31.12.2010

İmam-ı Azam'a( rahm aley). sorular ve cevapları


İbni Kadi'l-Asker diye bilinen, Ebu'l-Hasen Ali b. Halil ed-Dımeşkî şöyle dedi: Bize Ebu'l-Hasen Bürhanuddin Ali b. el-Belhî Ebu'l-Muîn Meymun b. Muhammed el-Mekhûlî en-Nesefî'den, o babasından, o Abdulkerîm b. Musa el-Pezdevi’den, o Ebû Mansur el-Mâtüridî'den. o Ebû Bekr Ahmed el-Cüzcânî'den, o Ebû Süleyman Musa el-Cüzcânî'den, o da Muhammed b. Mukatil er-Râzî'den, bu son ikisi Ebû Mutî el-Hakem b. Abdillah el-Belhî ve İsâm b. Yusuf el-Belhî'den, bu ikisi de Ebû Mukatil Hafs b. Selm es-Semerkandi’den, o da Ebû Hanifeye sorduğu suallerin cevaplarını naklederek şöyle dedi:

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Talebe Ebû Mukâtil şöyle dedi: Ey âlim, faziletine inandığım ve birlikte bulunmaktan istifade edeceğim için sana geldim. Allah'ın beni senden faydalandırmasını niyaz ederim. Allah sana iyilik versin, eğer sana sual sorarsam bana cevabını ver ki Allah'ın sevabına nail olasın

Talebe: Bana, ibâdetin açıklamasını yapın.

Âlim Ebû Hanife(rhm.aleyh) şöyle dedi : İbâdet kelimesi, taat, rağbet ve rubûbiyetin ikrarı mânâlarına gelen şümullü bir kelimedir. Kul îman etmek konusunda, Allah'a itaat ederse, kendisinde Allah'tan ummak ve korkmak durumu hâsıl olur. Bu üç haslet kulda mevcut olunca, Allah'a ibâdet etmiş olur. Allah'tan ummak ve korkmak hâli bulunmayınca, bir kimse mü'min olamaz. Fakat nice mü'minler vardır ki, bir kısmında Allah korkusu daha çok, bir kısmında da daha azdır. Keza, Allah'tan başka bir kimseye, sevabını umarak ve gazabından korkarak itaat eden kimse, ona ibâdet etmiş sayılır.. Eğer her konuda yalnız itaat ile amel etmek ibâdet olsa idi, Allah'tan başkasına itaat eden herkes, itaat ettiklerine ibâdet etmiş olurlardı.

Talebe: Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir olur mu?

Âlim (r. a.): Korku ve ummak iki halde yahut da iki halden birinde bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse, onun Allah'ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeğe muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda, bir kimse hayrı Allah'tan umduğu, yahut Allah'ın kendisini başkalarının eline düşürmek, yahut bir şeyi sebep kılmakla vereceği beladan endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse kâfir olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini, devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah'tan ummaktadır. Kendisini evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını, içtiği ilaçtan şifa ihsan etmesini, Allah'tan ümit eden kimse kâfir olmaz. İnsan bazen şerden korkar, Allah'ın kendisini kötü şeylerle müptela kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah'ın resul seçtiği ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Musa Allah ile arasında bir elçi olmadan "Beni öldürmelerinden korkarım."(eş-Şuara,14;al-Kasas,33) demişti. Peygamber Efendimiz mağaraya saklanmıştı. Bu durumda onlar için küfür katiyyen bahis mevzuu olamaz. Keza insan yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya evinin yıkılması, sel afeti ve zarar verecek yiyecek yahut içeceklerden korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hali değil, ancak korkmak arız olmuş olur.

Talebe: Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu mahlûklardan, Allah'tan korktuğumuzdan daha çok korkan mü'minin durumu nedir? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a.): Mü'minin, Allah'tan daha çok korktuğu hiç bir varlık yoktur. Zîra mü'min şiddetli bir şekilde hastalandığı, yahut Allah'tan gelen kötü bir musibete uğradığı zaman bile, gizli veya açık olarak 'Yarabbi, ne kötü yaptın," demez. Bunu içinden de söylemez. Buna mukabil Allah'ı daha çok zikreder. Eğer bu musibetin yüzde biri, dünya hükümdarlarının birisinden gelmiş olsa idi; o kimse güvendiği kimselere, hükümdarların duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve lisanı ile ifadeden çekinmezdi. Halbuki mü'min gizli, aşikâr, sıcak, soğuk her yerde Allah'ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının emirleri ise gizli, açık, isteyerek yahut istemeyerek, her hal ve kârda gözetilmez. Meselâ, bazan bir mü'minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir, hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah'tan başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah'tan korktuğu için gusleder. Keza şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu halde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı halde Allah'ın emrini gözetir, sabreder. Allah'tan korktuğu için feryâd etmez. Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mü'minin Allah'tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur.

Talebe: Yemin ederim, kendi nefsimizden de anlayabileceğimiz bir hususu ifâde ettiniz. Fakat acaba, îman ve küfrün ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin durumu nedir? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a): Şüphesiz ki insanlar; Yüce Allah'ı bilme ve tasdik etmeleri ile mü'min, inkâr etmeleri sebebiyle de kâfir olurlar. Allah'ın kulu olduklarını ikrar, Allah'ın birliğini ve O'nun katından gelen şeyleri tasdik ettikleri zaman, îman ve küfrün ne demek olduğunu bilmeseler de, îmanın hayırlı, küfrün de şerli bir şey olduğunu bildiklerinden dolayı, kâfir olmazlar. Meselâ kendisine bal ve sabır(Sarı renkli, acı bir madde.)getirilen bir kimse ikisinden de tadar; balın tatlı, sabırın da acı olduğunu bilir. O kimsenin acılık ve tatlılık mefhumunu bilmediği söylenemez. Söylenecek tek şey onun acılık ve tatlılık isimlerini bilmediğidir. İman ve küfür isimlerini bilmeyen de böyledir. Fakat o kimse îmanın iyi , küfrün de kötü olduğunu bilir. Bu durumda olan bir kimsenin Allah'ı bilmediği söylenemez. Sadece îman ve küfür isimlerini bilmiyor denilir.

