13.10.2011

Muta Nikahı (!)

1832- Feyziye Fetvalarından: "Muvakkat nikâh sahih olmaz" (H.Ec. 1/33)


Açıklama: Nikâh, evlenen çiftlerin birbiri ile devamlı geçinme ümidi ile yaptıkları şer'i bir akittir. Ayrılma zamanı peşinen tespit edilip, sonra yapılacak muvakkat evliliğin metres hayatından öte bir mânâsı yoktur. Bu sahte nikâhla bir araya gelen kimseler, ahiret hayatında zinadan suçlu olarak azaba uğrayacaklardır

Cin Taifesi ile Alakalı Bir Kısım Sorular

 - Soru: Şeytan (aleyhilla'ne) bütün ibadetleri yaptığı halde Allah'a (cc) hamd ve şükrünün bulunmaması; tardına sebep gösterilmektedir. Bunun ne derece doğru olduğunu açıklayınız?
Cevap: Şeytanın rahmet-i ilâhiden kovulmasına ve lanetlenmesine, onun Hz. Adem'in önünde kibre kapılıp, saygı göstermemesi sebep olmuştur. 

 - Soru: Cincilik yapmak, yaptırmak doğru mudur? Cinleri toplayıp dağıtan ve gaybı bilen hoca var mıdır?
Cevap: Bu gibi işlerle meşgul olmak ve yaptırmak asla doğru değildir. Gaybı Allah'tan (cc) başkasının bilmesi düşünülemez.
2270 - Soru: Yıldıznâme denilen kitap doğru (güvenilecek) bir kitap mıdır?
Cevap: Değildir. O, haddizatında kitap değil, nushacıların sanat icra ettikleri fal bakmayı andıran bir şeydir. Rabbimizin inzal buyurduğu Kur'an-ı Kerim yasakladığı halde, "Yıldızname"ye bel bağlamak abes olur.
2271 - Soru: Fal açmak ve açtırmak günahtır. Fakat açılan falda sonuç olarak söylenen söz doğru mudur?
Cevap: Falın başlangıcı da sonucu da yanlış olduğu için yasaklanmıştır. Fal, yuvarlak lâf ve değişik ihtimalleri kuşatan bir oyunbazlıktır.
2272 Soru: Mecnun kime denir?
Cevap: Tıbbi yönden meseleye bakılacak olursa, akli dengesi yerinde olmayana denilmektedir. Akıl ve hikmet yönünden meselenin üzerine eğilecek olursak, Allah'ın (cc) emrini dinlemeyen kimseye "mecnun" adı verilir. Adamın biri Peygamber (sav) Efendimiz'e uğramış ve "Ey Allah'ın Resulü, şu kimse mecnundur" demişti. Akılları tenvir ve zihinleri tathir eden Peygamber (sav) Efendimiz şu cevabı verdi: "Mecnun, Allah'a isyanda devam eden kimsedir. (Bu gibi hastaya) Musab deyiniz."
2273 - Soru: Peygamber (sav) Efendimiz'e cinlerden iman eden olmuş mudur?
Cevap: Evet, olmuştur. Nasibin cinlerinden bir heyet Batn-ı Nahle'ye uğramışlardı. Orada iken Peygamber (sav) Efendimizin okuduğu Kur'an-ı Kerim ayetlerini dinlediler ve iman ettiler.
2274 - Soru: Cinlerin yiyecekleri nelerdir?
Cevap: Besmele ile kesilmiş hayvanların kemikleri cinlerin yiyeceğidir. Peygamber (sav) Efendimiz bu hususu açıklayan bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Tezekle ve kemikle taharet almayın. Çünkü bunlar, cinlerden kardeşlerinizin azığıdır" Cin taifesi, Peygamber (sav) Efendimiz'in duası ve mucizeleri sebebiyle, kemiği, üzerindeki eti ile; tezeği de arpa ve saman şeklinde görmekte ve ondan açlıklarını gidermektedirler.
2275 - Soru: Cinlerle insanlar arasında evlilik olabilir mi?
Cevap: İki tarafın rızasına ve icap ile kabul esasına dayalı bir nikâh akdi ile cin ve insan arasında evlilik cereyan edemez. Bir cinnin insana saldırması ve onu aldatması akla gelebilir. Tecavüzün vukuu, aralarında evliliğin meşru olduğunun delili olarak gösterilemez. Gerek sevgi, gerekse yiyip içmek yönünden insanlar ile cin arasında uyuşmazlık mevcuttur. Bu ayrılıklar sevginin doğmasına, evliliğin tesisine ve hele devamına mani bulunmaktadır.
2276 - Soru: Cinlerde ölüm var mıdır?
Cevap: Evet, ömürleri dolunca onlar ölürler. Peygamber (sav) bir dualarında, Cenab-ı Hakk'a şöyle niyaz etmişlerdir: "Sen öyle bir Hayy'sin ki asla ölmezsin, halbuki cin ve insanlar ölürler."
2277 - Soru: Halk arasında 'Cin başka, şeytan başka' diye bir söz vardır. Bunun doğruluk derecesi nedir?
Cevap: Cin ile şeytan, yaratıldıkları madde itibariyle birbirinden ayrı birer varlık değildirler. Aralarındaki ayrılık sadece iman edip etmemeleri itibariyle olmaktadır.
2278 - Soru: Cinler, inanç yönünden insanlarda olduğu gibi birçok sınıflara ayrılmakta mıdır?
Cevap: Evet, cinler önce iman etmiş olmak veya kâfir olarak kalmak yönünden ikiye ayrılmaktadırlar. Kâfir olanlarının müşrik olanları bulunduğu gibi, İsevi ve Musevi olanları da vardır. Peygamber (sav) Efendimize iman eden Nasibin cinleri Yahudi idi. Onların iman edenlerinin ehl-i sünnet mezhebinden olanları bulunduğu gibi, bid'at ehlinden olanları da mevcuttur. Bir mezhebi taklit edenlerin Hanefisi, Maliki olanı, Hanbeli ve Şafii mezhebinden bulunanı vardır.
2279 - Soru: Cinlerde ibadetle mükellefiyet var mıdır?
Cevap: Sure-i Zâriyat'ın 56. Ayet-i Kerimesi, onlarda mükellefiyetin bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Cenab-ı Hak, bahsi geçen Ayet-i Kerimede, "Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" buyurmaktadır.
2280 - Soru: Cinlerde Allah'a (cc) karşı sorumluluk var mıdır?
Cevap: Mükellefiyet olunca sorumluluğun olacağı tabiidir. Cenab-ı Hakk bir Ayet-i Kerimede bunu şöyle açıklığa kavuşturmaktadır: "Ey cin ve insan cemaati, içinizden size ayetlerimi nakleden, bu gününüzün gelip çatacağını inzar ile haber verir peygamberler gelmedi mi size?"
2281 - Soru: Cinler cennete girecekler mi?
Cevap: Abdü'l-Vehhab Şarani Hazretleri, Rahman Suresi'nin 56. Ayet-i Kerimesi ile delil getirerek, onların cennete gireceklerini ifade etmektedir.
2282 - Soru: Cinler hakkında geniş bilgi verir misiniz?
Cevap: Bu hususla ilgili malumatı İslâmi eserlerden naklen aşağıya alıyorum:
  "Cin" lâfzı ile çok kere insan karşılığı bir varlık kastedilir. Bu kelimenin müfredi "Cinni"dir. Frenklerin "Genie", Lâtinlerin "Genius" dedikleri de budur. (Hak Dini Kur'an Dili c. 7, s. 5381)
  Kur'an-ı Kerim tetkik olunduğu zaman, cinnin yalın bir ateşten hem de çok zehirli bir ateşten yaratıldığı görülmektedir. "Ateşten yaratılmış, muhtelif şekillere girebilen cism-i lâtif" diye tarif edilen cin, bir Hadis-i Şerifte şöyle açıklanmaktadır: "Melekler, nurdan; cinler, dumanı kesilmiş yalın bir ateşten yaratıldı. Adem (aleyhisselâm) ise, size vasf olunan (toprak)dan yaratıldı."
  Ateş üç şeyi bünyesinde toplamıştır: Nur, duman ve alev. Nurun ışığı, dumanın karartısı, alevin de zarar verici bir hali vardır. Ateşten yaratılan cin, mahiyetindeki hususiyetlere göre, iman ve salâha; küfür ve dalâlete müsait bulunmaktadır. Bu itibarla cin taifesinden mü'min olan da vardır, kâfir olan da bulunmaktadır. Onların salihleri de, kötüleri de mevcuttur.
  Cinnin yaratıldığı zamana açıklık getiren bir Ayet-i Kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun ki biz, insanı kuru bir çamurdan suretlenmiş bir balçıktan yarattık; cânnı da daha önce çok zehirli bir ateşten halk ettik."
  Cinlerin mahiyetleri cism-i lâtif olduğu için Peygamberler ve velilerden başkası cinleri yaratıldıkları surette göremezler.
  Gerek cinlerde gerekse şeytanlarda yiyip içme vardır. Bu hususu sahih hadisler ortaya koymaktadır. Peygamber (sav) Efendimiz buyuruyorlar ki: "Şeytan, hiç şüphesiz, sol eli ile yer, sol eli ile içer." Şeytan, besmele çekmeden yemeğe oturanların sofrasına sokulur ve onlarla birlikte yemeğe başlar.
  Peygamber (sav) Efendimiz'e iman etmek üzere gelen Nasibin cinleri, Resul-i Ekrem (sav)'den yiyecek bir şeyin tahsisini niyaz etmişlerdi. Bu hususu açıklayan bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmaktadır. "Ben, cinlerin kemik ve tezeğe uğradığında onlar üzerine yiyecek bulmaları için Allah'a dua etmiştim.", "Tezek ve kemikle taharet almayın. Çünkü bunlar, cinlerden kardeşlerinizin azığıdır."
  Cinlerde evlenme ve çoğalma vardır. Onların cism-i lâtif olmaları, üremelerine engel değildir.





