16.06.2010

Giyimle Alakalı Bir Kısım Fetvalar


2109 - Soru: Kadının başını örttüğü eşarp ve giydiği elbise zinete dahil midir?Cevap: Sure-i Nur'un 31. ayetinde geçen "zinet" kelimesini, bazı ilim adamlarımız, zinetin kendisini anlamışlar ve "Zineti göstermek haram olunca, zinetin mahallini göstermek daha çok haramdır" demişlerdir. Birtakım İslam uleması da "zinet" kelimesinden muradın zinetin takıldığı yer olduğu görüşünü müdafaa etmişlerdir. Bu alimlerin görüşüne göre, başörtüsü zinete dahil olmaz. (Hak Dini Kur'an Dili c. 4, s. 3504)Kadınlar takındıkları zinet eşyalarının sarraf vitrinlerinde teşhir edilenlerine bakmanın yasak olmayışı, "zinet" kelimesinden, bunların takıldığı kulak, kol ve gerdan gibi mahallerin olduğu görüşünde bulunan İslam ulemasının tezini kuvvetlendirmektedir.

2110 - Soru: Kadının ipek elbise giymesi caiz midir?Cevap: Evet, caizdir. İpek elbise giymenin haramlığı sadece erkeklere mahsustur.


2111 - Behce Fetvalarından: "Sarığın bir ucunu iki omuz arasına ve belin ortasına kadar sarkıtmak müstehabtır." (H. Ec. 2/163)


2112 - Soru Kadınların saçlarını kesip, zülüf bırakmalan hakkında bilgi verir misiniz?Cevap: Kadınların saçlarını uzatmaları ve her bakımdan erkeğe benzemekten sakınmaları gerekir.

2113 - Soru: Dizden aşağıya inen bir mantonun altına kısa etekli elbise giymek caiz midir?

Cevap: Manto altına da olsa böyle bir elbiseyi giymek mahzurludur.


2114 - Soru: Ailelerimiz topuğa kadar uzun elbise giyse mantoya lüzum kalmadan gezebilir mi? Elbise üzerine manto giymek şart mı?Cevap: Topuğa kadar elbise giymiş olsa bile, başını, boynunu, göğüslerini ve arkasını örtecek bir çarşaf ve benzeri şeyle kapatması gerekir. Zira vücut hatlarını ve göğüslerini belli eden bir elbiseye bürünmüş bir kadın, "giyinmiş çıplak" sayılmıştır.


2115 - Soru: Bir kadın, zinet olarak, ne gibi şeyleri takınabilir?

Cevap: Kadınlar, altın ve gümüş gibi madeni eşyadan, inci ve mücevherat gibi kıymetli taşlardan yapılmış zinet eşyasını takınabilirler. Ancak bunları yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek şekilde takınmayı; eri için ve evi içinde takmayı prensip edinmelidir.


2116 - Behce Fetvalarından: "Erkeklere ipek elbise giymek haramdır." (H. Ec. 2/163)Açıklama: Erkeklerin giymesi haram olan ipek, kurdun imal ettiği ipektir. Suni ipek, pamuk ve keten hükmünde olup giyilmesinde hiçbir mahzur yoktur.


2117 - Soru: Kadınların moda icabı fırfırlı, süslü, uzun etek giymeleri İslam'a uygun mudur? Bunların bel kısmı dar, yerde sürünen kısmı ise geniş bulunmakatır, ne dersiniz?

Cevap: Kadın, giyinip kuşanmasında, modayı değil İslam dininin tesettür esaslarını dikkate almalıdır. Giyinişi sade, elbise altını göstermeyecek kadar kalın ve vücut hatlarını belli etmeyecek kadar bol olmalıdır.

2118 - Soru: Bugünkü kızların okumaları veya kadın öğretmenlerin ders verdikleri sınıfta başlarını açmaları caiz görülmüş müdür?

Cevap: Kadın cinsinin ilim tahsil etmesi yasaklanmış değildir. Ancak tesettüre riayet edimelidir. Tahsil sırasında tek başına yolculuk yapmaktan sakınmalı. Yalnız kadınların bulunduğu bir yerde ilim tahsil etme imkanını araştırmalıdır. Bunlara riayet edemediği zaman dini müsaade de verilemez.


2119 - Soru: Kadın gömlek giyebilir mi? Gömleğin cebi sağ tarafta olursa kadın gömleğidir. Erkek giyemez diyorlar; doğru mu?Cevap: Kadın, tesettüre riayet etmek şartıyla gömlek de giyebilir. Cebin sağda veya solda olması, kadının veya erkeğin giymesine dini açıdan mani teşkil etmez.


2120 - Soru: Kimsenin bulunmadığı yerde avret mahallini örtmek gerekir mi?Cevap: Avret mahallini örtmek, hem Hakk'ın hem de halkın hakkı bulunan bir husustur. Bu itibarla, kendisinden başka kimsenin bulunmadığı bir yerde dahi avret mahallinin örtülmesi, sahih olan kavle göre vaciptir. Peygamber Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde: "Avret mahallimi içimdeki elbisemden gizlemek mümkün olsa elbette ondan bile gizlerdim." buyurmuşlardır. Hz. Ali (ra): "İnsan avret mahallini açınca yanındaki melekler utancından yüzlerini çevirirler" buyurmaktadır.


2121 - Kravat takmak bid'at midir, değil midir?Cevap: Sünnet olan bir giyecek nevine dahil değildir. Adet ve giyiniş olan şeylerde vüs'at vardır. Dalalet sebebi olan bid'at, daha ziyade inanç ve ibadetlerde münhasırdır. Kravat, küfrün sembolü sayılan eşyadan değildir. İsteyen takmaktadır. Bu husustaki müsaade, ancak bir ruhsat-ı şer'iyyedir. Vazifesi, içtimai mevkii itibariyle takmak zaruretini hisseden kimseler, bu ruhsattan faydalanarak takabilirler. İstemeyen veya böyle bir mecburiyeti bulunmayan kimse ise azimetle amel etmeyi tercih etmelidir.


2122 - Soru: Kot pantolon giymekte bir beis var mı?

Cevap: Bahsi geçen pantolon erkekler için dar olmamak şartıyla İslami tesettürü yerine getirir ise de, dinine bağlı bir erkek sünnete uygun veya yakın biçimde giyinmelidir.


2123 - Soru: Yaz mevsiminde gerek ticaret, gerekse serinlemek için plaja gidilebilir mi?

Cevap: Et satıcılarının müşteri aradığı adeta bir pazar gibi bir yerde mütedeyyin bir insanın bulunması tabii ki doğru değildir. Kadınların bulunmayacağı bir yerde, diz kapaklanna kadar olan kısmın örtülmüş olması halinde ve orada kendisinden başka erkek varsa, onlar da böylesine tesettüre riayet ederlerse denize girilebilir. İslam dini, denize girmeyi değil, tesettürü ihlal etmeyi yasak kılmıştır.


2124 - Soru: Erkeklere haram olan ipek elbiseyi erkek çocuklarına giydirmekte bir mahzur var mı?

Cevap: Erkekler için olan mahzur, erkek çocuklar için de geçerlidir. Bunun mahzuru ve sorumluluğu anne ve babayadır. Zira onları alan ve giydiren anne ve babalardır.


2125 - Soru: Ben, 15 yaşımdan 20 yaşıma kadar Almanya'da ata sporumuz olan güreşe çalıştım. Bu sahada üstün başarılar elde ettim. Daha sonra vatani görevimi yapmak için memleketime gittim. Şimdi ise terhis olup tekrar Almanya'da çalışmaktayım. Fakat bu hizmetlerin içerisine girdiğim için güreşmemde bir mahzur var mı?

Cevap: Güreş yapmanızda bir mahzur yoksa da, göbekten diz kapağı altına kadar olan kısmı kapalı bulundurmanız şarttır. Güreş ata sporudur. Tesettür (örtünme) de Allah'ın (cc) emridir. Atalarımızın kisbet giyerek güreştiği de unutulmamalıdır. İster yağlı güreş ister serbest veya grekoromen tarzında güreşler olsun, hepsinde göbekten diz kapağına kadar olan kısmı örtmek şartı ile güreşmenizde bir mahzur yoktur. Aksi halde, güreşeceğim diye, bu kısımları açmak doğru değildir.2126 - Soru: İpek elbise giymenin erkeklere haram olduğunu biliyor ve inanıyoruz. Acaba yüzü ipekten olan bir yorgan hakkında dinimizin hükmü nedir?