Talebe: Acaba mü'min azap görürse, îmanı ona fayda verir mi? Kendisinde îman mevcut iken, îman ettikten sonra azaba maruz kalır mı? Bunu açıklayın.

Âlim (r.a.): Suallerin içinde, benzerini sormadığın meseleleri sordun. Ben inşallah sana o konularda fetva vereceğim. "Mü'min eğer azap görürse îmanı fayda verir mi? Kendinde îman olduğu halde azaba uğrar mı?" diyorsun. Evet, îman mü'mine fayda verir, çünkü îman onu en şiddetli azaptan korur. En şiddetli azap ise ancak kâfirin azabıdır. Zîra küfürden daha büyük günah yoktur. Bu durumda bulunan mü'min Allah'ı inkâr etmemiş, fakat emrettiği bazı hususlarda ona âsi olmuştur. Eğer Allah, ona azap ederse işlediği nisbetinde azap eder. İşlemediği şey için azap etmez. Tıpkı adam öldüren ve fakat hırsızlık yapmayan kimsenin, sadece katil suçu ile cezalandırılıp, hırsızlık suçu ile cezalandırılmaması gibi. Nitekim Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz."(Yasin,54) buyurmaktadır. Hastalığı az olan hastanın durumu daha ehvendir. Dünyada azap çekip, en şiddetli azaptan kurtulan sadece bir nevi azap çeken kimsenin durumu, iki çeşit azap çeken kimseden daha kolaydır. Mü'min de böyledir, eğer işlediği bir günah için azap görürse, bu iki günah için çekeceği azaptan daha hafif olur.

Talebe: Yemin ederim ki bu, doğru bildiğimiz şeylerdendir. Fakat acaba ibâdetleri muhtelif ve çok olduğu halde, kâfirlerin küfrü niçin aynıdır? Keza semadakilerin îmanı ile, yeryüzündekilerin îmanı; -oysaki meleklerin yapmaları gereken çeşitli amelleri varken- niçin birdir?

Âlim (r.a.): Meleklerin yapmaları farz olan ameller, bizim yapmamız farz olan amellerden başkadır. Meleklere farz olan ve bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış olan şeyler de, bize farz kılınanlardan farklıdır. Sema ehlinin îmanı, evvelki ümmetlerin îmanı ve bizim îmanımız ise, birdir. Çünkü hepimiz îman ettik ve yalnızca Allah'a ibâdet ettik. Tıpkı bunun gibi, kâfirlerin küfrü ve inkârı bir ve fakat ibâdetleri farklıdır. Mesela bir yahûdîye kime ibâdet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibâdet ediyorum," der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratmış olan oğlu Üzeyir olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a îman etmiş olmaz. Eğer bir hristiyana, kime ibâdet ettiğini sorarsan, "Allah'a ibâdet ediyorum," der. Allah'ı sorduğun zaman da, O'nun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in rahminde gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a îman etmiş olmaz. Mecûsiye de, kime ibâdet ettiğini sorarsan, o da, "Allah'a ibâdet ediyorum," diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a îman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibâdetleri ise çok ve değişiktir. Mesela, üç kişi var, bunlardan biri kendisinde, dünyada eşi bulunmayan bir beyaz inci mevcut olduğunu iddia ediyor. Daha sonra bir kara üzüm danesini çıkararak, bunun inci olduğuna yemin ediyor. Diğerleri ile bu konuda tartışmaya giriyor. Bir başkası kendisinde dünyada benzeri bulunmayan bir inci olduğunu iddia ederek bir ayva çıkarıyor ve bunun inci olduğuna yemin edip insanlarla münakaşaya giriyor. Üçüncüsü, eşsiz kıymetteki incinin kendisinde bulunduğunu iddia ederek, bir çamur parçası çıkarıyor ve bunun inci olduğu hususunda yemin ederek, başkalarıyla bahse giriyor. Bu üç kişi inciyi bilmedikleri konusunda birleşmişlerdir. Zîra, sıfatları çok ve değişik olmasına rağmen, hiçbiri inciyi bilmemektedirler. İşte böylece sen, onların tavsif ve ibâdet ettiklerine, ibâdet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar, tavsif ettiklerine de ibâdet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibâdet ettiğin ma'budun, onların ibâdet ettiklerinden başkadır. Onların ma'budu da, senin ibâdet ettiğinden başkasıdır. Bunun için Kur'ân'da: "De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız."(el-Kafirun,1,3) buyurulmuştur.

Talebe: Anlattığınız bu konuyu, belirttiğiniz veçhile öğrendim. Fakat niçin onlar, Allah Rabbimizdir, dedikleri halde, Allah'ı bilmeyen kimseler oluyorlar?

Âlim (r. a.): Şüphesiz ki onların, Allah Rabbimizdir, dediklerini biliyorum. Oysa ki onlar bununla da Allah'ı bilmiyorlar. Çünkü Allah "Onlara gökleri ve yeri kim yarattı" diye soracak olsan, "Allah, derler. Sen de Allah'a hamdolsun de. Onların çoğu bilmezler."(Lokman,25)buyurmaktadır. Yani onların çoğu, anasından kör olarak doğan bir sabînin, hiçbir şey bilmeksizin geceyi, gündüzü, sarıyı, siyahı söylemesi gibi bu sözü gayri şuuri olarak söyleyenler gibidir. Böyle kâfirler Allah'ın ismini, mü'minlerden işitmişler, işittiklerini de bilmeden söylemektedirler. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "Âhirete inanmayanların kalpleri, inkâr edicidir, kendileri de kibirlidir."(en-Nahl,22) buyurulmuştur.

Talebe: Bu husus belirttiğiniz gibi. Fakat acaba peygamberi Allah vasıtasıyla mı bilirsiniz, yoksa Allah'ı peygamber vasıtasıyla mı bilirsiniz? Peygamberi Allah vasıtasıyla bilirseniz, bu nasıl olur? Halbuki peygamber sizi Allah'a çağırmaktadır. Bunu açıklayınız.