Mehmet Emre Hoca Efendi Fetvaları

23.06.2011

Hz Peygamberimiz (s.a.v) ve Çocuklar

Kur'an'daki çocuklara yönelik ayetlerin uygulaması konusunda tabii ki ilk örnek alacağımız insan, sahabesine ve tüm ümmetine vahyin şahitliğini gösteren Hz. Muhammed'dir. Ahlakı Kur'an olan Rasulullah'ın çocuklarla ilişkilerinde ve onları eğitirken takip ettiği yol ve yaklaşım biçimleri bu nedenle bizim örnek alacağımız uygulamalardır. Ancak bu konularda Rasulullah'ın örnekliğini metot olarak kullanabilmemiz için O'na isnat edilen rivayetlerden sahih olarak gördüğümüz bazı hadisler üzerinde durmaya çalışacağız.

a) Bir rivayette Peygamberimizin torunu Hasan, su ister. O esnada diğer torunu Hüseyin de uyanır ve su ister. Peygamberimiz suyu Hasan'a verir. Kızı Fatıma babasına, "Hüseyin'i daha mı az seviyorsun" der. Peygamberimiz "hayır suyu önce Hasan istedi ve ona verdim" der. Rasulullah bu rivayete göre taleplerde hatırı değil öncelikli talebi dikkate almaktadır ki, çocuklar arasındaki rekabette bu tavır son derece eğiticidir.

b) Hicaz cahili geleneğinde kızların ikinci sınıf konumuna itildiğini gözettiğimiz de, bazı rivayetlerden Rasulullah'ın kız çocuklarına karşı pozitif ayrımcılık yaptığını kavrarız: "Çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım."

c) Rasulullah'ın dünyevi konularda birlikte olduğu kişilere söz hakkı verdiği, yerine göre de çocukla çocuk olduğu rivayet edilir. Ergenlik çağına gelmemiş çocukların biatlerini kabul etmiş olması da onlara verdiği değeri; yani çocukların duygu ve düşüncelerine de gereğince önem vererek onları hayata hazırlayacak bir yaklaşımı örneklendirir.

d) Rasulullah, bir hadise göre, koşu yarışı yapan çocukları görünce o da aralarına karışır, onlarla beraber yarışır. Yarışı kazananı ödül olarak devesinin üzerine alır ve Medine sokaklarında gezdirir ve onunla sohbet eder. Bu yaklaşım da mükafat ve eğitimde tek düzeliği aşmak konusunda önemli bir açılımdır.

e) Rafi Bin Amr anlatır: Ben küçükken Ensar'ın hurmalarını taşlıyordum. Beni yakalayıp Rasulullah'a götürdüler. Bana sordu. "Niçin başkasının hurmalarını taşlıyorsun?" "Açlık sebebiyle" dedim. Bunun üzerine "taşlama, kendiliğinden yere düşenleri ye" dedi. Ve sonra "Allah seni doyursun" diye bana dua etti.

f) Bir çocuk müezzinin taklidini yapıyor ve ezanla alay ediyordu. Hz. Peygamber o çocuğu yanına çağırarak sanki ezanla alay ettiğini anlamamış gibi ciddi bir tavırla "Haydi bize de bir ezan oku" dedi. Çocuk utandı ve bunun üzerine güzelce ezan okudu. Rasulullah çocuğun sırtını sıvazladı ve cebine biraz para koyup "Mübarek olsun" dedi. Çocuk şaşırmış ve sonra yıllarca Mekke'de müezzinlik yapmıştı.

g) Annelerin çok sık yaptığı hatalardan birisine tekabül eden Rasulullah'tan örnek bir uygulamayla ilgili bir rivayeti özetleyelim: Medine'de bir anne sokağa kaçan çocuğunu eve getirebilmek için "Gel bak sana ne vereceğim" der. Olaya şahit olan Rasulullah sorar: "Çocuğa ne vereceksin?" Anne hurma vermek istediğini söyleyince de peygamber uyarır. "Dikkat et sana gelir de bir şey vermezsen doğru yapmamış olursun..."

h) Tirmizi'nin aktardığı bir rivayete göre "Çocuklarınızı 7 yaşına geldiği zaman namaza alıştırın. Eğer 10 yaşına geldiğinde kılmazlarsa yaptırım uygulayın." diyen Rasulullah, çocuklar için hem teşvik hem de uygun bir müeyyide yönteminin var olacağını bize hatırlatmaktadır.

(Kütüb-ü Sitte'de geçen bu rivayetleri, Ayraç Yayınları'ndan Said Alpsoy'un "Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed" ve İnsan Vakfı Yayınları'ndan Bekir Demir'in "Hz. Peygamber ve Çocuk Eğitimi" adlı kitaplardaki hadisler arasından seçerek özetledik.)

Bu ve benzer rivayetlerde dikkat çeken vurgulara bir kez daha değinebiliriz:

1. Peygamberimiz çocuklara hoşgörü ile yaklaşmış, ilgi göstermiş, şakalaşmıştır. "Yavrucuğum..." gibi sıcak ifadeler kullanmıştır.

