Vehhabîlerin haksız olduğunu kabul ederim.
30. Mezhepsizliğin, İslâm Şeriatini tehdit eden en büyük bid'at olduğunu bilirim.
31. Yine, mezhepsizliğin dinsizliğe köprü olduğunu bilirim.
32. Telfik-i mezahibin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak etmek olduğunu bilirim.
33. Azılı Farmason, taqiyye yaparak Müslümanları aldatan, şüpheli ve şaibeli Afganî'yi kesinlikle din önderi olarak kabul etmem. Talebeleri Muhammed Abduh'u, Reşid Rıza'yı ve benzerlerini de.
34. Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü hareketini Müslümanlara kurulmuş yaman bir tuzak olarak kabul ederim.
35. Müslüman kardeşlerimden gelen ezaları elden geldiği kadar sabırla karşılamaya çalışırım.
36. Bozuk düzenlerde Kur'ân'ın, Sünnetin ve Şeriatın kesin şekilde yasaklayıp haram kılmış olduğu bozuk şeylerin yapılmayacağını iyi bilirim.
37. Haram yemenin büyük günah olduğunu bilirim. Haram yolla kazanılmış kara, kirli ve necis servetlerin ateş olduğuna inanırım.
38. Yüce dinimizin lüksü, israfı, aşırı tüketimi gururu, kibri, gösterişi, her türlü beyinsizlik ve sefahati kesin şekilde yasaklamış, haram kılmış olduğunu bilirim.
39. Müfessir olmayanların, kendi re'y ve hevaları ile Kur'ân-ı Kerîm'i yorumlamaya kalkmalarını doğru bulmam.
40. Yaşadığı çağdaki İmam-ı Kebir'e biat etmeden ölenlerin sanki cahiliyet ölümü ile ölmüş olacakları mealindeki hadîs-i şerifi bilirim ve zamanın imamına gıyaben biat etmişimdir.
41. Mü'min misin diye sorarlarsa elbette mü'minim derim, fakat kendime pâye vermem.
MÜSLÜMAN TERBİYELİDİR
MÜSLÜMAN terbiyeli insandır. Terbiyeli bir Sünnî ile terbiyeli bir Şiî bir araya geldikleri zaman selâmlaşırlar, hal hatır sorarlar, güler yüzlü olurlar. Arada ihtilâflı meseleler vardır ama bunları tartışmazlar.
Ümmet içinde çeşit çeşit meşrebler vardır. Nakşîlik meşrebi ile Mevlevîlik meşrebi arasında farklılık vardır. Lakin bir Nakşî Müslüman ile bir Mevlevî Müslüman bir mecliste beraber oldukları zaman hiçbir şekilde tartışmazlar, tam bir ülfet ve ünsiyetle sohbet ederler.
Terbiyeli Müslümanlar kelâmdan önce selâm verirler.
Müslüman, din ve iman kardeşlerine karşı güler yüzlüdür, tatlı dillidir.
Son zamanlarda çok asık suratlı, çok öfkeli, çok kırıcı hareket eden, çok sert dilli, astığı astık kestiği kestik Müslümanlar türedi.
Kendi fırkalarının inançlarını ve görüşlerini paylaşmayan mü'minleri kolayca müşrik ve kâfir ilan ediyorlar.
Mü'minlere düşmanca muamele ediyorlar.
Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan kardeşlerini sapıklıkla suçluyorlar.
Kendileri itikad bakımından dehşetli bid'atlere batmışlar, Sünnet ehli kardeşlerini bid'at ve dalaletle itham ediyorlar. Kardeşinin gözündeki çöpü görüyor, kendi gözündeki merteği görmüyor.
Yeterli ilimleri yok, Kur'ân'ı kendi re'y, heva ve hevesleri ile yorumluyorlar.
İşlerine gelmeyen hadîsleri inkâr ediyorlar.
Cumhur-i ulemâyı inkâr ediyorlar.
Fıkhı ve mezhepleri inkâr ediyorlar.
Yüz milyonlarca tarikatli ve tasavvuf taraftarı Müslümanı Müslüman saymıyorlar.
Yüce Allah'ı noksan sıfatlarla sıfatlıyorlar ve bu inancı kabul etmeyenlere kâfir damgasını basıyorlar.
Düşmanlık, sertlik, gılzet, şiddet...
Bu hal büyük bir fitnedir.
Müslümanlar birbirlerine karşı yumuşak, merhametli, tahammüllü, sabırlı, anlayışlı olmalıdır.
İhtilâflı meseleler, anlaşmazlıklar, uyumsuzluklar varsa bunları âmil, rabbanî, râsih ulemâ ve fukaha halletmelidir.
Muhammed ibn Abdilvehhab bir din âlimi midir, bir müceddid midir? Bu sorunun doğru cevabını nasıl öğreneceğiz?