Âlim (r. a.): Evet, peygamberin peygamberliğini Allah tarafından biliriz. Her ne kadar peygamber Allah'a çağırırsa da, hiç bir kimse, Allah'ın gönlüne tasdik ve peygamber olduğu bilgisini koymadan, peygamberin hak ve doğru söylediğini bilemez. Bunun için Allah "Sen şüphesiz ki, sevdiğini hidayete ulaştıramazsın, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir."(el-Kasas,56) buyurmaktadır. Eğer Allah'ı bilmek, peygamberler vasıtasıyla olsaydı, insanlara marifetullah nimetini ihsan etmek, Allah'tan değil, peygamberlerden olurdu. Halbuki Rabbini bilme nimetini peygambere ihsan eden de Allah'tır. Peygamberi insanlara da tanıtarak tasdik ettirmesi, Allah'ın insanlar için bir nimeti ve lütfudur. Kul, bildiği hayrı ancak Allah cihetinden bilir, dememiz gerekir.

Talebe: Beni rahatlattınız. Fakat acaba, velayet ve berâetin açıklaması nedir? Velayet ve berâet bir kimsede içtima eder mi?

Âlim (r.a.): Velayet, iyi amelden dolayı hoşnutluk, berâet de kötü amelden dolayı hoşnutsuzluk demektir. Her ikisi de bazen bir insanda birleşebilir, bazen de birleşmezler. İyi ve kötü işler işleyen bir mü'mine yaptığı iyi işlerde muvafakat eder ve onu seversin, işlediği kötü şeylerden dolayı da ona muhalefet eder, ayrılır ve sevmezsin. Bu, sorduğun velayet ve berâetin bir kimsede birleşmesinin misalidir. Kâfir olan, kendisinde iyi bir durum bulunmayan kimseye de buğzeder ve bütün kötülüklerinde kendisinden ayrılırsın. Daima sevdiğin ve hiçbir davranışından hoşnutsuzluk duymadığın kimse ise bütün iyi şeyleri işleyen ve kötü şeylerden sakınan mü'min kimsedir. Sen onun her hususiyetini sever, hiçbir şeyinden hoşnutsuzluk duymazsın.

Talebe: Çok güzel söylediniz. Fakat acaba, nîmete küfür ne demektir? Bunu açıklayınız.

Âlim (r. a.): Nimete küfür, kişinin nimetlerin Allah'tan olduğunu inkâr etmesidir. Eğen nimetlerden birini inkâr ve onun Allah'tan olmadığını iddia ederse o kimse Allah katında kâfir olur. Böylece Allah karşısında kâfir olan, nimetlerini de inkâr eder. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Onlar Allah'ın nimetlerini itiraf ederler, sonra da inkâr ederler."(en-Nahl,83) Yani kâfirler gecenin gece, gündüzün de, gündüz olduğunu bilirler. Sıhhat, zenginlik ve ulaştıkları rahat ve bolluğun nîmet olduğunu itiraf ederler. Fakat onların asıl lütuf ve ihsan edici olan Allah'a değil, kendilerinin ibâdet ettikleri şeye nisbet ederler. Bundan dolayı Allah, onların Allah'ın nimetlerini itiraf edip sonra da onları inkâr ettiklerini ifade eder. Yani onlar, nimetlerin hiçbir benzeri olmayan Allah'tan olduğunu inkâr ederler.

--------------------------------------------------------------------------:
el-'Âlim ve'l-Müte'allim

Çeviren: Prof. Dr. Mustafa Öz

M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI Yayınları

11.12.2010

İmam-ı Azam (rhm.) den Kıssalar


Muhammed b. Mukatil'den nakledildiğine göre bir kimse İmam Azam'a şöyle bir soru sordu:

“Şu kimse hakkında ne dersiniz ki; Al­lah'tan korkmaz, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükû ve secdesiz namaz kılar, görmediği şeye inanır, Hakk'a buğz eder, fitneye sevgi besler..” İmam Âzam'ın meclisinde bulunan arkadaşları bu soruya cevap vermekten aciz kalarak, bu kimsenin durumu müşkildir, dediler, İmam Âzam Hazretleri ise bu soruya karşılık şöyle cevap verdi:

“Bu öyle bir kimsedir ki, Allah'ın rızasını ister. Cennet iste­mez. Allahtan korkup Cehennem ateşinden korkmaz. Rükû ve secdesiz olan cenaze namazı kılar. Allah Teâlâ'yı görmediği halde birli­ğine iman ve şehadet eder. Ölümün hak olduğuna inanır, fakat onu sevmez. Mal ve evlad fitnedir, fakat bunları sever. Müslüman kardeşi­ni dedikodu ettiği için ölü eti yemiş olur.” Bu cevap karşısında soru soran kişi kalkıp İmam'ın elini öptü ve şahidlik ederim ki, sen ilmin hazinesisin, dedi.
**************************************************
-Yine rivayet olunduğuna göre, Bağdad'a Rum diyarından bir Dehri gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile mü­nazaralara girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muztarib halde uykuya dalmış, gece rüyasında gör­müş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sa­dece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uy­kudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad'ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti:

“O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir. Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldürece­ğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısı­na çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikil­di. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm'a şöyle sordu:

“Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah'tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

“Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğ­ruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

“Var olan her şeyin bir me­kâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir? Allah Teâlâ vardır ve O'nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

“Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen in de minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip ye­rine İmam Âzam minbere çıktı ve:

“Benim rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık gör­meyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez du­ruma geldi ve pes dedi. İşte o zaman dehriyi yakalayıp öldürdüler ve İmam Hammad'ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu.