2. Peygamberimiz çocuklara taklit yoluyla eğitim yolunu açmıştır. Buhari ve Tirmizi'nin aktarımlarına göre, Rasulullah İbn Abbas'ın kendisine bakarak abdest alması ve Enes'i ve arkadaşını namaza çağırıp kendisine bakarak namaz kılmalarını sağlamıştır.

3. Rasulullah'ın çocukların 7 yaşında namaza alıştırılması ve 10 yaşına vardıklarında namaz kılmazlarsa yaptırım uygulamaya daveti, kontrollü bir disiplin gerekliliğine işarettir.

4. Tirmizi'deki hadise göre "Rasulullah, bir çocuğa eve girdiğinde ev halkına selam vermesini tavsiye etmiş ve bu selamla hem kendisinin hem de ailesinin hayır bulacağını eklemiştir." Peygamberimizin çocuklarla ilgili bu tür yaklaşımları, hayatın içindeki uygulamalarla irtibatlı ikna temelli eğitim örnekliğidir.

5. Rasulullah, çocuk eğitiminde mükafatlandırmayı sosyal ilişki ağırlıklı da gerçekleştirmiştir.

6. İbn Mace'nin aktarımına göre Rasulullah, içlerinde çocukların da bulunduğu bir toplulukla bir vadiden veya bir yokuştan geçerken, bu hangi vadi ya da bu hangi yokuş gibi sorularla soru cevap şeklinde grup ve çevre eğitimine örneklik oluşturmuştur.

7. Rasulullah'ın çocuk eğitiminde tedricilik ve sabır faktörüne özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Çünkü o hikmetle davranan bir Rasul'dü ve tedricilik de insan fıtratına en uygun eğitim metodudur. Kur'an-ı Kerim 23 senede tamamlanmıştır. Namaz örneği bunun en iyi uygulamasıdır.

Hadis rivayetlerini öncelikle çocuğa yaklaşımla ilgili Kur'an ayetleri ve Kur'an bütünlüğü ışığında değerlendirmeliyiz. Ancak Kur'an bütünlüğünden bakıldığında bize önemli katkılar ve örneklikler sağlayan rivayetler yanında, Kur'an nasslarıyla bağdaşmayan rivayetler de söz konusudur.

İbn Hacer'in aktardığı bir rivayete/hadise göre "Tahnik" [çiğneme]ten bahsedilmektedir. Bu rivayete göre Peygamber yeni doğan çocuğa, ağzında bir hurmayı çiğnedikten sonra yedirir. Rasulullah hurmayı güzelliği, yumuşaklığı, tatlılığı itibariyle Müslümana benzetirmiş. Tahnikte bulunan kişi faziletli biriyse o çocuk da faziletli biri olurmuş. Oysa bu rivayet, sanki Hıristiyan kültürünün vaftizini hatırlatmakta ve Rasulullah'ın misyonunu küçük düşürmektedir.

Yine Peygamberin sünneti adı altında fıtri olarak solak olan bir çocuğa zorla sağ eliyle yemek yedirilmesi vb. davranışlarda bulunulması da Peygamberin sünnetinin gereği gibi algılanmamasından kaynaklanmakta, "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın" hükmü unutulmaktadır.

Bazı rivayetlerde de çocuklarla oynayan Hz Peygamber, onlara hiç kızmamış, uyarıda bulunmamış ve disiplin uygulamamış gibi gösterilmektedir.

Oysa Buhari ve Müslim'in ortak rivayet ettikleri bir hadise göre Rasulullah, torunu Hasan ve Hüseyin yanında oynarken bunlardan birisi, orada zekat ve sadaka olarak toplanmış olan hurmadan yemek için ağzına atar. Bunu gören Rasulullah ona şöyle dikkatlice, uyaran bakışlarla bakınca çocuk hemen hurmayı ağzından çıkarır.

Alıntı.... tamamı için

2.06.2011

Receb-i Şerif Ayı

«Receb» kelime olarak «tercib» mastarindan türemistir ki tazim ve hürmet mânâsina gelir. Bu ayda tevbe edenlere rahmet yagdigi ve ibadet isleyenlere nûr indigi için bu aya «Asap» adi da verilir. Bu ayda savasma egilimi duyulmadigindan dolayi onun bir diger adi da «Esam» dir.

Ileri sürüldügüne göre, Receb, suyu sütten ak, baldan tatli ve buzdan soguk bir cennet nehrinin adidir. Bu sudan sâdece Receb Ayi'nda oruç tutanlar içebilir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Receb, Allah'in, Saban benim ve Ramazan da Ümmetimin ayidir.»

Hikmet ehli der ki: «Receb kelimesi üç harften ibarettir. «Ra» «cim» «Bâ», «Ra» Allah'in rahmetini. «Cim» kulun suç ve cürmünü. «Ba» da Allâh'in iyiliginin bereketini temsil eder. Kelimenin bu harfleri vasitasi ile sanki ulu Allah «Kulunun suç ve günahini rahmet ve iyiligim arasina alirim» diye buyurur gibidir.»

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Kim Receb ayinin yirmi yedinci gecesi oruç tutarsa, amel defterine altmis aylik orucun sevabi yazilir.»

Receb ayinin yirmi yedinci günü. Cebrail (A.S)'in Peygamberimize ilk defa vahiy getirdigi ve Peygamberimizin Mirâç'a çiktigi gündür.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

"Beni dinleyin. Receb, insanlarin kavga düsüncesine kapilmadiktan bir Allah Ayi'dir. Inanarak ve önem vererek Receb Ayi'ndan bir gün oruç tutanlar ulu Allah'in Rtzasi'ni hak ederler."

Ileri sürüldügüne göre, ulu Allah Zilka'de, "Zilhicce, Muharrem ve Receb Aylari'ni, senenin diger aylarinin süsü olarak yaratmistir.

Nitekim ulu Allah: «Aylarin sayisi Allah katinda, Allah'in Kitabinda on ikidir. Onlarin dördü dokunulmazlik aylaridir» buyuruyor. Dokunulmaz dört ayin ücü arka arkayadir. Yalniz bir tanesi -ki o da Receb'dir- tek basinadir.

Söylendigine göre Beyt-ül Makdis'de bir kadin Receb Ayi'in her günü on iki bin kere ihlâs Sûresi'ni okur ve bu ay boyunca kaba islemeli bir elbise giyerdi.
Bir gün hastalandi, ogluna ölünce kendisini kaba elbisesi ile topraga vermesini vasiyyet etti.

Ölünce oglu kadini pahali bir kefene sardi. Gece onu rüyasinda gördü. Kadin rüyada ogluna «Ben senden razi degilim. Çünki sen, vasiyyettmi uygulamadin.» dedi.

Oglan korkarak uyandi Yeniden anasini icine sarmak üzere kaba islemeli elbiseyi yanina alarak mezarliga vardi. Kabri acinca anasinin cesedini bulamadi, sasirdi.

Bu sirada kulagina «Bize Receb Ayi'nda ibâdet edeni bizim yapayalniz birakmayacagimizi bilmiyor musun» diye bir ses geldi.

ileri sürüldügüne göre, Receb Ayi'nm ilk Cuma Gecesi'nin üçte ikisinden sonra sabaha kadar bütün melekler tek tek Receb Ayi içinde oruç tutanlar için duâ ederler.

Peygamber'imîz (S-A.S.) buyuruyor ki:

"Kim dokunulmaz oylardan (Zilka'da, Zilhicce, Muharrem ve Receb Aylari) üçer gün oruç tutarsa amel defterine dokuzyüz senelik ibadet sevabi yazilir."

Hadisi rivayet eden Enes Ibni Mâlik : «Bu hadisi, Peygamber´imizin kendisinden isitmedimse kulaklarim sagir olsun!» demistir.