Cevap: Yorgan da bir nevi elbise hükmündedir. İpek yorganı kullanmak caiz görmemektedir. (Fetava-i Hindiye c. 5, s. 331)2127 -


Soru: Bir kitapta; "Bir erkek haram olan ipeği dünyada giyerse, ahirette ipek giymekten mahrum olur. İpek ise, cennet elbisesidir. O halde cennete giremez" deniliyor. Bu hususta hüküm nedir?

Cevap: Bu iddia, haram olan ipeği, helal olduğuna inanarak giymesi halinde doğrudur. Haram olduğuna inanarak giymesi halinde cennete girmemeyi gerektirecek bir suç mahiyetinde kabul edilemez. İsyanı inkar seviyesinde değerlendirme, doğru bir kıyas yolu değildir.


2128 - Soru: Bazı eserlerde sakalı kesmenin haram olduğu yazılıyor. Siz ne dersiniz?Cevap: Sakal bırakmak sünnettir. Hiç sakal bırakmamış bir kimsenin tıraş olması bu sünneti ihmal olmaktadır. Bunun hükmü de kerahatle ifade edilir. Şayet sakalı bırakır da sonra keser ise, bu kerahet, katmerleşerek haram olur. Çünkü sünneti hor görme anlamı taşımaktadır. Yoksa mutlak manada sakalı tıraş haram olsa, bırakmasının da farz veya vacib olması gerekir. Hükme medhar olacak noktayı iyi tesbit etmek gerekir.


.2130 - Soru: Bugünkü adetlerin gereği olan kumaş elbiselerin giyimi ve dikimi, değişik modeller üzerine yapılması, yabancılara uymak gibi bir mana ifade etmesi sebebiyle bir mahzur teşkil etmekte midir?

Cevap: Örf ve adetlere mahsus işlerde bir genişlik vardır. Bu itibarla, elbiseden beklenen gaye, tesettürü temin etmesidir. Bu tesettürü sünnete uygun biçimde ifa etmeye çalışmak, evla olan tarafı ifade eden bir husus olmaktadır. Gayrimüslimlere benzemek tehlikesi, küfrün sembolü olarak kabul edilen haç, zünnar vesairededir. Böyle bir benzeyişten ve bir de moda kabuğunun içine sokularak Müslümanların arasında yayılmak istenen çıplaklık temayülünden son derece sakınmalıdır



Mehmet Emre Hoca Efendi Fetvaları

11.06.2010

En Büyük Hastalığımız: Gıybet


"İnsan öldürmek dinde haram olduğu gibi, bir adamın arkasından gıybetini yapmak da haram­dır.”

Bir kimsenin arkasından, söylenenleri işittiği takdirde gü­­ceneceği bir ayıp ve kusurunu başkalarına lisanen anmak veya göz veya el ile işaret ederek veya herhangi bir surette anlatmak veya ayıplamak gıybettir.


Gıybet ve çekiştirme bir afet-i lisaniyedir ki, insanlar ara­sın­da lâzım olan sevgi, saygı, bağlılık ve yardımlaşma gibi bir takım yüksek meziyetlerin aradan kalkıp, bunların ye­ri­ne buğz, adavet, nifak, zulüm, hıyanet ve düşmana karşı ittifak­sızlık ve bunlara terettüp eden fena neticeleri ortaya çıka­rır ki, bu da esaret ve zillete düşmeyi mucip olur.


* * *


Ebu Said-i Hudrî’ye (r.a.) Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Ves­selâm buyurmuşlar ki:

“Semaya isra olunduğum gece, yani Miraç gecesi bir kav­me uğradım. Yanlarında et kesilir, sonra eti yutarlar. Sonra onlara denilir: ‘Yeyiniz kardeşinizin etinden, yediği­nizi yiyiniz.’
“Dedim: ‘Ya Cebrail bunlar kimlerdir?’ Dedi: ‘Bunlar üm­metinden, lemmazlar yani gıybetçilerdir.”

* * *
Bir kimsenin şahsı veya eşyasından bir şey hakkında mev­cut bir kusuru o kimsenin gıyabında ayıp ve kusur sa­ya­rak, başkalarına sayıp dökmek gıybet olur.

Fakih Ebu’l-Leys (r.h.) Tenbihu’l-Gafilin adlı kitabında de­miş ki:

“Bir kimse birisi hakkında, ‘Fulanın elbisesi uzun­dur veyahut kısadır’ dese, libas sahibi o sözden gücenecekse o söz gıybet olur.

* * *

Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin huzur-u saadetlerine kısa boylu bir kadın gelmiş.
Meramını giderdikten sonra yanlarından ayrıldığında, Hazret-i Aişe (r.anha) kadın hakkında, “Ne acep kısa kadın­mış” demiş.
Hazret-i Peygamber (a.s.m.), “Gıybet ettin” buyurmuşlar.

Hazret-i Aişe validemiz, “Ya Resulallah, ancak onda olanı söyledim” demiş.
Resul-ü Ekrem (a.s.m.) buyurmuşlar ki: “Onda olan çir­ki­ni andın.”

* * *
İbrahim bin Ethem Hazretleri buyurur ki:

“Yalancı dünyanı dostlarına vermekten buhledersin, âhi­retini de sevmediğin düşmanına bahşiş çekmede cömert­lik edersin. Ancak ne buhlünde özür sahibisin, ne de bu cö­mert­likte makbulsün.”
Yani dostlarına dünya işlerinde yardım etmekten cimri­lik edersin, sevmediğin kimselere ise arkalarından gıybet etmekle uhrevî amellerinin sevaplarını o gıybet ettiğin kim­se­lere verirsin.

* * *
Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir kimse, “Seni filan adam gıy­bet etti” demiş.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, gıybet eden kimseye bir tabak dolusu hurma hediye göndermiş, onu böylece ikram et­miş ve demiş ki:

“Sen bana hasenatından, sevaplarından ikram etmişsin. Bu ikramına karşı ben layıkı vechiyle mukabelede buluna­ma­yacağım, mazur görünüz.”

Bir kimse başka birini gıybet ederse, gıybet olunan kim­seye gıybet eden kimsenin sevapları Cenab-ı Hak tarafından verilir.

* * *

Ashab-ı Kiramdan Ebu Ümame demiş:

“Kıyamet gü­nün­de herkesin amel defteri eline verilirken bir kısım kim­seler görür ki, defterinde işlemediği amellerin sevapları var. Der ki: ‘Ya Rab bunlar nereden gelmiş?’ Buyu­ru­lur ki: ‘Bunlar se­nin haberin yokken insanların seni gıybet etmeleri sebebiy­le verilmiştir.”

* * *

Suddi Radıyallahu Anh buyurdu ki:

Bir seferde bir kısım zâtlarla birlikte Selman-ı Farisî de var­dı. O cemaatte Hazret-i Ömer de mevcuttu. Cemaat bir yer­­de konakladı. Yemeklerini hazırladılar. Cemaatten bazı­ları:

“Yemek hazır, Selman çadırlara girmek istemiyor” dedi­ler.

Sonra Selman’a, “Hazret-i Peygamber Efendimize (a.s.m.) git, bizim için biraz yemek iste” dediler.

Selman, Hazret-i Peygambere gitti. Cemaatin bu arzu­su­nu söyleyince, Hazret-i Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

“Onlara haber ver, onlar katıklandılar.”

Selman-ı Farisî gelerek Hazret-i Peygamber Efendimizin bu sözünü tebliğ etti. Cemaat Selman-ı Farisî’ye dedi ki:

“Biz henüz bir şey yemedik.”

Selman-ı Farisî, “Peygamber Efendimiz size yalan söyle­medi” dedi.
Cemaat bunun üzerine huzur-u saadete geldiler. Hazret-i Resul onlara ferman etti ki:
“Kardeşiniz uyurken söylediğiniz şeyler size katık oldu.”