************************************************

İmam Âzam'ın zekâsının üstünlüğüne delâlet eden olaylardan biri de şudur: Hasan b. Ziyad'ın naklettiğine göre, bir kimse bir yer­de bir miktar para defnedip sonradan bu malı nerede gömdüğünü unutmuş. Bunu nasıl bulacağını İmam Âzam Hazretlerinden sorun­ca,

“Gece sabaha kadar namaz kıl, inşallah bulursun.” demiş. Bu tavsiye üzerine o kişi gece namaz kılmaya başlamış ve gecenin dörttebiri olunca parasını nereye gömdüğü hatırına gelmiş. İmam Âzam'dan bunun hikmetini sormuşlar ve şöyle cevap vermiş:

“Şeytan aleyhillâne gece sabaha kadar namaz kılmaya rıza göstermez, onu mut­laka bu işten meneder. Bu sebeple hatırına getirir.”

Yine cimri bir kimse malını bir yerde gömmüş, fakat bir müddet sonra gidince bu parayı yerinde bulamamış, çıkarıp almışlar. Hasis bir kimse olduğu için buna fazla üzülmüş ye nerede ise ölecek duru­ma gelmiş. Bazı dostlarının tavsiyesiyle İmam Âzam Hazretlerine müracaat edip bir çare bulmasını rica etmişler. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri:

“Bana yerini gösterin.” demiş ve göstermişler. İmam Âzam başka bir vakitte o yere gelip burada bazı kimselerin mantar devşirdiklerini görmüş. Yanlarına yaklaşıp bunlardan birine:

“Siz burada her zaman mantar devşirir misiniz?”diye sormuş. Adam da:

“Evet, her zaman devşiririz,” cevabını vermiş. İmam Âzam:

“Hepiniz birlikte toplayıp sonra taksim mi edersiniz?” diye soru sorunca:

“Ha­yır, herbirimiz ayrı ayrı kendi hesabımıza devşiririz.” demiş. İmam Âzam tekrar sordu:

“Hepiniz buradan beraber mi ayrılırsınız?” Adam cevap verdi:

“Hepimiz beraber gideriz, fakat şu adam her zaman ge­ri kalıp bizden sonra gider.” demiş. Bunun üzerine İmam Âzam bir kenarda oturup dağılmalarını beklemiş. Herkes gidip sadece o kim­se kalmış. Bu sırada İmam, o zatın yanına yaklaşıp:

“Bu yerde bir adam bir miktar para gömmüş, bu parayı sen çıkarıp almışsın, hem aldığını görmüşler ve şahidlik ediyorlar. Başkaları duymadan har­cadığın sana kalsın sahibi onu bağışlar, gerisini ver.” demiş. Adamı bu söz karşısında korkup aldığı parayı getirip İmam Azam’a teslim etmiş. O da sahibine vermiş. Bu olayın sırrını açıklarken İmam Âzam Hazretleri şöyle diyor:

“Görmüşler” sözümden maksadım Allah Teâlâ'dır. Çünkü Allah Teâlâ kullarının yaptığı bütün işleri görür.”

......................................................................................................................:
Fıkh-ı Ekber Şerhi-Al-i El Kari

1.09.2010

İtikad Ve Amelde İmamlarımız(Rahm. Aleyh)



73- Ehl-i Sünnet'in İtikat (inanç ve iman) ile ilgili konularda yetkili büyük alimleri ve imamları vardır. Bunlardan her biri, Selef-i Salihin dediğimiz Ashab ve Tabiîn'in yolunda yürümüşlerdir. İslam aleminde yüz gösteren değişik görüşlere, felsefî nazariyelere karşı gerçeği savunmaya çalışmışlardır. İslam inancının ne kadar saf ve ne kadar doğru olduğunu genişlemesine incelemiş ve çeşitli delillerle isbatlamışlardır. İşte bu büyük mücahid alimlerden biri İmam Matüridî, diğeri de İmam Eş'ari'dir. 74- İmam Ebû Mansur Muhammed Matüridî, hicretin (280) yılında doğmuş ve (333) yılında Semerkand'da vefat etmiştir. Memleketi olan Matürid Buhara ilçelerinden biridir. Kendisi Hanefî mezhebinde idi. Çok kıymetli tefsiri ve başka eserleri vardır. Bizim itikatta (inançta) imamımızdır. Hanefî mezhebinde bulunan müslümanlann büyük çoğunluğu inanç ve itikatta bu Ebü Mansur Matüridî'ye bağlıdır. 75- İmam Ebu'l-Hasan Aliyyü'l-Eş'arî, hicretin (260) yılında Basra'da doğmuş, (324) yılında Bağdad'da vefat etmiştir. Büyük dedesi Ashab-ı Güzin'den Ebû Musa El-Eş'arî'dir. Ebu'l-Hasan El-Eş'arî Şafiî mezhebine bağlı idi. Ehl-i Sünnet itikatına pek çok hizmet etmiştir. Çok değerli eserleri vardır. Malikîlerle Şafiîlerin hemen hepsi, Hanefîlerin bir kısmı ile Hanbelî mezhebinde olan Müslümanların bazı ileri gelenleri itikat konularında Ebu'l-Hasan El-Eş'arî'ye uyarlar. 76- İmam Matüridî ile İmam Eş'arî arasında esas bakımından ayrılık yoktur. Her ikisi de Ashab ve Tabiîn'in yolunda gitmişlerdir. İkisi de hak üzeredir. Ancak ikinci derecede bulunan bazı konularda ayrı görüşleri vardır. Fakat bunların başlıcaları da, görünüşteki ifade değişikliğinden başka birşey değildir. Bugün müslümanların büyük çoğunluğu itikat bakımından ya İmam Matüridî'ye veya İmam Eş'arî'ye bağlı bulunmaktadır. Yüce Allah hepsinden razı olsun, amîn... "Akıbet takva sahipleri içindir." (Kasas: 83)
* * *

Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza kadar ibadet ve hukuk meseleleri hususunda dört büyük müctehidden birine bağlana gelmişlerdir. Bu dört müctehid şu zatlardır:
1- İmam-ı Azam Ebu Hanife: Adı Numan'dır. Babasının adı da Sabit'dir. Hicretin 80. yılında Kûfe'de doğmuş ve 150 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
Sabit, İmam Hazret-i Ali'nin hizmetinde bulunmuş ve kendi nesli için onun duasını almıştır.
İmam-ı Azam'ın annesi, babası Sabit öldükten sonra, İmam Caferi Sadık ile evlenmişti. İmam-ı Azam bu muhterem zatın yanında yetişmişti. Ashab-ı Kiram'dan birkaç zatı görmüş olmak şerefini kazanmıştır.
İmam-ı Azam'a uyanlardan her birine Hanefî veya Hanefiyyü'l Mezheb denir. Biz Türkler ve diğer ırklara bağlı olan birçok müslümanlar bu büyük müctehidin mezhebine uymuş bulunmaktayız. Onun için amel bakımından imamımız, İmam-ı Azam'dır.
İmam Ebu Hanife Hazretleri bütün Ehl-i Sünnet tarafından saygı duyulan dört büyük müctehidin birincisidir. İmam-ı Azam denilince yalnız bu hatıra gelir. İlmi, zekası, zühd ve takvası çok yüksekti. İçtihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmellik bütün müslümanlar tarafından benimsenmiştir.
İmam-ı Azam'ın yetiştirdiği alimler arasında güçlü müctehidler vardır; fakat hepsi de esas bakımından hocalarına uymuş, hepsi de Hanefî mezhebinin fıkıh alimlerinden sayılmışlardır. Bunların en ünlüleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer'dir.
İmam Ebû Yusuf'un adı Yakub İbni İbrahim El-Ensarî'dir. Dedesi Sa'd ashab-ı Kiram'dandır. Hicretin 113 yılında Kûfe'de doğmuştur. 182 veya 192 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Harunürreşid'in Kadılar Kadısı (Kadı'l-Kudat'ı) olarak görev yapmıştı.
İmam Muhammed, Hasan Şeybanî'nin oğludur. Babası Şamlıdır. Hicretin 135. yılında Vasıt'da doğmuş olup Kûfe'de yetişmiştir. 189 tarihinde Rey şehrinde vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Din ilimleri üzerinde doksan dokuz kitab yazdığı rivayet ediliyor. El-Mebsut, El-Ziyadat, El-Camiu's-Sağır, El-Siyeru'l-Kebir, El-Siyeru'l-Sağir adlı kitablar bunlardan bazılarıdır. Bu kitablardaki meselelere "Zahirü'r-Rivaye" denir. Kitablara da "Zahirü'r-Rivaye Kitabları" denir.
Hanifî mezhebinde en geçerli rivayetler de bunlardır. İmam Muhammed, İmam Malik'den ders okumuştur. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e İmameyn (İki imam) denir.
İmam Züfer İsfahan'da ve Basra'da valilik etmiş olan Hüzeyl adında bir zatın oğludur. İmam-ı Azam'ın Züfer'e verdiği değer büyüktü. Hicretin 110 yılında doğmuş ve 158 tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
İlmihalimizin ibadetlere dair kapsadığı meseleler bütünüyle İmam-ı Azam'ın mezhebine göre yazılmıştır. Bununla beraber bazı önemli meselelerde diğer müctehidlerin mezheblerine de işaret edilmiştir.
Hanefî mezhebinin ihtilaflı meselelerinde önce İmam-ı Azam'ın sonra İmam Ebû Yusuf'un, sonra İmam Muhammed'in, sonra İmam Züfer'in görüşü ile işlem yapılır. Bu bir esastır. Bunlardan yalnız bazı meseleler ayrı tutulur ki, sırası gelince açıklanacaktır.
2- İmam Malik İbni Enes: Hicretin 93. yılında Medine-i Münevvere'de doğmuş ve 179 tarihinde Medine'de vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. İmam Malik, müslümanların haklı olarak kendileriyle övündükleri dört büyük müctehidin ikincisidir. Çok yüksek bir ilme, üstün bir zekaya, büyük bir zühd ve takvaya sahib idi. Mezhebi önceleri Endülüs'e, bütün Mağrib'e (Fas'a) yayılmıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir ve Yemen taraflarında benimsenmiş bulunmaktadır.
3- İmam Muhammed İbni İdris El-Şafiî: Hicretin 150. yılında Askalan'da veya Şam beldelerinden Gazze'de doğmuş, 240 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
İmam Şafiî soyca Kureyş kabilesindendir. Büyük dedesi Şafiî gençliğinde Resül-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize kavuşma şerefine ermişti. Onun babası Sabit de, Bedir Savaşı'nda İslamiyeti kabul etmişti. Saygıdeğer bir sahabî idi.
İmam Şafiî, dört büyük müctehidin üçüncüsüdür. Büyük bir alimdir. Çok büyük bir tefsir ve hadis alimidir. Tıb ilminde şiir ve edebiyatta da ehliyeti vardı. Mezhebi doğu ve batı yönlerine yayılmıştır.
4- İmam Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbelî: Şeyban kabilesidendir. Aslen Mervez'lidir. Hicretin 164 yılında Bağdad'da doğmuş ve 241 tarihinde yine Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.
İmam Ahmed de pek büyük bir alimdir ve dört büyük müctehidin dördüncüsüdür. Hadîs ilminde üstün bir yetkiye sahibdi. Ezberinde bir milyon hadisi şerif bulunduğu rivayet edilir. "Müsned" adındaki kitabında otuz bin hadis vardır. Büyük alim Kuhistanî'nin sözüne göre, hadislerin sayısı elli bin yedi yüzdür. Zühd ve takvası, yüksek ahlakı her türlü övgünün üstünde idi. Mezhebi, Necd ülkesine ve İslam aleminin diğer bazı yerlerine yayılmıştır.
Bu yetkili dört büyük imamın mezhebleri, kitab, sünnet, ümmetin icmai ve fukahanın kıyası üzerine kurulmuştur.
Kitab'dan maksad Kur'an-ı Kerîm'dir. Sünnet'den maksad, Peygamberimizin mübarek sözleri, yaptığı veya yapıldığını görüp de yasaklamadığı işlerdir. Peygamber Efendimizin evvelce yasaklamadığı bir şeyi görüp de ona karşı susmaları, o şeyin meşru olduğunu gösterir.
Ümmet'in icmaından maksad, bir asırda bulunan bütün müctehidlerin bir olayın şer'î hükmü hakkında birleşmeleridir. Peygamber Efendimiz: "Ümmetim (sapıklık) üzerinde toplanmaz," buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte de: "Müslümanların güzel gördüğü bir şey, Allah yanında da güzeldir," buyurulmuştur. Onun için müslümanların din varlıklarını temsil eden bütün müctehidlerin bir mesele üzerinde aynı görüş ve fikirde bulunmaları, o meselede şer'an geçerli bir delil, bir hüccettir.
Kıyas-ı Fukahaya gelince: Bundan maksad da, bir olayın kitab, sünnet veya icma-i ümmet ile sabit olan hükmünü, aynı illet ve sebebe, aynı hikmete bağlayarak o olayın tam benzerinde de göstermekten ibarettir. Bu ikinci olay üzerinde varılan hüküm de güzel düşünülünce, anlaşılır ki, yine hüküm, kitab, sünnet ve icma-i ümmet ile sabit olmuştur. Müctehid yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden meydana çıkarmış oluyor. Kıyas-ı Fukaha, bir ictihad meselesidir. Bunun meşru ve makbul olması şeriatça sabittir.
"Ey akıl ve düşünce sahibleri! İbret alınız"
(Haşr: 2) mealindeki Kur'an emri buna delildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetinin fıkıh alimleri için böyle bir içtihadı caiz görmüş ve övmüşlerdir.
Bir örnek gösterebiliriz: Peygamberimiz ashab-ı kiramdan Muaz İbni Cebel'i (radıyallahu anh) kadı tayin etmişti. Peygamberimiz ona: "Ey Muaz, ne ile hükmedeceksin?" diye sorunca:
- Kitab ile hükmedeceğim, onda bulamazsam sünnet ile hükmedeceğim, onda bulamazsam ictihadımla hükmedeceğim cevabını vermişti.
Peygamber Efendimiz de bu cevap üzerine: "Yüce Allah'a hamd olsun ki, peygamberinin görevlendirdiği elçisini, peygamberinin razı olduğu şeye kavuşturmuştur," buyurarak memnuniyetini açıklamıştı.