Lâtif bir degerlendirme: Haram aylari dörttür. En büyük melekler dörttür. Allâh'dan gelen baslica Kitablar dörttür. Abdest âzâlari dörttür. Tesbih cümlelerinin en faziletlileri dörttür.

Onlar da "Sübhanallah, elham­dülillah, Lâ ilâhe illallâh. Allâhu Ekber" ,dir. Sayilarin temeli dörttür. Birler, onlar, yüzler, binler. Zaman birimleri saat, gün, ay ve yil olmak üzere dörttür.

Mevsimler ilkbahar, yaz, sonbahar ve kis olmak üzere dörttür. Maddelerin hali sicaklik, sogukluk, kuruluk ve yaslik olmak üzere dörttür, insan vücudunun baslica unsurlan safra, koyu sivi, kan ve balgam olmak üzere dörttür. Rasid halifler Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (R. Anhum) olmak üzere dörttür.)

Deyleminin rivayetine göre: Hz. Ayse söyle buyurmustur:

Peygamber'imizi

«Allah su dört gecede rahmet yagdirir. Kurban Bayrami Gecesi, Ramazan Bayrami Gecesi, Saban Ayi'nin onbesinci Gecesi ve Receb Ayi'nin ilk gecesi» buyururken isittim.»

Peygamber'imiz (S.A.S.) söyle buyuruyor:

«— Bes gece vardir ki, Allah o geceler içinde kendisine yapilan dualari mutlaka kabul eder: Recebin ilk gecesi. Saban´in onbesinci gecesi. Cuma Gecesi. Ramazan ve Kurban Bayramlarinin

"Tüm İslam Aleminin Bu Mübarek Gecesi Hayırlara ve dualarımıza vesile olsun Rabbim Rahmet kapısından meccanen içeri alıversin İnşaallah..."
------------------------------------------------------------------------------
Kalplerin Keşfi İmam-ı Gazali (rah. aleyh)

31.05.2011

Resim ve Heykel...

Soru: Bugün, dünya üzerinde san'at pek büyük önem taşımaktadır. Resim, müzik ve heykelcilik vs. de san'attan sayılmaktadır. Dünya milletleri, sanatlarının gelişmiş olması oranında zahiren ve hükmen itibarlı oluyorlar.Bizler, okullarda şu sorularla karşılaşıyoruz: "Uygarlığın gelişmesi demek olan san'ata karşı çıkmak, uygarlıkla bağdaşmaz. İslam dini, resim, heykel ve müziğe müsaade etmemiş. Bu sebeple insanlığın san'at alanında ilerlemesine set çekmiş oluyor. Nasıl olur böyle şey?"

Cevap: İslam dini, resmin tamamını ve hacmi şekillendirmek demek olan heykelciliğin hepsini yasaklamış olmayıp canlı varlıkların resmini yapmayı ve heykel yontmayı men etmiştir. İslami eserlerdeki tezhipler ve minyatürler, cansız varlıkların resmini çizmek ve nakş etmekte bir mahzur bulunmadığının açık delilidir. Minberlerin yapılmasındaki oymacılık, sütunların ve direk başlıklarının yapılmasında yontma san'atının ve mihraplardaki mukarnasların yapılmış olması, heykelciliğin ancak canlı varlıklara ait olanının yasaklanmış ve geri kalanının serbest bırakılmış olduğunu açıkça göstermektedir. Resim ve heykelcilikteki bu küçük daraltma, nesiller boyunca devam eden puta tapıcılığın önüne set çekmek gayesiyle olmuştur. İslami ölçüler önünde san'at, san'at için değil, gaye için kullanılacaktır. "Uygarlığın gelişmesine" çalışırken, san'atı başıboş bırakmayan İslam, onu disipline etmiştir. "Bugünün medeni insanları, resme tapmıyor. Bu endişe, geçmiş zamana ait olarak kalmalı, hale müdahale etmemeli değil midir?" diyenlerin bulunduğuna şahit olmaktayız. Bu iddia tam olarak doğru değildir. Zamanımızın insanları arasında fetişizmin kalıntılarına rastlanmakta ve putperestliğin özentisini taşıyanların bulunduğunu görmekteyiz. Esasen, geçmiş tarihlerde de insanoğlu, resmi yapıp karşısına geçip tapınmaya başlamış değildir. Belki, önce Ma'bud-ı hakıykî olan Allah'tan (cc) gayrisine tapmaya başlamış ve daha sonra bunların resim ve heykelini yapmaya kalkmıştır.
İslam dini, "uygarlığın gelişmesi demek olan" san'ata karşı çıkmamış; "uygarlığın" aygırlığa dönüşmesini önlemiştir. Biz Müslümanlar, ilme tapmayız. Müsbet ilmin kanunlarını vaz eden Allah'a (cc) iman ederiz. İslam, müziğin belden aşağısına ve nefse hitap eden çeşidine karşı tavır almış ve bunların bestelenip seslendirilmesine karşı çıkmıştır. "Rakı şişesi içinde balık olsam" diyen sözde şairlerin, "Donlara Destan" yazan beyinsizlerin,
bir tutacak dal mı verdi,
Bir giyecek şal mı verdi,
Kucak kucak mal mı verdi?
Ya nem alır "felek" benim? diyen dinsizlerin güftesini besteye, daha sonra sahneye ve hatta devlet radyosunda okutmaya kadar vardıran zihniyetin müzik anlayışı ile İslam'ın müsaade ettiği musiki arasında, üzümden elde edilen şıra ile şarap arasındaki kadar büyük fark vardır. İslam, san'atın aslını değil, yozlaştırılmış vasfını yasaklamış bulunmaktadır. Bu hükmü ile de insanlığın hayrına ve ilim haysiyetinin korunmasına matuf tedbir koymuş bulunmaktadır.


Mehmet Emre Hoca Efendi Fetvaları

28.05.2011

HZ.Ali(k.v)Efendimizin Diliyle...




Hz. Ali'ye Göre Peygamberimiz Aleyhisselam


Hz. Hüseyin der ki:

"Peygamber Aleyhisselamın ev içindeki meşgalesini babam (Ali b. Ebu Talib)'dan sordum.

Babam:

'Peygamber Aleyhisselam, evine girişinden itibaren vaktini:

Allah'a ibadete,

ev halkının işlerine,

ve kendi işlerine ait olmak üzere üçe ayırmıştı.

Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında buluşturmuştu.

O vakitte yanına, gelen insanlardan ancak seçkin sahabileri girerdi.

Halka dinî meseleleri onlar aracılığıyla tebliğ eder, halkı ilgilendiren hiçbir şeyi yanında tutmaz, birik­ti rm ezdi.

Ümmetine ait vakti fazilet sahiplerine dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak, Peygamber Aleyhisselamın âdeti idi.

Onlardan kimisi bir hâcetli, kimisi iki hâcetli, kimisi de daha çok hâcetli idi.

Peygamber Aleyhisselam, onların dinî hâcetleriyle meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da:

'Bunları burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin!

Bana kendisi gelemeyip hacetini arzedemeyen kimsenin hacetini siz bana arzediniz!

Muhakkak ki, sultana hacetini arzedemeyenin hacetini arzeden kimsenin ayaklarını Kıyamet gününde Allah Sırat üzerinde sabit kılar!' buyururdu.

Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bundan başka birşey anılmaz, dile getirilmezdi.

Zaten kendisi de hiç kimseden bundan başkasını kabul etmezdi.

Peygamber Aleyhisselamın huzuruna girenler, talip olarak girerler, en büyük ilim zevkini tatmış ve onlara delâlet edici oldukları halde çıkarlardı' dedi.