Sonra da Sûre-i Hucurat’ın 12. âyet-i celilesini cemaata oku­­dular. Meal-i âlisi şudur ki:

“Ey mü’minler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zan­nın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın; birbirinizi gıybet de etmeyin. Siz­den biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.”




Yazar: Zübeyir Gündüzalp

Bizlerin En Büyük Gafleti: Haset


Peygamber Efendimize on yıl boyunca hizmet eden ve Allah Resulünün terbiyesinde yetişen Enes bin Malik radıyallahu anh anlatıyor:

Resul-i Ekrem Efendimiz ile oturuyorduk. Allah Resulü: "Birazdan yanınıza cennetlik bir adam gelecek, onu görmek ister misiniz" buyurdu. Çok geçmeden Medineli bir sahabi çıkageldi. Ayakkabılarını elinde tutuyor, yeni abdest aldığı için sakalından sular damlıyordu.
Ertesi gün Efendimiz aynı sözleri tekrarladığında yine aynı sahabi mescidin kapısında beliriverdi. Bu durum üçüncü gün yine aynı şekilde yaşandığında, Ashab-ı Kiramdan ilme ve ibadete düşkünlüğü ile tanınan genç sahabi Abdullah bin Amr, Medineli sahabinin peşine düştü.

Abdullah bin Amr'ın merakı;
Bu sahabi hangi ibadeti ya da hangi özelliği sayesinde cennetle müjdeleniyor, Allah Resulü bu müjdeyi neden üç gün boyunca tekrarlıyordu? Abdullah bin Amr bunu öğrenmeli ve Medineli sahabiyi cennete götürecek ameli kendisi de hayata geçirmeliydi. Medineli sahabinin kapısını çalarak, kalacak bir yerinin olmadığını, bir süre kendisini misafir etmesini rica etti. İsteği kabul edilince de üç gece bu sahabinin evinde kaldı ve onunla aynı odada yatıp uyudu.
Seni hangi amel cennetlik yaptı?

Abdullah, adamın yanında kaldığı bu süre zarfında adamın davranışlarında bir farklılık göremedi. Gün boyu diğer Müslümanların yapmadığı ve sadece bu zatın yaptığı özel bir şey yoktu. Gece yarısı uyanıp ev sahibinin ne yapacağını merak etti. Acaba kaç rekât gece namazı kılacak, Rabbine yalvarırken neler söyleyecek, gözünden nasıl da yaşlar dökülecekti?
Geceler boyu boşuna bekleyip durdu. Ev sahibi, geceleri kalkıp ibadet etmiyor, sabah namazına dek uyuyor, sadece uyanıp yatağında sağına soluna dönerken Allah'ı zikrediyor, tekbir getiriyordu. Büyük bir serveti olmadığı için sadaka dağıtamıyor, ancak konuşmasına çok dikkat ediyor, dilinden hayırlı ve güzel sözler dökülüyordu.

Abdullah nihayet üçüncü günün sonunda işin aslını ev sahibine anlatarak şöyle sordu: Hz. Peygamber üç gün üst üste "Birazdan yanınıza cennet halkından birisi gelecektir" buyurdu. Efendimizin bu sözlerinden sonra her defasında sen çıkageldin. Bunun üzerine ben de birkaç gün senin yanında kalarak seni cennet halkından yapan amelini öğrenip onu işlemek istedim. Fakat bu üç gün içerisinde büyük bir amel yaptığını görmedim. Acaba seni bu mertebeye hangi amelin ulaştırmış olabilir?"

-Hiçbir Müslüman'ı kıskanmam!
Sahabi, Abdullah'a şu cevabı verdi: Senin gördüğünden başka yaptığım bir ibadetim yok.
Ben Hiçbir Müslüman'a kin gütmem
Abdullah gitmek üzere ayağa kalktı. Aradığı cevabı bulamamıştı. Resul-i Ekrem bu adamı neden hem de üç kez üst üste Cennetle müjdelemişti. Bu adamda olup da kendinde ve diğer kimselerde olmayan özellik hangisiydi? Bunları düşündüğü sırada Medineli sahabinin sesini duydu: Dur yeğenim, söylediğim gibi gördüğünün dışında benim hiçbir amelim yoktur, ancak şu var ki ben hiçbir Müslüman'a kin gütmem ve Allah'ın bir başkasına verdiği nimeti asla kıskanmam.
Abdullah, bunun üzerine: 'Seni Cennetlik yapan ve bizim sahip olamadığımız şey işte budur' dedi. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 166)

Not: Bahsi geçen sahabe, Sa'd bin Ebi Vakkas (r.anh.)Hazretleri olup Aşere-i Mübeşşere'dendir.


Aşere-i Mübeşşere:

Ebu Bekr-i Sıddık (radiyallahu anh)

Ömer bin Hattab (radiyallahu anh)

Osman bin Affan (radiyallahu anh)

Ali bin Ebu Talib (radiyallahu anh)

Talha bin Ubeydullah (radiyallahu anh)

Zübeyr bin Avvam (radiyallahu anh)

Abdurrahman bin Avf (radiyallahu anh)

Sa'd bin Ebi Vakkas (radiyallahu anh)

Said bin Zeyd (radiyallahu anh)

Ebu Ubeyde bin Cerrah (radiyallahu anh
. . .

Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz!
Medineli sahabi belki pek çoğumuz için sıradan bir kimse idi. Fakat o ağzından çıkan kelimelere dikkat eden ve güzel konuşan bir Müslüman'dı. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir mümin olarak ya hayırlı bir söz söylüyor ya da susmayı tercih ediyordu. (bkz. Müslim, İman 74)
O, Müminlere düşmanca davranmıyor, kin güderek, haset ederek güzel amellerini heba etmiyordu. Allah ve Resulü bütün Müslümanlara haset etmeyi haram kılmıştı

"Haset etmekten sakının. Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir." (Ebû Dâvûd, Edeb 44)
Kin tutmak, Allah'ın nimet verdiği bir kimseyi kıskanmak, haset etmek insanları mutsuz ve huzursuz kılar. Kin tutanlar, yüreğinde nefret taşıyanlar, hırslarının ve nefislerinin kölesi olurlar. Ve cennete sadece yüreği özgür olanlar girebilir.

Enes bin Malik, Efendimiz'in şöyle buyurduğunu bizlere haber verir: "Birbirinize kin tutmayınız, hased etmeyiniz, sırt dönmeyiniz ve ilginizi kesmeyiniz. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. (Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30-32)

7.06.2010

Az Yemek, İçmek



HZ.Ömer'den (r.a.) rivayetle:
Allah'a en sevimli eviniz, içinde ikram gören bir yetimin bulundu­ğu evdir.[1]

HZ.İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Sizin Allah'a en sevimli olanınız, az yiyip içen ve bedence hafif ola­nı nızdır.[2]