Bu bakımdan yetkili alimlerin kıyas yolu ile ictihad yapmaları da şeriatça pek güzel bulunmaktadır.
Kitab, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'ya Edille-i Erbaa, Usul-i Erbaa (dört delil, dört esas) denir. Bütün müctehidler tüm olarak bu dört delili kabul etmişler ve bütün şer'î hükümleri bu dört delilden birine veya bir kaçına dayamışlardır. Artık bu delillerin hepsini kabul etmek de bir vecibedir. Bu deliller, insanların hak ve vazifelerini bildiren İslam hukukunun gelişmesini sağlayan birer yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların dinî hayatı, bu feyizli hikmet ve ihtiyaç kaynağından asla uzak kalamaz.
Yukarda adlarını yazdığımız dört büyük İmam, müslümanlar için Allah'ın bir rahmetidir. Bunlar dört delilden dinî hükümleri çıkarmışlar ve müslümanlara izleyecekleri yolu göstermişlerdir. Artık bunlardan herhangi birinin mezhebine uyan kimse, hak bir mezhebe bağlanmış, peygamberimizin yolunda bulunmuş demektir.
Bu saygıdeğer büyük müctehidlerin hepsi de dinî meselelerin esasında birleşmişlerdir. Bu bakımdan aralarında ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir kısım meseleler üzerinde ayrılık göstermişlerdir. Fakat güzelce incelenirse görülür ki, bunların çoğu görünüşte olan bir ayrılıktan başka birşey değildir. Çünkü bu meselelerin bir çoğunda bu büyük zatlardan biri "Azimet-Takva" yolunu, diğeri de bir "Ruhsat-Müsaade" yolunu seçmiştir. Böylece mü'minlerin önüne geniş bir rahmet sahası açılmıştır. İşte: "Ümmetim arasında bulunan görüş ayrılıkları bir rahmettir", hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.
Düşünelim: Müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara ait ne kadar çok mesele vardır. Bunların hükümlerini Kur'an'dan, Sünnet'ten ve Ümmetin icmaından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman için kolay bir şey değildir. Bu çok büyük bir ilim ve dirayet işidir. İşte bu büyük müctehidler yalnız Allah rızası için, müslümanlara gerekli olan bütün meseleleri açıkça bildirmişlerdir. Her asırda milyonlarca müslümana ışık tutmuşlardır. Artık bu büyük zatların müslümanlık alemine ne büyük hizmetlerde bulunduklarından, ne kadar teşekküre hak kazandıklarından kim şübhe edebilir?!..
Bu kıymetli alimler, büyük bir ihlas ve ciddiyetle ve çok güzel bir niyetle ictihad alanında çalıştıkları içindir ki, doğruyu buldukları meselelerden dolayı ikişer kat, hata ettikleri meselelerden dolayı da birer kat sevab kazanmışlardır.
Şunu da ekleyelim ki, bu dört müctehide ait dört mezhebden her birinin bağlıları, kendi mezheblerinin daha doğru, daha isabetli, sünnet ve maslahata daha uygun ve daha elverişli olduğuna inanır. Aksi halde o mezhebi seçmelerinin bir manası kalmaz. Bununla beraber diğer mezheblerin kıymetini azaltmak da akıllarından geçmez. Bu dört mezhebin dördüne de saygı duyarlar. Bu saygı Ehl-i Sünnet'in bir alametidir.
Bilindiği gibi, İslam hukukuna ait ilme "Fıkıh" denir. Fıkıh, lügat anlamında bir şeyi olduğu şekilde tam olarak bilmek ve anlamak demektir. İbadetlere, muamelelere ve cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilme de "Fıkıh İlmi" adı verilmiştir. Yazdığımız "İlmihal" bu fıkıh ilminin bir bölümüdür.
Dinî hükümleri ayrıntılı delillerden, yukarda yazdığımız dört delilden anlayıp çıkarmaya yetkisi olan İslam alimlerinden her birine "Fakih", çoğuluna da "Fukaha" denir. Müctehidler ise, fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.
Dinî hükümleri göstermek ve açıklamak yetkisi, bu ehliyetli Fukaha'ya aittir. Ezberlerinde binlerce hadis-i şerîf, binlerce ilmî mesele bulunan nice insaflı alimler, dinî hükümleri belirlemek hususunda sözü Fukaha'ya bırakmış, bu çok ince ve zor görevi yerine getirmek için kendilerinde yetki görmemişlerdir.
Gerçek şu: Mübarek isimleri ile sayfalarımızı süslediğimiz dört büyük imamdan ve muhterem müctehidden her birine uyan zatlar arasında öyle derin ve geniş muhtelif ilimlere sahib kudretli alimler vardır ki, her biri üstün ilim ve irfana sahib iken, ictihad yapmaya cesaret göstermemiş, bu imamdan birine uymayı şeref kabul etmiştir.
Artık dar bilgili kimselerin kendilerinde böyle bir yetki görmeye nasıl hakları olabilir?
Kabul etmeliyiz ki, dinî meselelerle ilgili olayların hükümlerini öteden beri herkes tarafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız. İctihad gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müctehidlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevab vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa sebeb olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevabda doğru olsa bile, bilmeksizin cevab vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerîfin meali şöyle: "Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dinî meselelere) cevab vermeye en çok cesaret göstereninizdir."
Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu büyük olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların söz söylemeye ve cevab vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük sorumlulukları gerektirmez mi? Bunun benzeri, insanların yapmış oldukları kanun maddelerini bilmeyen kimselerin bu maddeler konusunda gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl uygulanacağını açıklamaya kalkışmaları asla doğru görülmez. O halde Allah kanunu olan yüce dinin yüksek hükümleri hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip cevab vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun manevî sorumluluğunu düşünüp titremelidir. Maddî çıkarlar, hiç bir zaman manevî sorumlulukları karşılayamaz.
Eğer din konusunda herkes, müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir müctehide uymaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık bir durum, geçmiş ümmetlerden bir çoğunun başına gelmiştir. Bu sebebden dolayı, müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük müctehidden birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bu sayede de manevî sorumluluktan kurtulmak çaresini elde etmişlerdir.
Sonuç: Bu dört müctehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheblerinin hak olduğunda müslümanlar çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhebden başkasına uyulmaması konusunda da yine bütün müslümanların sanki bir birlik anlaşmaları olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, Hazret-i Peygamberimizin devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekaya sahib olan, eserleri zamanımıza kadar ulaşan ve bütün müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Böylece müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.
Ara sıra meydana çıkacak bazı mesele ve olayların hükümlerini belirlemek için bu dört müctehidden birinin uygulamış olduğu esasa ve benimsemiş olduğu usule başvurmak yeterlidir. Bunlara uyarak din ilimlerinde yetki ve faziletleri kabullenilmiş olan kimseler tarafından, bu gibi mesele ve olayların hükümleri çözümlenip belirlenebilir.
Bu saygıdeğer dört müctehide, Eimme-i Erbaa (Dört İmam) denir. İmam-ı Azam'dan başka üçüne de, Eimme-i Selâse (Üç İmam) denir. Yüce Allah hepsinden razı olsun. Amîn...