Babamdan, Peygamber Aleyhisselamın evinden çıkışında ne yaptığını sordum.

Babam:

'Resûlullah Aleyhisselam dışarıda konuşmazdı. Ancak konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise konuşurdu.

Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu kavminin üzerine vali yapardı.

Hiç kimseden güleryüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi.

Ashabını göremese arar, halka aralarında olan bitenleri sorardı.

İyiliği över ve berkiştirir, kötülüğü de yerer ve zayıflatırdı.

Kendisinin her işi itidal üzere idi, ihtilafsızdı.

Gaflete düşerler endişesiyle, Müslümanlan uyarmaktan geri durmazdı.

Her hali mûtad idi.

İbadet ve taat için kendisinde tam bir istidad vardı.

Ne hakkı tecavüz, ne de onu yerine getirmekte kusur ederdi.

Kendisine yakın olanlar, insanların en hayırlıları idiler.

Onun katında ashabın en üstünü, öğüdü en şümullü olanı ve mertebece en büyüğü de muhtaçlara yardımı ve iyiliği en güzel olanı olurdu' dedi.

Babama, Peygamber Aleyhisselamın meclisindeki âdetinden sordum, o da:

'Resûlullah Aleyhisselam Allah'ı zikretmedikçe ne oturur, ne de kalkardı.

Mecliste yerlerden biryeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı men ederdi.

Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatin yanına vardığı zaman üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını Müslümanlara da emrederdi.

Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki, herkes Resûlullah katında ken­disinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı.

Kendisiyle oturan veya gelip hacetini arzeden kimsenin herşeyine, dönüp gidinceye kadar kat­lanırdı.

Bir kimse, kendisinden bir hacette, istekte bulununca, onu reddetmez, verir, yahut tatlı ve yumuşak bir dille geri çevirirdi.

Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları içine alacak kadar genişti.

Onlara şefkatli bir baba olmuştu.

Hak hususunda herkes onun katında eşitti.

Peygamber Aleyhisselamın meclisi bir ilim, haya, sabır ve emanet meclisi idi.

Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kimse suçlanır, ne de işlenmiş bir kusur ve hata açığa vurulur­du.

Resûlullah Aleyhisselamın meclisinde bulunanlar birbirinin dengi olup; birbirlerine karşı üstünlükleri, ancak takva yönündendi.

Hepsi de tevazulu, alçakgönüllü idiler.

Büyüklere tazim ederler, küçüklere şefkat ve merhamet gösterirler, ihtiyaç sahiplerini başkalarına tercih edip ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar, garib, yabancı olanları korur ve kollarlardı' dedi.

'Peygamber Aleyhisselamın meclisindekilere karşı tutum ve davranışı nasıldı?' diye sondum.

Babam:

'Resûlullah Aleyhisselam, meclisindekilere karşı daima güleçti.

Yumuşak huylu idi.

Esirgemesi, bağışlaması boldu.

Katı kalbli değildi.

Hiç kimse ile çekişmezdi.

Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi.

Hiç kimseyi ayıplamazdı.

Pinti ve cimri değildi.

Hoşlanmadığı şeye göz yumardı.

Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.

Birşey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı.

Kendisini üç şeyden:

1. İnsanlarla çekişmekten,

2. Çok konuşmaktan,

3. Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan alıkoymuştu.
İnsanları da üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:

1. Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı.

2. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı.

3. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Peygamber Aleyhisselam konuşurken, meclisinde bulunanlar başlarına kuş konmuş gibi sessiz ve hareketsiz dururlar; sözünü bitirip susunca, söyleyeceklerini söylerler; fakat kendisinin yanında asla tartışmaz, çekişmezlerdi.

Peygamber Aleyhisselamın yanında birisi konuşurken, konuşmasını bitirinceye kadar, diğerleri susarlardı.

Peygamber Aleyhisselamın yanında en sonrakinin sözü ile en öncekinin sözü farksızdı.

Meclisinde bulunanlar birşeye gülerlerse o da-onlara uyarak-güler, birşeye hayret ederi erse o da-onlara uyarak-hayret ederdi.

Meclisine gelen garibi erin, yabancıların sözlerindeki ve sorularındaki kabalık ve kıncılığa-ashabı da kendisi gibi davransınlar diye-katlanırdı.

'Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz zaman, ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!'buyururdu.

Gerçeğe uygun olmayan övmeyi kabul etmezdi.

Hakka tecavüz etmedikçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi.

Haka tecavüz ettiği zaman da, ya onu men ederek sözünü keser, yahut meclisten kalkıp giderdi' dedi.[1]

'Peygamber Aleyhisselamın susması nasıldı?' diye sordum.

'Peygamber Aleyhisselamın susması, dört şey üzerine; yani (1) hilim, (2) hazer, (3) takdir, (4) tefekkür üzerine idi.

Takdir insanlara eşit bakış ve dinleyişte,

Tefekkür dünya ve ahiret işlerini düşünmesinde göze çarpardı.

Hilim ve sabrı kendisinde toplamıştı.

Hiçbir şey kendisini kızdırmazdı.

Hazere gelince, bu haslette kendisinde dört haslet toplanmıştı:

1. En iyiyi-tâbi olmak için-alırdı.

2. Çirkin olan şeyleri-geri durmak için-bırakırdı.

3. Görüşünü ümmetinin yararına olan şeylere harcardı.

4. Himmetini, ümmetinin dünya ve ahiret mutluluklarını sağlayacak şeyler üzerinde toplardı' dedi. [2]
'Resûlullah Aleyhisselamın herhangi birşey için 'Hayır!' dediği olmazdı. Yapmak istediği birşey ken­
disinden istenildiği zaman 'Olur!' buyurur; yapmak istemediği birşey kendisinden istenilince susar, onu
yapmak istemediği susmasından anlaşılırdı.'"[3]

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İtin Sa'd, Tabakât, c. 1 , s. 424-425, Tirmizî, Şemail, s. 59-60, Kadı lyaz, Şifa.c.1, s. 119-121.

[2] İbn Sa'd, c. 1, s. 425, Kadı lyaz, c. 1, s. 121-122.

[3] İbn Sa'd, c. 1, s. 368, Heysemî, Meonau'i-ievâid, c. 9, s. 13.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/405-409.

16.05.2011

İbrahim bin Ethem hz. Nasihatler

Hatırlanacağı üzere büyük veli İbrahim Ethem'e gelen bir genç, halinden şikâyette bulunarak:

-Efendim, der nefsimden şikâyetçiyim, istemediğim halde beni günaha zorluyor, nasihatte bulunsanız da birazcık olsun günaha yönelme duygusundan uzaklaştırsanız beni!.

Genci düşündürmek isteyen İbrahim Ethem der ki:

- Günaha girme şartlarını öğrenmen yeterli olur senin için.. Genç adam şaşırır:

-Ne demek günaha girme şartlarını öğrenmem? Günaha girmenin şartları da mı var? Şartları yerine getirilince günaha girilir mi? İbrahim Ethem :

- Elbette der, yeter ki sen günaha girme şartlarını öğren.. Genç iyice heyecanlanır:

-Neymiş günaha girmenin şartları? Öğrenelim da o şartları yerine getirince girelim günaha öyleyse, der.

İbrahim Ethem de sayar günaha girmenin ilk üç şartını.

- Önce der,içinde günaha yönelme duygusu başlayınca iyice bir düşün; kendisine karşı günah işleyeceğin Zat'ın sana verdiği rızkı da yememeye karar ver! Ondan sonra O'na karşı günaha niyetlen!. Genç düşünmeye başlar:

-'Bu mümkün mü?' der. Ben Allah'ın ihsan ettiği rızkı yemeden nasıl yaşayacağım? Açlıktan ölürüm!