En büyük nimetlerden biri olan sağlık, ağız tadıyla hayat sürebilmenin en önemli unsurlarından biridir. Bunda dengeli ve ölçülü yiyip içmenin önemi elbetteki büyüktür.
Sağlığı tahrip eden sebeplerin ilk sıralarında ise çok yemek, aşırı ve denge­siz beslenme gelmektedir. Böyle davranmak herşeyden önce sorumluluk getirir. Çünkü bunda vücud emanetini gerektiği gibi koruyamamak, tehlikeye atmak söz konusudur. Hadiste bildirildiğine göre vücudumuzun da bizim üzerimizde hakkı olduğuna göre ona karşı vazifemiz onu gerektiği gibi korumak, tehlikelere maruz bırakmamaktır. Aksi halde "Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız"[3] âyetindeki îka-za girmekten kurtulamayız.
Fazla beslenme sonucu ortaya çıkan şişmanlık her organa gerektiğinden fazla yük yüklemek, dolayısıyla onlara eziyet etmek, onları yormak demektir. 70 kiloluk bir vücuda hizmet etmesi gereken bir kalbin 80 kiloluk bir vücuda hizmet etme mecburiyetinde kalışını düşünün. Aslında bu başta kalb olmak üzere bir­çok organa zulmetmek demektir.
İş bununla kalmamakta; şişmanlık, yüksek tansiyon, kalb, damar, böbrek, solunum, sindirim, kemik, eklem hastalıklarından tut, ânî ölümlere varıncaya ka­dar birçok rahatsızlıklara sebep olmaktadır. Sağlık kitaplarında bunlar bir bir an­latı.
Kur'ân-ı Hakim, bu durumlara düşmememiz için ikazda bulunmakta, 'Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz"[4]buyurmaktadır. İslâm âlimleri bu âyeti sağfık açı­sından o kadar önemli görürler ki "Tıbbın yarısı işte budur!" derler.
Peygamberimizin, âdemoğlunun doldurduğu kapların en kötüsünün mide ol­duğunu bildirişi oldukça manâlıdır. Yeme içmede takip edilmesi gereken usûlü de şöyle belirtmişlerdir: "Âdemoğluna belini doğrultacak kadar yemek yeterlidir. Eğer yemek istiyorsa midesini üçe ayırsın. Bir kısmını yemekle, bir kısmını da suyla doldursun. Üçte birini de boş bıraksın." Gelişen ilim bu hadîste tavsiye edilen usûlün insan hayatı için son derece faydalı olduğunu kabullenmekte, böyle davranmanın birçok hastalığa engel olduğunu belirtmektedir. Bu hususta diğer bir ölçü de iyice acıkmadan yemek yememe, yerken de daha iştah varken kalkmadır. Resûlullah zamanında Arabistan'a İran'dan bir doktor gelmiş, hasta­ları tedavi etmek istemişti. Ne var ki aradan günler geçtiği halde hiçbir hasta gel­memişti. Kendisine iş çıkmayacağını anlayınca Peygamberimize gelmiş, gitmek için izin istemişti. Fakat merak ettiği bir sorusu vardı. Sahabe ne yapıyordu da hasta olmuyordu? Peygamberimize sormadan edemedi. Şu cevabı verdi Pey­gamberimiz: "Benim Ashabım iyice acıkmadan yemek yemezler. Yedikleri za­man da tıka basa değil, daha iştahtan varken kalkarlar." İranlı doktor heyecan­landı ve şöyle dedi: "İşte sağlığın şartı budur!"
İbni Sina da sağlıklı yaşamada, yeme içmede ölçülü olmanın önemli rolünü şöyle anlatır:
"Tıp ilmini iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığtndadır. Yediğin va­kit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, ye­mek üstüne yemek yemektir."
Sağlığı korumanın manevî hayata yönelik faydaları da vardır. Manevî haya­tın devamı, çokça ibadet edebilmek, şevk ve zevkle manevî hizmetlere yönete­bilmek için de sağlık çok önemlidir. Sağlık tehlikeye düştü mü, bu hizmetler de büyük ölçüde aksayacakta. Hasta insan îcabında yerinden kalkamazken, genç ve dinç bir kimse zevk ve şevkle kendini ibadete verebilecektir. "Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır" hadîsinin mânâlarından biri de "Sağlıklı mü'min, sağlığı bozuk mü'mine göre daha hayırlıdır" şeklindedir.
Çok yiyip içme manevî hayatın zedelenmesine ele sebep olabilir. Çünkü böyle bir insan, manevî hayatı sarsabilen helali, haramı araştırma titizliğini de yitirebilir. Hele maneviyatı zayıfsa imkânları yetmediğinde kolaylıkla haramlara girebilir.
Bu kısa izahtan sonra Allah'a en sevimli olan insanın az yiyip içen ve beden­ce hafif olan insan olarak belirtilmiş olmasının hikmet ve önemi herhalde daha iyi anlaşılmış olacaktır.
---------------------------------------------------------------------:

1-Beyhaki’nin Şi’bü’l-İman’ından.

2Deylemi’nin Müsnedü’l-Firdevs’inden

3Bakara Sûresi, 195.A.C

4.A'raf Sûresi, 31.A.C

2.06.2010

Bir Kısım Dinî Deyimler


3- İbadet: Lûgatta kullukta bulunmak demektir. Şeriat teriminde "İyi niyete bağlı olarak yapılmasında sevab bulunan her iştir." Yüce Allah'a saygı ve itaat için yapılır. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi...


4- Taat: Emri benimseyip yerine getirmek demektir. Buna itaat de denir. Şeriatta itaat ise, yapılmasından dolayı sevab kazanılan herhangi bir iştir; gerek niyet bulunsun, gerek bulunmasın. Kur'an-ı Kerîm'i okumak gibi...


5- Kurbet: Yakınlık demektir. Şeriatta ise, Yüce Allah'a manevî olarak yakınlığa sebeb olan herhangi güzel bir iştir. Sadakalar ve nafile kılınan namazlar gibi...


6- Niyet: Kasıd manasındadır ki, kalbin bir şeyi yapmaya yönelmesi demektir. Şeriatta ise, yapılan bir görevle Yüce Allah'a ibadette bulunmayı ve O'na manevî bakımdan yaklaşmayı kasdetmektir. Bir işin ibadet olabilmesi için böyle bir niyete ihtiyaç vardır. Örnek: Biz namazlarımızı, yalnız Yüce Allah'ın emrine uymak için, O'nun nzasını kazanmak için kılarız. İşte bu, namaz hakkında bir niyettir. Yoksa başkalarına göstermek veya vücut sağlığı için namaz şeklinde yapılacak olan hareketler, Allah rızasını taşımadığı için, ibadet sayılmaz. Allah rızası niyetine bağlı bulunan temizlik gibi bir abdest de, bir ibadettir.


7- Teklif: Bir kimseye zorluk veren bir şeyi emretmek ve ona yüklemek demektir. Şeriatta ise: İslam dininin ehliyet ve yetkiye sahib olan insanlara birtakım şeyler yapmalarını ve birtakım şeyleri yapmamalarını emredip yüklemesidir. Bunlarla din yönünden görevlenmiş olan bir insana da Mükellef (Yükümlü) denir. Çoğulu "Mükellefin"dir. İnsanlar yetki ve kudretleri nisbetinde mükellef (yükümlü) olurlar. Aklı bulunan ve bûluğ çağına ermiş olan kimsenin ehliyeti tam olacağından yükümlülüğü de öylece tam olur.


8- Akıl: Ruhun bir kuvvetidir ki, insan onunla bilgi sahibi olur. İyi ile kötüyü ayırır ve eşyanın gerçek hallerini onunla anlar. Diğer bir tarife göre akıl ruhsal bir nurdur ki, insana gideceği yolu aydınlatır, insana hak ve gerçeği bildirir. Bu ruhsal kuvvete sahib olana akıllı kimse denir. Bundan yoksun olana da Mecnun (deli) denir.


9- Büluğ: Belli bir çağa yetişmek ve belli birtakım vasıflara sahib olmak demektir. Belli bir yaşta bulunan ve belli vasıflara sahib olan kimseye "Baliğ ve Baliğa" denir. Şöyle ki: Uykuda gördüğü bir rüyadan dolayı üzerine gusletmek gereken (ihtilam olan) bir erkek baliğdir. Evlendiği takdirde çocuk yapabilecek genç bir erkek de baliğdir. Baliğ veya baliğa olma yaşının başlangıcı, erkek çocuklar için tam on iki, kız çocuklar için de tam dokuz yaştır. Bu yaşların sonu da her ikisinde tam on beş yaştır. Böyle on beş yaşını bitirmiş olduğu halde, kendisine ihtilam ve gebelik gibi buluğ eseri belirmeyen kimse, hükmen baliğ sayılır.


10- Hüküm: Karar, bir şeyin sonucu olma, bir sonucu gerektirme, etki, emretme manalarında kullanılır. Din deyiminde ise, bir şeyin üzerine düşen eser demektir. Yükümlülerin (mükelleflerin) işleri ile ilgili olan dine ait hükümlerden her birine "Şer'î hüküm, çoğuluna da Ahkam-ı Şer'iye (Şer'î hükümler) denilir. Örnek: Zekat farzdır, hırsızlık haramdır, denilmesi birer Şer'î hükümdür.


11- Ef'al-i Mükellefin (Yükümlülerin İşleri): Mükellef insanların yaptıkları işlerdir ki, farz, vacib, sünnet, müstahab, helal, mubah, mekruh, haram, sahih, fasid, batıl gibi kısımlara ayrılır.


12- Farz: Yapılması din yönünden kesin şekilde gerekli olan herhangi bir görevdir. Farz, kat'î ve zannî diye ikiye ayrıldığı gibi, farz-ı ayın ve farz-ı kifaye olarak da kısımlara ayrılır.