Ehl-i Tevhid ve Ehl-i Kıble olan Müslümanları şirk ve küfürle suçlayan bid'atçilerde akıl da yok, vicdan da yok, iz'an da yok, terbiye de yok.
Ayna önünde talim yapsınlar, güler yüzlü olmaya çalışsınlar.
Tevhid, onların bid'at fırkalarının tekelinde değil!..


*Yazan: Mehmet Şevki Eygi ...

10.08.2009

Mühim Hatırlatma

Ramazan-ı Şerif'in kapımızda olduğu şu günlerde, Sahur vaktinin girmesi ile alakalı sadece Ezan-ı Şerif'i dikkate alanların ihtiyatlı olup imsaktan 5-10 dakika önce yeme ve içme hallerini bırakmaları orucun sıhhati açısından dikkate değer ve önemlidir. Bununla alakalı daha geniş izahat isteyenler sayfanın en alt sağ köşesini okuyabilirler.."

Ramazan-Şerif Yaklaşırken *2


İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed el-Farûkî es-Serhendî Kuddise Sırruh Hazretlerinden: «Ramazan-ı Şerif ayı büyük bir aydır. Bu ayda nâfile olarak kılınan namaz, zikir, sadaka ve benzerî ibâdetler, diğer aylarda edâ olunan farz ibâdetlerin sevâbı ile eşittir. Bu ayda bir farz ibâdeti edâ eden, diğer aylarda yetmiş farz ibâdeti edâ edenin ecrini alır.
Bir kimse, Ramazan-ı Şerif ayında bir oruçluya iftar ettirirse, günahlarına keffâret olacağı gibi, kendisini de Cehennem azâbından kurtarmış olur. İftar ettirdiği kimsenin sevabından birşey eksilmeksizin, onun sevâbı kadar da kendisine sevap verilir.
Ramazan-ı Şerif ayında, bir kimse kölesinin veya hizmetinde bulunanların vazifelerini hafifletirse, Allah Teâlâ kendisini bağışlar ve Cehennem azâbından âzâd eder. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Ramazan-ı Şerif ayına girdiği zaman, bütün esirleri serbest bırakırdı. İstek ve ihtiyaç sahiplerine ihsanlarda bulunurdu.
Bir kimse Ramazan-ı Şerif ayında hayırlı işler ve faydalı amellerde muvaffak olursa, bu muvaffakiyeti bütün sene boyunca devam eder. Şayet bu ay, dağınık ve perişanlık içerisinde geçerse sene boyunca, dağınıklık ve perişanlık sürer. Bu bakımdan, mümkün olduğu kadar bu ay içinde cem’iyyet elde etmeye (derlenip toparlanmaya) çalışmak lâzımdır. Bunun için de bu ayı ganîmet bilmelidir. Allah sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri, bu gecelerin her birinde, Cehennem azâbına müstehâk olmuş binlerce kimseyi âzâd eder. Bu ay içinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, Şeytanlar zincire vurulur ve rahmet kapıları açılır.
İftarda acele etmek, sahuru te’hir etmek sünnettir. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunun üzerinde ehemmiyetle dururdu. Bu hususa ehemmiyet vermek, âdeta kulluk makâmına münasip bir tarzda ihtiyacını arzetmektir.
Hurma ile iftar etmek sünnettir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), iftarda şu duâyı okurdu: “Zehebe’z-zamâü ve’b-telleti’l-urûku ve sebete’l-ecru inşâallaâhü teâlâ”. (Meâli: Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşâallah ecir de sâbit oldu.)
Bu ayda, Terâvih namazı kılmak, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek sünnet-i müekkededir. Bunların neticeleri çok faydalıdır. Allah Teâlâ Habîb’i (s.a.v.) hürmetine cümlemizi muvaffak eylesin.» (Mektûbât, c.1, s. 61)