23.08.2010

Vesveseden Kurtulma


2291 - Soru: Vesveseden nasıl kurtulabilirim?


Cevap: Size naçiz tavsiyemiz şu olacak: Kendinize daima vesvesenin aksini telkin ediniz.Bu hal sizden geçesiye kadar, abdest uzuvlarını ancak bir defa yıkayınız, güzelce ovalayınız ve "Abdestim tam oldu" deyiniz. Vesveseyi def için "Euzü" çekiniz.Her gün sabah ve akşam Ayetü'l-Kürsi'yi, Muavezeteyn surelerini yedişer defa okuyup üzerinize üfleyiniz. Vesvese dalgaları kalbinize tazyik yapmaya başladığında "La havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azim" demeyi dilinizden eksik etmeyiniz. Bir de boy abdesti aldığınız yere idrar (işeme) yapmayınız.Sizin durumunuzda kaç kişi bilirim ki zamanla iyileştiler ve normal hayata kavuştular. Siz de iyileşeceksiniz. Şafı-i Hakiki olan Cenab-ı Hakk'a iltica ediniz. Yalnız yazılanları aynen uygulayınız. Rahman olan Allah'tan (cc) afiyetler diliyorum.


M.Emre Hocaefendi Fetvaları

10.08.2010

ORUCUN VE RAMAZAN AYININ FAZİLETİ




3082 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah Teâla Hazretleri (bir hadis-i kudside) şöyle buyurmuştur: "Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti."

"Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halüf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.''

3083 - Bir rivayette de şöyle buyrulmuştur: "Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa "ben oruçluyum!'' desin (ve ona bulaşmasın).''

Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164 (1151); Muvatta, Sıyâm 58, (1, 310); Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizi, Savm 55, (764); Nesâi, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58, (3823).

3084 - Yine Ebu Hüreyıe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.''

Tirmizi, Cihâd 3, (1624).

3085 - Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resülü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfaatlandırsın.''

"Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur.''

Nesâi, Sıyam 43, (4, 165).

3086 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez."

Buhari, Savm 4, Bed'ü'l- Halk 9; Müslim, Sıyâm 166, (1152); Nesâi, Sıyam 43, (4, 168); Tirmizi, Savm 55, (765).

Tirmizi'nin rivayetinde şu ziyâde var: "Oraya kim girerse ebediyyen susamaz.''

3087 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun seyabından hiçbir eksilme olmaz.''

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mâce, Sıyâm 45, (1746).

3088 - Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "ResuluIIah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur."

Buhari, Savm 5, Bed'ü'I-Halk 11, Müslim, Sıyâm 2, (1079); Nesâi, Sıyâm 5, (4, 129).