13- Farz-ı Kat'î (Kesin farz): Kesin olarak şer'î bir delil ya Kur'an'ın açık bir ayeti yahut peygamberimizin sağlam bir hadisi ile yapılması emredilen ve istenen görevdir. Namaz ve zekat gibi...


14- Farz-ı Zannî: Müctehidlerce kesin sayılan delile yakın bir derecede kuvvetli görülen ve böylece zannî bir delil ile sabit olan görevdir. Amel bakımından kesin farz kuvvetinde bulunur. Buna Farz-ı Amelî (amel bakımından farz) da denir. Aynı zamanda böyle bir farza, delilinin zannî olmasından dolayı "Vacib" adı da verilir. Buna göre farz-ı amelî, farz kısımlarının zayıfı, vacib kısımlarının da kuvvetlisi bulunmuş olur. Nitekim abdest almakta başa mutlak olarak meshetmek kesin bir farzdır. Fakat başın dörtte biri kadarını meshetmek ise, amelî bir farzdır. 15- Farz-ı Ayn: Yükümlü (mükellef) olan herkesin yapmak zorunda olduğu farzdır. Beş vakitte kılınan namazlar gibi...


16- Farz-ı Kifaye: Yükümlülerden bazılarının yapmaları ile diğerlerinden düşen ibadetlerdir. Cenaze namazı gibi... Farzların yapılmasında büyük sevablar vardır. Özürsüz olarak yapılmamaları da, Allah'ın azabını gerektirir. Kifaye olan farzı, müslümanların bir kısmı yapmadığı takdirde, bundan haberi olan ve bunu yapmaya gücü yeten bütün müslümanlar Allah katında sorumlu olup günah işlemiş bulunurlar. Kesin olan farzı inkar etmek küfür olur. Amelî olan bir farzı inkar bid'attır, günahı gerektirir. Bütün bunlar farzların hükmüdür. Farzın çoğulu feraizdir.


17- Vacib: Dinimizde yapılması kesinlik derecesinde bir delil ile sabit olmayan ve yine kuvvetli bir delil ile sabit görülen şeydir. Vitir ve bayram namazları gibi... Vaciblerin yapılmasında sevab vardır. Terk edilmeleri de azabı gerektirir. Vacibin inkar edilmesi bid'attır ve günahtır. Bunlar, vaciblerin hükmüdür. "Vecibe" sözü, bazen farz yerinde ve bazan da vacib yerinde kullanılır. Çoğulu "Vecaib"dir.


18- Sünnet: Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin farz olmayarak yaptığı işlerdir. Müekked sünnet ve gayr-i müekked sünnet kısımlarına ayrılır. Sünnet-i şerifin bir manası da kitabın başlangıç bölümünde geçmişti. Sünnetin çoğulu "Sünen"dir.


19- Sünnet-i Müekkede (Müekket, kuvvetli sünnet): Peygamber Efendimizin devam edip de pek az yapmadıkları ibadetlerdir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi... İslam dininde önemle benimsenen ezan, ikamet ve cemaate devam gibi sünnetlere "Sünen-i Hüda" denir. Bunlar da birer müekked sünnettir.


20- Gayr-i Müekked Sünnet: Peygamber Efendimizin ibadet maksadı ile bazan yapmış oldukları şeylerdir. Yatsı ve ikindi namazlannın ilk sünnetleri gibi... Peygamber Efendimizin yiyip içmeleri, giyinip kuşanmaları, oturup kalkmaları gibi, kendi öz hallerine ait işlere de, "Sünen-i Zevaid" adı verilmiştir. Bunlar da birer gayr-i müekked sünnet demektir. Müekked sünnetlerle "Sünnet-i Hüda" adı verilen sünnetlerin yapılmasında sevab vardır. Kasden terk edilmelerinde azab yoksa da, ayıplama vardır. Gayr-i müekked ile "Zevaid" sünnetlerin yapılması çok güzeldir. Sevgili peygamberimize uymanın bir nişanı olduğundan, bunları yapmak sevaba ve Peygamberimizin şefaatına kavuşmaya bir yoldur. Bunların yapılmaması azarlanmayı gerektirmez. İşte bunlar sünnetlerin hükümleridir. Ashab-ı Kiram'ın hal ve tutumlarına, onların izledikleri zühd ve takva yollarına da, biz Hanefîlerce sünnet denir.


21- Müstahab: Lügat manası, sevilmiş şey demektir. Din deyiminde, Peygamber Efendimizin bazen yaptıkları ve bazen da terk ettikleri ibadettir. Kuşluk namazı gibi. Bu bir nevi müekked olmayan sünnettir. Peygamber Efendimiz, müstahab denilen bazı şeyleri sevmiş ve benimsemiştir. İlk devrin değerli müminleri de bunları seve seve yapmışlar ve bunların yapılmasını din kardeşlerine öğütlemişlerdir. Müstahab olan şeylere; "mendub, fazilet, nafile, tatavvu', edeb" adı da verilir. Şöyle ki: Müstahab olan şeye, sevabı çok olup yapılması istendiğinden ötürü mendub ve fazilet denilir. Farz ve vacib üzerine ilave olarak yapıldığı için de ona "Nafile" denilir. Kesin bir emre dayanmaksızın sadece bir sevab isteği ile yapıldığı için ona "Tatavvu" adı verilir. Güzel ve övgüye değer bir iş olduğu için de ona "Edeb" denmiştir. Bunun çoğulu "Adab"dır. Edeb üzerinde bilgi için bu eserin ahlak bölümüne müracaat edilsin. Müstahab olan şeyin yapılmasında sevab vardır. Terk edilmesinde azarlama ve ayıplama olmadığı gibi, tenzih yolu ile de kerahet yoktur. Bunlar da, müstahabların hükümleridir. Şafiî ve Hanbeli Mezheblerinin fıkıh alimlerine göre sünnetler, müstahablar ve mendublar birdir. Herhangi bir sünnete müstahab yahut mendub da denir.


22- Helal: Dinde caiz görülen herhangi bir şeydir. Yapılmasından ve kullanılmasından dolayı ayıplama gerekmez. Helalin her çeşit lekeden arınmış olan saf ve tertemiz kısmına "Tîb ve Tayyib" denir.


23- Mubah: Yapılması ve yapılmaması dinde caiz görülen şeydir. Ne yapılmasında, ne de yapılmamasında günah vardır. Helal olan bir yemeği yahut meyveyi yiyip yememek gibi...


24- Mekruh: Lügatta sevilmeyen ve hoş görülmeyen şey demektir. Din deyiminde, yasaklığı sabit olmakla beraber, ona aykırı olarak da bir delil veya işaret görülen şeydir. Yapılması doğru olmayıp yapılmaması iyi olan bir iştir.


25- Kerahet: Bir şeyi fena görmek, ona razı olmamak demektir. Kerahet iki kısma ayrılır: Kerahat-i Tahrimiyye ki, harama yakın olan mekruhtur. Kerahat-i Tenzihiyye ki, helala yakın olan kerahettir. Bu tarif İmam-ı Azam ve İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre, tahrimen mekruh olan bir şey, haramdan sayılır. Haram gibi ahiret azabını gerektirir. Tenzihen mekruh olan bir şey ise, ittifakla helala yakındır. Böyle bir kerahetin yapılması azabı gerektirmez. Ancak yapılmaması sevab kazandırır. Fıkıh kitablarında bir kayda bağlanmaksızın mutlak olarak "Kerahet" sözü anılınca, bundan genellikle tahrimen kerahet kasdedilir. İleride görülecektir.


26- Haram: Bir şeyin yapılması, kullanılması, yiyilip içilmesinin İslam dininde kesin bir delille yasaklanmış olmasıdır. Bu da "Haram liaynihi ve Haram ligayrihi" kısımlarına ayrılır.


27- Liaynihi Haram: Aslı itibariyle herkes için haram olan şeydir. Şarab, akan kan ve lâşe gibi...