8.08.2009

Ramazan-ı Şerif Yaklaşırken*1


Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Tâ ki, korunasınız"(Bakara Suresi.183) hükmü beyan buyurulmuştur. Oruç'un Hicret'ten sonra "Farz" kılındığı hususunda ittifak vardır. Sahih olan rivayete göre; Bedir Savaşı'ndan kısa bir süre sonra farz kılınmıştır.(6) Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayete göre; Resûl-i Ekrem (sav) daha önce Aşûre orucuna devam buyurmuştur. Hz. Muaz b. Cebel (ra)'den rivayet edilen bir habere göre de; Medine'de her ay üç gün oruç tutmuş ve bunu ashabına da tavsiye etmiştir. İmam-ı Merginani: "Şüphesiz ki; Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahû Teâla (cc): "Sizin üzerinize oruç farz kılındı" buyurmuştur. Ayrıca farziyeti hususunda icmâ teşekkül etmiştir. Bundan dolayı Ramazan orucunun farziyetini inkâr eden kâfir olur"(7) hükmünü zikretmektedir.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır; tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi"(8) buyurduğu bilinmektedir. Malûm olduğu üzere oruç; mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına boyun eğmemek ve direnmek açısından da oldukça önemlidir. Allahû Teâla (cc)'ya iman eden ve O'nun uğrunda cihad'a karar veren mü'min oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olur. Hicrî Takvim; ayın hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nisbetle on veya onbir gün önce gelir. Dolayısıyla insan bazen (-30) derecede, bazen de (+40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda mükellefin "Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi, Allahû Teâla (cc)'nın emirlerine uymaya hazırım" taahhüdünde bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile; nefsinin bütün şehvetlerini terketmesi oldukça önemli bir hadisedir.

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Oruç bir kalkandır. Oruçlu kem (kötü) söz söylemesin. Oruçlu, kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa "Ben oruçluyum" desin.

Ruhum yed-i kudretinde olan Cenab-ı Hak'ka (cc) yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir.

Cenab-ı Hak (cc) buyurmuştur ki; "Oruçlu kimse benim (rızam) için yemesini, içmesini, cinsi arzusunu bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun (sayısız) ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir""(9) buyurduğu bilinmektedir.


.............................................................................................:

(6) Mecmûat'u't Tefasir İst: 1970, Çağrı Yay. C: 1, Sh: 257, (Haazin böl.). Ayrıca İbn-i Kesir - Tefsirû'l Kur'an'il Azim - Beyrut: 1969, D. Marife C: 1, Sh: 213.

(7) İmam-ı Merginani - El Hidaye şerhû Bidayetü'l Mübtedi - Kahire: 1965, C: 1, Sh: 118.

(8) Sünen-i Nesai - İst: 1401, Çağrı Yay. C: 4, Sh: 167, (K. Savm: 43)

(9) Abdi'l Latifi'z Zebidi - Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih tercemesi ve şerhi - Ankara: 1974 (3 bsm) C: 6, Sh: 248, Had. No: 897.

Hz.Şems-i Tebrizi:


"«Henüz erginlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim,
günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı, 'Oğlum, dedi, ben senin bu halinden birşey anlamıyorum;
bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek.' Ben ona şu cevabı verdim: Baba! Seninle benim babalık
ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyle karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar.
Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz
yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya
başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.»"

Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...