-Öyleyse, der İbrahim Ethem, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de rızkını yediğin Zat'a karşı günah işlemekten utanmayacaksın, buna akıl ve vicdan razı olur mu?

Genç başını sallayarak söylenir:

- Ben aç yaşayamam, bu şartı yerine getirmem mümkün değil. Sen ikinci şartı söyle. İbrahim Ethem de söyler:

- İşleyeceğin günahı O'nun mülkünden dışarıya çık da orada işle!.. Genç adam:

-Bu da mümkün değil, der. Her yer O'nun mülküdür. Dışarısı yoktur ki, oraya gideyim de günah işledikten sonra dönüp geleyim...

İbrahim Ethem de:

-Öyle ise der, hem verdiği rızkı yiyeceksin, hem mülkünde oturacaksın, hem de O'na karşı isyan etmekten çekinmeyeceksin, utanma duygusunu yitirmeyen bir gence yakışır mı bu?

Genç sabırsızlanır:

-Sen der, üçüncü şartı söyle de, bir de ona bakalım. O da söyler:

- İçinde günah arzusu kıpırdayınca hemen O'nun görmediği bir yere gitmeyi düşün, günahı görmediği bir yerde işlemeye karar ver. Genç adam omuzlarını silker:

-Bu der, öteki şartlardan daha imkânsız .O'nun görmediği bir yer var mı ki gidip günahı orada işleyeyim de sonra dönüp geleyim.

Büyük veli sözlerini şöyle bağlar:

- Öyle ise der benim mert kardeşim,hem verdiği rızkı yemeden yaşayamayacaksın, hem mülkünden dışarıya çıkamayacaksın, hem de görmediği bir yer bulamayacaksın, bütün bunlara rağmen yine de O'na karşı günah işleyip isyan etmekten geri durmayacaksın,akıllı ve insaflı bir gence yakışır mı böylesine saygısızlık ve sadakatsizlik?

Genç adam daha fazla dayanamaz, iki elini birden yukarı kaldırarak bağırmaya başlar:

-'Teslim oldum Efendim teslim!' der. Ben bu günah işleme şartlarının hiçbirini yerine getiremem. Öyle ise en doğrusu, günaha hiç yönelmemeli, böyle bir nankörlüğe hiç girmemeli, aklıma günah düşüncesi gelince içimden feryat etmeli ve demeliyim ki:

-Ey nankör nefis, utanmıyor musun, verdiği rızkı yediğin, mülkünde oturduğun, görmediği yeri bulamadığın bir Zat'a karşı isyan bayrağı çekip de günaha yönelmeye?

Genç sözünü şöyle bağlar:

-Vazgeçiyorum nefsimin pompaladığı günah niyetinden, isyan ve itaatsizlik duygusundan, tövbe ediyorum tüm günahlarıma, tövbe estağfirullah, hem de binlerce defa estağfirullah!.

-Ne dersiniz? Bu şartlar bizim için de geçerli mi? Biz de O'nun verdiği rızkı yiyor, mülkünde oturuyor, görmediği yer bulamıyor muyuz? Öyle ise biz de bu genç gibi içimizden gelen bir istekle aynı şeyi söyleyelim mi? Evet,diyorsanız buyurun öyle ise: Tövbe estağfirullah, bilerek bilmeyerek yaptığımız tüm yanlışlarımıza tövbe estağfirullah!Rabbimiz bizi bağışla

SayınAhmed Şahin'den alıntıdır

11.05.2011

Cennete Kavuşturacak Ameller



Muaz b. Cebel’den (r.a) nakledildiğine göre o şöyle de­miştir:

“Dedim ki:

“Ey Allah’ın Rasülü (s.a.v) beni cen­nete sokacak ve cehennemden uzaklaştıracak ameli söy­ler misin?” Efendimiz (s.a.v) cevaben buyurdu:

“Şüp­hesiz çok büyük bir şey istedin. (Senin istediğin) Allah’­ın (c.c) kendisine kolaylaştırdıkları kimselere kolaydır. Al­lah’a ibadet edersin. Hiç bir surette ona şirk koşmazsın. Namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin. Ramazan oru­cunu tutar, Kabe’yi haccedersin.” Sonra şöyle dedi:

“Sa­na hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır. Ze­kât (sadaka) suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür (yok eder). Sonra şu âyetleri okudu, nihayet “Ya’melun” kelimesine kadar vardı:

“Onlar, yanları yatak­larından kalkarak korkuyla, umutla Rablerine yalvarır­lar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda har­carlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevin­dirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.”[170] Sonra şöyle buyurdu:

“Sana işin başını, di­reğini ve en yüce noktasını bildireyim mi?" Dedim ki:

“Evet ey Allah’ın Rasülü.” O da:

“İşin başı İslâm’dır. Direği namazdır. En yüce noktası ise cihaddır.” Sonra devam ederek:

“Sana bütün bunların hepsine nasıl sa­hip olunacağını söyleyeyim mi?" buyurdu. Dedim ki:

“Evet ey Allah’ın Rasülü.” Dilini eliyle tuttu ve:

“Dili­ni tut ” buyurdu. Ben:

“Ey Allah’ın Rasülü, biz konuş­tuklarımızdan dolayı da hesaba çekilecek miyiz?” dedim.

Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Ey Muaz, an­nen senin ölünü görsün, insanlar cehenneme yüzleri üstü veya (bir rivayete) göğüsleri üstü dillerinin işlediği kusur­lardan başka bir şeyden mi düşüyorlar sanıyorsun.”[171] Tirmizi, bu hadisin hasen-sahih olduğunu söylemiştir.



Efendimiz’in (s.a.v), “En yüce noktası” ifadesi; en yük­seği demektir. Bir şeyin elde edilmesi onun istenmesi demek­tir.

Efendimiz’in (s.a.v), “Annen senin ölünü görsün” ifa­desi, annen seni kaybetsin demektir. Allah Rasülü (s.a.v) duanın hakiki manasını düşünmemiştir. Araplar arasında hitap esnasında böyle söyleme âdeti yaygındır. Dillerinin hasatları demek, ırzlarını tehlikeye düşürerek insanlara kötülük yap­mak, laf getirip götürmek gibi kötülükleri işlemektir. Dilin kötülükleri, gıybet, koğuculuk, yalan, bühtan, küfür sözleri söylemek, başkasıyla alay etmek, sözünde durmamak gibi şey­lerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yapmayacağınızı söyle­meniz, Allah katında şiddetli bir buğza sebep olur.”[172]





"KIRK HADİS TERCÜME VE ŞERHİ "
-----------------------------------------------------------------------
[170] Tirmizi, İman 8 (nr. 2616).

[171] Secde: 32/16, 17.

[172] Saff: 61/3. İmam Nevevi, Kırk Hadis, Kahraman Yayınları: 127-129


23.03.2011

Cehennemin Halleri


Cehennem Ateşinin Harareti Sönmez Alevine De Yaslanılmaz:


Hafız el-Beyhakî... Selman'dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cehennemdeki) ateşin harareti sönmez ve alevine de yaslanılmaz." Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Yakıcı azabı tadın, diyeceğiz." (Âl-i imrân, 3/181)

İbn Merdeveyh... Enes'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okumuştur:

"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden ko­ruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah'ın kendisine ver­diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek ha­şin meleklerdir." (Tahrim, 66/6)

Bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cehennem ateşi bin sene yakıldı; nihayet beyazlaştı. Bin sene daha yakıldı; nihayet kızardı. Bin sene daha yakıldı; nihayet karardı. Cehennem ateşi sim­siyahtır; alevi ışık Saçmaz." [44]

İbn Merdeveyh... Adey b. Adiy'den rivayet etti ki; Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle demiştir: Cebrail, gelmeyi âdet edinmediği bir zamanda Peygamber (s.a.v.)'in yanma geldi. Peygamber (s.a.v.) ona dedi ki:

— Ey Cebrail! Bana ne olmuş ki, seni, rengin değişmiş olarak görüyo­rum!