28- Ligayrihi Haram: Aslında helal olup başkasının hakkından dolayı haram olan şeydir. Şeriat çerçevesinde sahibinin izni olmadıkça o şeyden başkaları faydalanamaz. Başkasına ait kıymetli bir malı veya yemeği izinsiz almak gibi... Haram olan şeylere "Muharremat" denir. Haramın yapılmamasından sevab kazanılır. Yapılması ise azabı gerektirir. Haram olduğu ittifakla kesin şekilde sabit olan bir şeyi helal saymak, insanı imandan çıkarır.


29- Sahih: Rükün ve şartlarını toplayan herhangi bir ibadet veya işlemdir. Farz ve vaciblerini gözeterek kılınan bir namazın sahih olması gibi...

30- Caiz: Dince yapılması yasak sayılmayan şey demektir. Bazan sahih yerinde, bazan da mubah yerinde kullanılır. Bazı işlemler dünya ahkamı bakımından sahih olduğu halde, ahiret ahkamı bakımından caiz olmaz. Cuma namazını kılmakla yükümlü olan bir kimsenin cuma ezanı okunurken yaptığı alışveriş muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir ve geçerlidir. Fakat manevî sorumluluğu gerektirdiği için caiz değildir.


31- Fasid: Kendi başına sahih ve meşru iken, gayri meşru bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru olmaktan çıkan şeydir. İbadet konusunda fasid ile batıl aynı hükümdedir. Meşru olan bir işi bozan, hükümsüz kılan şeye de "Müfsid" denir. Kasden yapılması azaba sebeb ise de, yanılarak yapılması azabı gerektirmez. Namaz içinde gülmek gibi. Gülmek, aslında sahih olan namazı bozar.


32- Batıl: Rükünlerini veya şartlarını büsbütün veya kısmen kendisinde toplamayan herhangi bir ibadet ve muameledir. Bir özür bulunmaksızın abdestsiz kılınan namaz gibi.


33- Taharet: Lügat manası temizlik ve nezafet demektir. Din deyiminde taharet, pislik ve necasetten arınmış olmak veya hades (abdestsizlik) denilen şer'î bir engelin kalkması halidir. Temiz olan şeye tahir, temizleyici şeye de "Tahûr veya Mutahhir" denir. Temizleme işine de, "Tathir" denir. Taharetler, Kübra (büyük) ve Suğra (küçük) diye ikiye ayrılır.


34- Taharet-i Suğra (Küçük Temizlik): Abdestsizlik denilen hali gidermek için yapılan temizliktir, Abdest almak gibi.

35- Taheret-i Kübra (Büyük Temizlik): Cünüblük ile hayız ve nifas denilen hallerden çıkmak için yapılan yıkanmadır ki, ağıza ve burna su vermek şartı ile bütün vücud yıkanır. Buna "gusül, iğtisal, boy abdesti" de denilir.

36- Hades: Bazı ibadetlerin yapılmasına şer'an engel olan ve hükmen necaset sayılan bir haldir.Hades-i asgar (küçük hades) ve hades-i ekber (büyük hades) kısımlarına ayrılır.

37- Hades-i asgar (küçük hades): Yalnız abdest (taharet-i suğra) ile giderilen haldir. İdrar yapmak, vücudun herhangi bir yerinden kan çıkmak sebebiyle gelen abdestsizlik hali gibi...

38- Hades-i ekber (büyük hades): Ağız ve burun dahil bütün vücudun yıkanması (büyük temizlik) ile giderilen taharetsizlik halidir Bu hal da cünüblükten, hayız ve nifas denilen hallerden meydana gelir. Bunların ayrıntılı olarak açıklamaları ileride gelecektir.


39- Hades: Maddeten temiz ve pak olmayan herhangi bir şeydir. Buna "necis, gerçek necaset, pislik" de denir. Şöyle ki: Aslen veya geçici olarak temiz bulunmayan bir şeye necis ve necaset denir. Bunun çoğulu "Encas"dır. Örnek: Sidik aslen necis olduğu gibi, bulaştığı bir elbise de necis, pis ve murdardır. Aslen murdar olan şeye "Neces" de denir. Hakîkî necasetler, namazda bağışlanan mikdarlarına göre, "Necaset-i hafîfe" ve "Necaset-i galiza, mugallaze" kısımlarına ayrıldığı gibi, akıcı olup olmamaları bakımından da, "mayi" ve "camid" kısımlarına ve görülüp görülmemeleri bakımından da "necaset-i mer'iyye" ve "necaset-i gayr-i mer'iyye" kısımlarına ayrılır.

40- Necaset-i Hafife: Pis olduğu konusunda şer'î delil olmakla beraber aksine bir görüş de bulunan şeydir. Bu tür necasetler bir delile göre murdar görülmekte ise de, diğer bir delile göre murdar sayılmazlar. Eti yenen hayvanların idrarları gibi...

41- Necaset-i Galize: Pisliği hakkında şer'î bir delil olup aksine başka bir delil bulunmayan şeydir. İnsan ve hayvan tersleri gibi...

42- Necaset-i Mer'iyye: Yoğunluğu olan veya kuruduktan sonra görülebilen herhangi pis bir maddedir. Akan kanlar gibi...


43- Necaset-i Gayr-i Mer'iyye: Donup kalmayan veya bulaştığı yerde kuruduktan sonra görülmeyen herhangi pis bir maddedir. idrar gibi.

23.11.2009

İslam'da Kadın Hakları


Birisine bir kız çocuğu müjdelenirse, üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir..." (Kur'ân-ı Kerîm 16 (en-Nahl)/58 ) Bu âyette Allah (c.c.) cahiliyyet insanının kadına bakışını anlatır ve takbih eder. Halbuki, "Allah diledigine kız, dilediğine erkek, dilediğine ikisini birden verir, dilediğini de kısır yapar." (Kur'ân-ı Kerîm 42 (es-Sûrâ)/49)
Kadın da tıpkı erkek gibi doğar, erkek gibi insan yavrusudur. Şefkatte ve hediyede aralarını ayırırlarsa, anne baba sorumlu olurlar. Peygamberimizin vasiyyetini gözetmemiş olarak şefaatten mahrumiyeti hak ederler. Cahiliyyet duygularının insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz kız çocuklarının, eğitimini özellikle vurgular ve "üç, iki, hattâ bir kız çocuğunu, haklarını koruyarak yetiştiren babanın, Cennette kendisiyle beraber olacağını" (Ibn Mâce, edep3) duyurur.


Çocuğun kız doğmasında da erkekte olduğu gibi, "Şükür" olarak "akîka" kurbanı kesilir. Ismi güzel verilir, zorunlu eğitimi yaptırılır. Gerekli cinsel bilgileri anneden alır. Kur'ân'da ve Sünnette ilme teşvik eden hiç bir nas, kadınları bundan ayırmaz. Tersine, ihmale uğrayacaklarını bildiği için, Peygamberimiz özellikle kadın eğitimini tavsiye etmiş. haklarının korunmasını emretmiştir. Onun devrinde "müctehid" olan kadınlar yetişmiştir. (Meselâ Resûlüllah'ın (s.a.) zevceleri Âişe validemiz bunlardan biridir.)



Kadın hiçbir konuda erkekten ayrı tutulmadan büyütülmüş ve yetiştirilmiş, sıra evlenmesine gelmiştir. Damat adayını görmesi bir hakkı ve aynı zamanda bir sünnettir. Beğenmezse reddeder, velîlerin ve damat adayının ısrarı hiçbir şeyi değiştirmez.
Evlenirken ağırlığını koyar, damat adayından istediği kadar "mihir" alır. Mihir onun Allah'tarafından belirlenmiş en tabii hakkı ve hayat garantisidir. Harcama sahası, meşru çerçevede tamamen kendi iradesine bağlıdır. Mihrini, ya da varsa diğer mal varlığını, hayır yolunda harcayabileceği gibi ticarî işletmelerde kullanabilir, şirketler kurar, şirketlere hisse senetleriyle ortak olur, kazanır ve kazandığını da istediği yerde harcar. Çünkü kendi sosyal güvenliği, kocaya varmakla garanti altına alınmıştır. Ev için ve kendisi için gerekli bütün zarûri harcamalar erkeğin sırtınadır. Erkek, elbiseni ya da süs malzemeni kendi kazancınla al, diyemez. Kendi varlığı ölçüsünde kadının nafakasını sağlamak zorundadır. Sağlayamayacaksa evlenemez. Evlendikten sonra sağlamazsa kadının boşanma talebi olumlu sonuçlanır.
Kocası onu tahkir edemez, onun hayat arkadaşı olduğunu unutmamak zorundadır, darılıp evinde yalnız bırakamaz. Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davranandır. (Bk. Buhâri, nikâh 43; Müslim, fedâil 68)
Evde hanımıyla şakalaşmak, eğlenmek ve onu eğlendirmek kocanın görevlerindendir.
Kadının hak-hukuk tanımayıp isyan etmesi dışında, sudan bahanelerle erkek karısını dövemez, (Karının dövülmesi konusunda Kur'ân-ı Kerîm 4 (en-Nisâ)/34 âyeti ve tefsirlerine bakılabilir. Örnek olarak bk. Ibn Kesîr N/257; Kurtubî NI/170,172,173; Elmalı N/1351; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Ibn Mâce, menâsik 84; Müslim hac 147; Tirmizi, Rada'11; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Halebî Sağîr s. 395; Halebî Kebîrs. 621; Canan, Terbiyes. 391;) hastalık kıskançlığından kaynaklanan şüphesinden ötürü karısını anî baskınlarla rahatsız edemez.


Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadîslerinde ailesinden uzun zaman ayrı kalan birisinin, haber vermeden gece ansızın eve gelmesini yasaklamıştır. Bunda ayrıca koltuk altı, etek tıraşı ve süslenip taranmayla kocasına hazırlık yapabilme imkânı bulması da, sebep olarak zikredilmiştir. (Bu konuda bir hadîs-i şerîfin meâli şöyledir: "(Uzaklardan) geceleyin geldiğinde hanımmn yanına girme ki, bıçak kullanıp tıraş olsun, dağınıksa tarasın. (gelişine hazırlansın)" Buhârî, nikâli 121,122; Müslim, radâ' 58, imâret 181,182; Dârimî, nikâh 32, cihâd 163; Müsned NI/298. Hadîs şerhleri buna sebep olarak bir de, eve geceleyin aniden girmesinin, hanımının ihanetinden şüphelendiği anlamına gelebileceği ihtimalini gösterirler.)

Kocanın karısını cinsel yönden tatmin görevi de vardır. Peygamberimiz, karısını düşünmeden, işini bitirerek hemen inen insanları horoza, yani hayvana benzetmiş ve sevişip okşama olmadan cinsel ilişkiye geçilmemesini tavsiye etmiştir. (Deylemî'den, Gazâlî, Ihyâ N/52 (Terc. N/129); Ayrıca bk. Suyutî, el Camiu's-sağîr (Fethu'I-Kadîr ile) VI/323) Çünkü erkek bakmakla hemen tahrik olabilir, ama kadın cinsel ilişkiye ancak uzun bir okşama döneminden sonra hazır hale gelir. Iyi bir erkek, karısını bu işe hazırlamayı başarabilen ve kendi doyduğu gibi onu da doyurabilen erkektir. Cinsel ilişkide sadece kendisini düşünen erkekler, karşısındakine zulmettiklerini ve işkence ederek zevk aldıklarını unutmamalıdırlar.
Evlendikten sonra bir yıl içerisinde hiç cinsel ilişki yapamayan erkekten kadının ayrılma hakkı vardır. Kadın "peşin mihrini" almadan kendisini erkeğe teslim etmeyebilir.

Kadının nafakası gibi, tedavisi ve ilâç harcamaları da kocaya aittir. Kadın ekmek yapamayan birisi ise, erkek hazır ekmek almak zorundadır. Süslenmesini istiyorsa, süs malzemeleri ve koku masrafi erkeğe aittir. Yılda yazlık ve kışlık olmak üzere iki takım elbise erkeğe aittir. Anlaşmazlik söz konusu olursa elbisenin nitelikleri mahalli idarelerce tesbit edilir. Kadın, kocası sefere çıkarken, gelmediği günler için nafakasına, ondan kefil alabilir. Âdetli günlerinde kocasından ayrı yatmak isterse, ayrı bir yatak istemek hakkıdır.
Durumuna göre kadın kocasından hizmetçi isteyebilir. Hizmetçinin ücreti kocasına aittir. Örfe göre kadınların yapmaması ayıplanan ev işleri dışında kadın, hiçbir iş yapmak zorunda değildir.
Ihtiyaç duyarsa kocasıyla aylık nafaka miktarında anlaşırlar. Yetmediğini anlarsa artırmasını ister, koca kabul etmezse mahkemeye başvurabilir.
Kadın kocanın yakınlarını istemediği takdirde, kocası onu müstakil bir evde oturtmak zorundadır. Buna sebep olarak, kocasıyla oynaşmak ve yararlanmak arzusuna, onların bulunmasının engel olacağı gösterilmiştir. Hattâ cinsel ilişkiyi bilmeyecek kadar küçük olan çocuğu dışındakiler için de aynı sebeble ayrı odalar istemek, kadının hakkıdır.
Kadının, haftada bir kez anne-babasını ziyaret hakkıvardır, erkek buna engel olamaz.
Erkeğin haklarına bir zarar vemeyen meşru işlerde; kadının meşru çerçevede çalışmak hakkıdır.
Âdet ve lohusalıktan ötürü hamama gitmek istediği takdirde, hamam parasını erkek verir, ancak hamamda avret yerlerinin açılmamasına riayet edilmediği biliniyorsa, kadın hamama gönderilmez.
"Ric'î" (dönülebilir) ya da "bâin" talakla boşanan karısının her türlü nafakasını, iddeti içerisinde erkek verir.
Bu söylediklerimiz bütün fıkıh kitaplannda kadının erkek üzerindeki hakları sayılırken açıklanan konulardan sadece birkaç örnektir. Sonra bunlar birer tavsiye niteliğinde değil, yaptırımı olan kanûni haklardır. Karadeniz'de, Anadolu'da. şurada-buradâ kadınlar çalıştırılıyor ve ancak erkeğin yapabileceği zor işler altında eziliyorlarsa, bunun suçu İslam'ın değil, Islâmı onların hayatından uzaklaştıranların olsa gerektir.,
Bir seçim sözkonusu olduğunda kadının seçme hakkının bulunduğunu çoğu Islâm bilginleri söylemişlerdir. Çünkü onların böyle bir hakkının olmadığına dair hiçbir delil yoktur. Kaldı ki seçme, "bey"at"tan ibarettir.

Halbuki, Peygamberimiz kadınlardan da bey'at almıştır. (bk. Kur'ân-ı Kerîm 60/12 âyeti ve tefsirleri.)

Hz. Ömer'den sonra seçilecek halife için, evlenmemiş genç kızlar dahil, herkesten fikir alınmıştır.(bk. Muhammed Hamîdullah, Islâm Müesseselerine Giriş Ist.1981, s. 112 (Ibn Kesîr'den nakil))



Nihayet kadın öldüğünde kefeni de kocasına aittir. (Özet olarak sunduğumuz bu maddelerin daha geniş bir açıklaması için bk. Ibn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, Mısır 1380 (1960) NI/571 vd. Ayrıca bütün fıkıh kitaplarının nafaka bölümleri ve özellikle Serahsî, Mebsût V/180 vd.)
Görüldüğü gibi kadın geçim konusunda hiçbir derdi ve endişesi olmayan, yani alabildiğine sosyal güvenliği bulunan bir insandır. Ve bütün bunlar bir anlaşmazlık sözkonusu olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa Islâm'da karı-koca birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimiz'in ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile eşi Fatıma arasında iş bölümü yapması gibi.

3.11.2009

266.Mektup'tan Önemli Notlar.(İmam-ı Rabbani (k.s))


İBÂDETLER: Îmânı, i’tikâdı düzeltdikden sonra, fıkh ahkâmını, [ya’nî dînimizin emr etdiği ve yasak etdiği işleri] öğrenmek, elbette lâzımdır. Farzları, vâcibleri, halâl ve harâmları, sünnet ve mekrûhları ve şübhelileri lüzûmu kadar öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir.