— Ben sana gelecek değildim. Allah, ateşin açılmasını emredince sana geldim.

— Ey Cebrail! Bana ateşin evsafını ve cehennemin niteliklerini anlat.

— Doğrusu Cenab-ı Allah emretti de cehennem bin sene yakıldı; nihayet ateşi kızardı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi beyazlaştı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi karardı. Artık cehennem ateşi simsiyah ve kapkaranlıktır. Kıvılcımı ışık saçmaz, alevi de sönmez. Seni hak dinle gönde­ren zât'a yemin ederim ki; Allah'ın kendi kitabında anlattığı cehennem zincir­lerinden bir halka, dünya dağlarının üzerine konulacak olsa, o dağları eritir.

— Ey Cebrail! Bu anlattıkların bana yeter. Kalbim paralanmasın!.." Böyle dedikten sonra Peygamber (s.a.v.) Cebrâile baktı; ağlamakta ol­duğunu gördü. Ve ona şöyle dedi:

— Ey Cebrail! Allah katında böyle büyük bir yere sahib olduğun halde yine mi ağlıyorsun?!

— Niye ağlamıyayım ki? Allah'ın ilm-i ezelisinde bundan başka bir ha­le düşeceğim takdir edilmiş mi, edilmemiş mi, bilmiyorum ki. Örneğin daha önce İblis, meleklerle beraberdi. Harut ile Marut, meleklerdendi! (Bak sonra ne hale düştüler.)"

Peygamber (s.a.v.) ile Cebrail (a.s.) ağlamayı sürdürdüler. Nihayet onla­ra seslenildi ki: "Cenab-i Allah, gazaba uğramayacağınıza dair size âmân ver­miştir." Bu sesi duyan Cebrail kalkıp gitti. Hz. Peygamber de dışarı çıktı. Ko­nuşup gülüşmekte olan bir gurup ashabının yanına gitti ve onlara şöyle dedi:

"İleri tarafınızda cehennem olduğu halde gülüyor musunuz? Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlar, yüksek yerlere çıkıp Allah'a yük­sek sesle yakanrdınız!"

Bunun üzerine Cenab-ı Allah ona şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Se­ni müjdeleyici olarak gönderdim." Bu vahyi alan Rasûlullah (s.a.v.), sahabi-îere şöyle buyurdu: "Size müjdeler olsun! Kendinizi ve amellerinizi düzeltin. Elden geldiğince (salah ve olgunluğa) yakın [45] olun." [46]



Ebû Talib, Kıyamet Gününde En Hafif Azâb Görecek Olan Cehennemliklerden Biri Olacaktır:


Buharı... Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet etti ki; yanında amcası Ebû Ta-lip'den söz edildiğinde Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Umarım ki kıyamet gününde şefaatim ona fayda verir de cehennemin sığ bir yerine bırakılır. (Ama yine de orada) ateş onun topuk kemiklerine ula­şır ve bu nedenle beyni kaynar!" [47]

Müslim... Ebû Saîd'aen rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cehennemliklerin en nafif azaplısı, ateşten bir ayakkabı giyecek ve ayakkabılarının harareti nedeniyle beyni kaynayacaktır!" [48]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarına (ateşten) bir çift ayakkabı giyip bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adam­dır." [49]

Buharı... Numan'dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Cehennemliklerin kıyamet gününde en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarının tabanının altına bir ateş közü konulup da bu yüzden beyni, tencere ve gümgüm gibi kaynayan adamdır!" [50]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ateşten bir çift ayakkabı giyen ve bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adamdır." [51]

Bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: "Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız."

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes'ten rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Muhammed'in caşı kudret elinde bulunan zât'a yemin ederim ki; be­nim gördüklerimi görseydiniz çok ağlar az gülerdiniz." Ashab: "Sen ne gör­dün Ya Rasûlullah?" diye sorduklarında, "Cenneti ve Cehennemi gördüm" diye cevap verdi. [52]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), Cebrail (a.s.)'a sordu:

— Bana ne olmuş ki Mikâil'i hiç gülerken görmedim?

— Cehennem yaratılalı beri o hiç gülmemiştir."[53]



Ateş'in, Kendi Kendini Yemekten Ötürü Allah'a Şikâyetçi Olması:


İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Ya Rab! Bir kısmım bir kısmımı yedi. Bana biraz soluk ver" dedi. Bunun üzerine ona yılda iki kez soluk alma izni verildi. Kışın hissettiğiniz en şiddetli soğuk, cehennemin zemherır soğuklu-ğundandır. (Yazın) hissettiğiniz en şiddetli sıcaklık ise, cehennem sıcaklığm-dandir." [54]



Şiddetli Sıcaklar, Cehennemin Kaynamasından Dolayıdır:


İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Bir kısmım bir kısmımı yedi" dedi. Bu­nun üzerine biri yazın, biri de kışın olmak üzere (yılda) iki kez soluk olma­sına izin verildi. Şiddetli derecedeki sıcaklar, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [55]

Yine bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Sıcaklar şiddetlendiğinde namazı serin vakte erteleyin. Çünkü sıcaklı­ğın şiddetlenmesi, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [56]

Yüce Allah bu hususta şöyle buyurdu:

"Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin. Gölge yapmayan ve ateşten de ko­rumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir. Konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!" (Mürselât, 77/29-35)

Taberanî... İbn Mes'ud'un, "O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım konak gibi büyüktür" (Mürselât, 77/32) mealindeki ayeti tefsir ederken şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"O kıvılcımlar, ağaç ve dağ büyüklüğünce değil, aksine şehir ve kaleler büyüklüğüncedir."

Taberanî... Enes'ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:[57]

"O kıvılcımlardan biri dünyanın doğusuna düşse, sıcaklığı dünyanın ba­tısında hissedilir!" [58]



Dünyadayken Nimetler İçinde Yüzen Bir Kimse, Cehenneme Girince O Nimetlerin Tadım Unutur. Dünyada Sefalet İçinde Kıvranan Bir Kimse, Cennete Girince Çektiği O Sefaleti Unutur:


İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Dünyadayken en çok nimete mazhar olmuş cehennemliklerden biri, kı­yamet gününde getirilip ateşe bir kez daldırılır, sonra kendisine sorulur: "Ey Ademoğlu! Hiç hayır gördün mü? Hiç nimete mazhar oldun mu?" O da şöy­le cevap verir: "Hayır, vallahi Ya Rab."

Cennetliklerden dünyadayken en çok sefalete maruz kalmış biri getirilip Cennete konulur ve kendisine şöyle sorulur: "Ey Âdemoğlu! Hiç sefalete maruz kaldın mı? Hiç sıkıntı çektin mi?" O da şöyle cevap verir: "Hayır val­lahi ya Rab. Hiç sefalete maruz kalmadım ve hiç sıkıntı [59] çekmedim." [60]

------------------------------------------------------------------:



[44] Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/387, İbn Merdeveyh'den

[45] Heysemî, Mecma'uz-Zevâid. 10/387

[46] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 335-336.

[47] Buharî. Menakıb 4/247 (40

[48] Müslim, îman, 1/361

[49] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[50] Buharî, Rikak, 7/51

[51] Ahmed b. Hanbel, 4/271

[52] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[53] Bk. Heysemî, Mecma'uz-Ze-yâid, 10/385, Enes b. Mâlik'den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 236-237.

[54] Buharı, Mevakit, 1/9 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337.

[55] Buharî, Mevakit, 1/9; Bk. Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/388

[56] Buharî, Mevakit, 1/9

[57] Bk. Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, 10/387, Taberanî'den

[58] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337-338.

[59] Müslim. Münafikun. 3/55

[60] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 338.

28.01.2011

Keramet'in Şumulü



Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir.

Muhammed Bahaeddin Nakşibend k.s. hazretleri bir gün Buhara’nın bir köyünde konaklamışlardı. Köyün sakinleri onun sohbet ve ziyaretine koştular. Köylülerden biri gelirken bir sepet dolusu armut da getirmiş, ev sahibi bu meyveleri ikram olarak Bahaeddin Nakşibend’in önüne koymuştu. Şah-ı Nakşibend, armutları, onları getiren de dahil olmak üzere mecliste bulunanlara birer birer dağıttı fakat yememelerini tembihledi. Sonra o köylüye dönüp “Söyle bakalım, bu ikramda bulunmaktaki asıl maksadın neydi?” diye sordu.

Köylü başı önünde, gözlerini elindeki armuda dikmiş, mahcup bir halde şu itirafta bulundu: “Efendim, sizin keşf ü keramet sahibi bir mürşid-i kâmil olduğunuzu duymuştum. Acaba hakikaten öyle midir, değil midir diye denemek istedim. Sepetteki armutlardan birine işaret koymuş, eğer bu zat dedikleri gibi biriyse, bu armudu bulur bana verir, diye düşünmüştüm. Bağışlayın, boş bulunup cahillik ettim.”

Şah-ı Nakşibend “Peki elindeki armut, işaretlediğin meyve miydi?” diye tekrar sordu. Adam, utana sıkıla, “Evet” diyebildi yavaşça.

Bahaeddin Nakşibend hazretleri cemaate döndü ve buyurdu ki “Allah’ın veli kullarını denemeye kalkışmak uygun değildir. İstikamet üzereyse, Rasulullah s.a.v.’in sünnetini yaşıyorsa eğer, bir mürşidi imtihana hacet yoktur. İstikametten daha doğru bir ölçü olamaz çünkü. Biz şu adama işaretlediği meyveyi keramet göstermek için değil, bizden uzak kalıp zarar görmemesi için bulup verdik!”

Keramet haktır ama..

Evliyanın kerametine dair böyle menkıbeleri nakledip dinlemekten öteden beri hoşlanırız. Lakin anlatılan menkıbelerin bize bakan tarafını, bizimle alakalı mesajını görmek yerine, bu kerametleri kendisinden sâdır olan zatın velayetine delil kılarak rahatlamak gibi bir alışkanlığımız var.

Tasavvufun “keramete değil, istikamete itibar edilir” prensibine rağmen, kerametleri bazen “velayet kontrolü” yapmak için anlatıp dinleyenlere rastlıyoruz. Zaman zaman haddi aşarak Allah dostlarını imtihana yeltenenleri, armutları işaretlemeyi sürdürenleri görüyoruz.

Allah Tealâ’nın veli kullarından zuhur eden olağanüstü haller manasında “keramet” vardır ve haktır. Bununla beraber bir kısım kerametlere talep ve itibar hususunda ihtiyatlı olmamız istenmiştir. Çünkü keramet, adından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına bir ikramıdır ve bu ikram maddi yahut zahirî olabileceği gibi manevî veya batınî de olabilir. Avam tabakası keramet denilince sadece maddi olan olağanüstülükleri anlar; havada uçan, suda yürüyen mürşitler arar. Halbuki tasavvuf büyükleri, “manevi keramet, yani sırat-ı müstakim üzere emrolundukları gibi dosdoğru yürüyen salihlere ikram edilen istikamet hali, maddi kerametlerden daha önemli ve kıymetlidir” demişlerdir. Hakikaten de insan için tam bir imandan daha üstün, daha kıymetli bir ilâhi ikram, ihsan yahut lütuf yoktur.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, karşılaştığı densizliğe rağmen muhatabının “zarar görmesine” gönlünü razı kılmayan ve kâmil bir imanın eseri olan şefkat, merhamet yahut âlicenaplığına değil de işaretlenmiş bir meyveyi fark etmesine ehemmiyet vermek, avama mahsus bir cehalettir. Kaldı ki Allah Tealâ veli kullarını böyle basit düzenlerden, ahmakça denemelerden haberdar etmeyebilir. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine de getirilen meyveler hususunda bir ilham verilmeyebilirdi. Şüphesiz ki bu hal onun velayetindeki eksikliğe değil, karşısındaki düzenbazın nasipsizliğine delalet edecekti.

Keramet beklentisi

Velileri imtihan etmek niyetiyle olmasa dahi maddi keramet beklentisine girmemek lazım. Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir. Zira fevkalâde haller fasıklardan, müşriklerden, kâfirlerden de zuhur edebilir. “İstidraç” dediğimiz bu tür haller ile keramet arasındaki fark, bu olağanüstülüklere mazhar olan kişilerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yürümediklerine bakılarak anlaşılabilir. Dolayısıyla istikamet yerine olağanüstülükleri gözetmek, kötü niyetli şarlatanların, fasıkların peşinde dalalete düşmeye, tasavvufun yol ve usulüne zül getirmeye sebeptir.

Maddi kerameti istikamete tercih ettiren anlayış büyük ölçüde keramet hususundaki cehaletin eseridir. Kerameti Allah Tealâ’nın ikramı olarak değil de müminin fiili gibi görenler, o mümini beşerüstü bir varlık mevkiine koyup, ondan sâdır olan beşere mahsus son derece tabii davranışları bir eksiklik zannedebilmektedirler. Sünnetullahın esas, kerametin istisna olduğunu bilmeyen insanların, bilhassa sağlık ve rızık konusunda sünnetullaha riayeti terkten dolayı sıkıntıya düştükleri, sonra da bu sıkıntıların faturasını beşerüstülük atfettikleri müminlerin yetersizliğine çıkardıkları malumdur.

Kime itimat edilir?

Öte yandan maddi keramet beklentisi, kabul etmek gerekir ki bir teslimiyet probleminin, kalp tatminsizliğinin, şüphenin ve itimatsızlığın da eseridir. Oysa bizim irfanımızda cerbezeye, sıra dışılıklara, fevkalâde hal sahiplerine değil, “emin” olana itimat edilir; Allah ve Rasulü’ne teslim olana teslim olunur. Nihayet maddi kerametlerin çok fazla konu edilip gündemde tutulması, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına çıkarmakta, beşer takatini aşan ulaşılamaz bir sahaya sürmekte, insanların bu yoldan istifadesini engellemektedir.

Velinin attığı adım keramettir

Maddi kerametler evliyaullah için Allah Tealâ’ya yakınlık derecesinin göstergesi olmadığı gibi, kendilerinde böyle kerametler görülmeyen veliler de vardır. Yahut bazı kerametler bizim keramet anlayışımıza uymadığı için fark edilmeyebilir. Mürşid-i kâmillerin tasarrufu, tesiri, cezbediciliği bir ilâhi ikramdır mesela ve büyük kerametlerdendir.
Unutmayalım; daha fazlasını, daha farklısını, işaretlediğimiz armudu buldurmak cinsinden kerametleri beklerken, yol bilenlerin başını çektiği kervan göçüp gider de ıssız dağlarda yapayalnız kalabiliriz..
Alıntı: Semerkant Dergisi