Fıkh kitâblarını öğrenmek, her müslimâna lâzımdır. [Bunları bilmeden müslimânlık olmaz.] Allahü teâlânın emrlerini yapmağa, Onun beğendiği gibi yaşamağa çalışmalıdır. Onun en çok beğendiği ve emr etdiği şey, hergün beş vakt nemâz kılmakdır.

Nemâz, dînin direğidir. Nemâzın, ehemmiyyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey bildireceğim. Cân kulağı ile dinleyiniz!


Önce, sünnete [ya’nî fıkh kitâblarında yazılana] tâm uygun olarak, abdest almalıdır. Abdest alırken yıkanması lâzım olan yerleri üç def’a ve her def’asında, her taraflarını temâm yıkamağa çok dikkat etmelidir. Böylece, sünnete uygun abdest alınmış olur.

Başa mesh ederken, başın her tarafını kaplıyarak sığamalıdır. Kulakları ve enseyi iyi mesh etmelidir. Ayak parmaklarını hilâllerken, [ya’nî parmak aralarını temizlerken] sol elin küçük parmağını, ayak parmaklarının alt tarafından, aralarına sokulması bildirilmişdir. Buna ehemmiyyet vermeli, müstehab diyip geçmemelidir.

Müstehabları hafîf görmemelidir. Bunlar, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir ve beğendikleridir.

Eğer, bütün dünyâyı vermekle, beğendiği bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünyâyı verip o iş yapılabilse, çok kâr edilmiş olur ve birkaç saksı parçası verip kıymetli bir elması ele geçirmek gibi olur. Yâhud, birkaç çakıl parçasını verip, ölmüş bir sevgilinin rûhunu geriye getirerek, hayât kazandırmak gibidir.

Nemâz, mü’minlerin mi’râcıdır. Ya’nî, mi’râc gecesinde Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” ihsân olunan ni’metler, bu dünyâda, Onun ümmetine yalnız nemâzda tatdırılmakdadır. Erkekler, farz nemâzları cemâ’at ile kılmağa çok dikkat etmeli, hattâ birinci tekbîri imâm ile berâber almağı kaçırmamalıdır. [Kadınların gerek cemâ’at ile nemâz kılmak için, gerekse hâfız dinlemek veyâ mevlid dinlemek için, câmi’lerde erkekler arasına karışmaları ve hele sevâb kazanmak için Cum’a nemâzlarına gelmeleri günâhdır.]

Nemâzları vaktinde kılmak [ve vaktinde kıldığını bilmek] şartdır. [Yalnız iken, her nemâzı evvel vaktinde kılmalı, ikindiyi ve yatsıyı İmâm-ı a’zamın kavline göre kılmalıdır. Nemâz ne kadar geç kılınırsa sevâbı o kadar azalır. Müstehab olan vaktler, cemâ’at ile kılmak için, mescide gitmek içindir. Nemâzı kılmadan vakti çıkarsa, adam öldürmüş gibi büyük günâh olur. Kazâ etmekle, bu günâh afv olmaz. Yalnız borc ödenir. Bu günâhı afv etdirmek için, tevbe-i nasûh yapmak veyâ hacc-i mebrûr yapmak lâzımdır. (İbn-i Âbidîn).]
Nemâzda Kur’ân-ı kerîmi sünnet olan mikdârda okumalıdır. Rükû’de ve secdelerde hareketsiz durmak, herhâlde lâzımdır. Çünki, farz veyâ vâcibdir. Rükû’den kalkınca, öyle dik durmalıdır ki, kemikler yerlerine yerleşsin. Bundan sonra, bir mikdâr, bu şeklde durmak farzdır veyâ vâcib veyâ sünnet demişlerdir. İki secde arasında oturmak da böyledir. Bunlara herhâlde çok dikkat etmelidir. Rükû’de ve secdelerde tesbîh en az üç kerredir. Çoğu yedi veyâ onbirdir. İmâm için ise, cemâ’atin hâline göredir.


Kuvvetli bir insanın, sıkıntısı olmadığı zemânlarda, yalnız kılarken, tesbîhleri, en az mikdârda söylemesi, ne kadar utanacak bir hâldir. Hiç olmazsa, beş kerre söylemelidir. Secdeye yatarken, yere dahâ yakın azâyı, yere dahâ evvel koymalıdır. O hâlde, önce dizler, sonra eller, dahâ sonra burun, en sonra da alın konur. Dizlerden ve ellerden, evvelâ sağlar yere konur. Secdeden kalkarken, yukarıda olan a’zâ evvel kaldırılır. O hâlde, evvelâ alın kaldırılmalıdır.


Ayakda iken, secde yerine, rükû’de iken ayaklara, secdede burun ucuna ve otururken iki ellere veyâ kucağına bakılır. Bu söylediğimiz yerlere bakıp da, gözler etrâfa kaymaz ise, nemâz, cem’ıyyetle kılınabilir. Ya’nî kalb de, dünyâ düşüncelerinden kurtulabilir. Huşû’ hâsıl olur. Nitekim, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” böyle buyurmuşdur. El parmaklarını rükû’de açmak ve secdede birbirlerine yapışdırmak sünnetdir. Bunlara da dikkat etmelidir. Parmakları açık yâhud bitişik bulundurmak sebebsiz, boş şeyler değildir. İslâmiyyetin sâhibi [ya’nî Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”] fâidelerini düşünerek böyle yapmışdır. Bizler için, islâmiyyetin sâhibine uymak kadar büyük bir fâide yokdur “aleyhissalevâtü vesselâm”. Bu söylediklerimiz, fıkh kitâblarında bildirilen şeyleri yapmağa teşvîkdir, heveslendirmekdir. Allahü teâlâ, bize ve size islâmiyyetin gösterdiği sâlih işleri yapmak nasîb etsin! Peygamberlerin seyyidi, efendisi, en iyisi, en üstünü hurmeti için “aleyhi ve aleyhim ve alâ âli küllin minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ”, bu düâmızı kabûl buyursun! Âmîn.


...Tesavvuf yolu çokdur. Bunların içinde en lüzûmlusu ve en uygunu sünnete yapışan ve bid’atlerden kaçan büyüklerimizin yoludur. Bu büyükler, her sözlerinde ve her hareketlerinde, sünnete uyup da, kendilerinde hiçbir keşf, kerâmet, hâl, görüş ve bilişler hâsıl olmaz ise, hiç üzülmezler. Fekat bunların hepsi hâsıl olup da, sünnete uymakda gevşek davranırlarsa, bunları hiç beğenmezler. İşte bunun içindir ki, bunların yolunda simâ’ ve raks, [ya’nî mûsikî ve dans gibi şeyler] yasakdır. Böyle şeylerden hâsıl olacak lezzet ve hâllere kıymet vermemişlerdir. Hattâ, yüksek sesle zikr etmeğe bid’at demişler. Bundan hâsıl olan şeylere dönüp bakmamışlardır.


Tesavvufcuların birşeyi yapıp yapmaması, halâl veyâ harâm olmasını göstermez. Onlara bakılmaz. Yapdıklarına da birşey demeyiz. Ma’zûr görürüz. Onların hâlini, Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Birşeyin halâl veyâ harâm olduğunu anlamak için,


İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin, imâm-ı Ebû Yûsüf Ensârînin ve imâm-ı Muhammed Şeybânînin sözlerine bakılır.

Ebû Bekr-i Şiblî ve Ebül-Hüseyn-i Nûrî ve Cüneyd-i Bağdâdî “rahmetullahi aleyhim” gibi, tesavvuf büyüklerinin yapıp yapmadıklarına bakılmaz. [Fekat, bunların islâmiyyetden verdikleri haberler çok doğrudur. Bildirdiklerinin hepsine inanmak ve uymak lâzımdır.] İslâmiyyetden ve tarîkatden haberi olmıyan, ham sofular, pîrimiz böyle yapdı diye, behâne ederek, hayhuy etmeği, tegannî ve dans etmeği, din ve ibâdet hâline sokmuşlar. Bunlarla sevâb kazanıyoruz sanmışlar.


En’âm sûresinin yetmişinci ve A’râf sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem”! Dinlerini, ibâdetlerini, [şarkı ile, mûsikî ile] oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehenneme gideceklerdir) buyurulmuşdur.


Sünnet-i Şerif Ve Hadis İnkarcılarına Duyurulur

 "Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde baş...