3089 - Nesâi 'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Bir münâdi, her gece şöyle nida edip bağırır: "Ey hayır isteyen, gel! Ey şer isteyen kendini şerden tut!''

Nesâi, Savm 5, (4, 130).

3090 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ramazandan sonra hangi oruç efdaldir?'' diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:

"Ramazanı ta'zim için Şa'bân!" Tekrar soruldu:

"Hangi sadaka efdaIdir?''

"Ramazanda verilen!'' cevabını verdi.''

Tirmizi, Zekat 28, (663).

MÜHİM UYARI !


"Ramazan-ı Şerif'in içinde olduğumuz şu günlerde, -sair oruçlar içinde-Sahur vaktinin girmesi ile alakalı sadece Ezan-ı Şerif'i dikkate alanların ihtiyatlı olup imsaktan 5-10 dakika önce yeme ve içme hallerini bırakmaları orucun sıhhati açısından dikkate değer ve önemlidir.

27.07.2010

İlmihal Dersleri 1 : İtikad


* İman, lügat manası bakımından, bir şeye inanmak ve bir şeyi doğrulamak demektir. "Bu iş böyledir, şöyledir" diye hüküm vermektir. Din teriminde ise, Yüce Allah'ın dinini kalb ile kabul edip Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in bildirdiği şeyleri kesin olarak kalb ile doğrulamaktır. İmanın aslı bu olmakla beraber bir engel hal bulunmadığı takdirde kalb ile kabul edilip inanılan bu hükümleri dil ile söylemek ve şahadette bulunmak lazımdır. Çünkü inanılması gereken şeyleri kalb ile benimseyip kabul eden kimse, bunları dili ile söylemezse, onun iman durumu insanlar tarafından bilinmez, onun müslüman olduğuna hükmedilmez. Kalb ile doğrulamak, dil ile söyleyip ikrar etmekle meydana gelen imanla beraber namaz kılmak ve oruç tutmak gibi ameller de gereklidir. Çünkü biz, bu görevleri yapmakla sorumluyuz. Bu görevleri yapmak imana kuvvet verir, imanın kalbdeki nurunu çoğaltır. İnsanı azabdan kurtarır. Yüce Allah'ın ihsan ve ikramlarına kavuşturur.


*"İslam" sözüne gelince; Lügat manası bakımından İslam, teslim olmak, boyun eğmek ve itaat etmektir. Din teriminde ise, Yüce Allah'a ve O'nun peygamberine itaat etmek, Peygamber Efendimiz'in din adına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ile kabul edip dil ile söylemek ve onları güzel görmektir. İslam aynı zamanda din manasına gelir. Gerçek din ile İslam arasında esasta bir fark yoktur. Her gerçek din İslamdır. Her İslam da gerçek bir dindir; Buna müslümanlık da denir. Allah Teala'nın dinine sadece "din" denildiği gibi, millet şeriat, İslam ve İslam dini de denir. Bununla beraber "İslam" sözü, bazen güzel ameller manasında, bazen da İman manasında kullanılır. Şeriat sözü de, ibadetler ve insanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olan hükümlerin tümünde kullanılır.


*İslam dininde Yüce Allah'a, meleklere, Allah'ın kitablarına, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek esastır. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır. Onun için imanın şartları altıdır, denilir. Bu şartlar müslümanlıkta kesinlikle mevcut esaslardır. Bunlara, inanılması zorunlu din ilkeleri denir. Bunlara inanmak mecburiyeti vardır. Bunları doğrulamadıkça iman gerçekleşemez. Bunlardan herhangi birini inkar etmek -Allah korusun- insanı hemen dinden çıkarır. Biz bu imanımızı; "Amentü billahi..." sözlerini okumakla daima açıklıyor ve isbat ediyoruz. Bu sözleri okuyan şöyle demiş oluyor: "Ben Yüce Allah'a, O'nun meleklerine, O'nun kitablarına, O'nun peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin (iyi ve kötü her şeyin yaratılışı) Allah'dan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilip mahşerde (hesab yerinde) toplanmak hakdır ve gerçektir. Şahidlik ederim ki, Allah'dan başka ilah yoktur ve yine şahidlik ederim ki, Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O'nun kulu ve peygamberidir."


*İslamın şartları ise, beştir. Peygamber Efendimiz'in bir hadislerinin manası şudur: "İslam dini beş şey üzerine kurulmuştur: Şahadet sözünü getirmek (Eşhedü en lâ İlahe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah, demek), namaz kılmak, zekat vermek, ramazan ayı oruç tutmak ve hac etmek." İşte bu beş şey İslam'ın şartıdır. Bu şartları gözetip onları yerine getiren insan, İslam şerefine ermiş, Müslüman rütbesini kazanmış olur.


"Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve Eşhedü enne Muhammeden Abdühu ve Resûlühu = Allah'dan başka ilah olmadığına şahidlik ederim. Yine Muhammed'in (a.s.) Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahidlik ederim." sözlerine "Kelime-i Şehadet" denir. "La İlâhe İllallah, Muhammed'ün Resûlüllah" sözüne de "Kelime-i Tevhid" denir. Biz bu mübarek kelimeleri daima okuruz.
"Büyük İslam İlmihali"
Ömer Nasuhî Bilmen

20.07.2010

Bazı Hususi Haller


Kadınlardan hayız, nifas ve istihaza (olmak üzere üç türlü) kan gelir.



Hayız:



Âdet görmekten kesilme yaşına (sinn-i iyasa)[1] henüz gel miş ergin bir kadının rahminden hastalık ve gebeliğe [2]bağlı şmaksızın, kanın sökün edip gelmesi.


Hayız (âdet görme) hâlinin en azı üç, ortalaması beş ve en çoğu on gündür.[3]



Nifas:



(Kadınlardan) doğum sonrası gelen kandır. En çok kırk gün gelir, en azı için (şu kadar gün gelir diye) bir sınırlama yapılamaz.



İstihaza:



Üç günden az bir süre devam eden yahut hayızlıda on gününî sonunda, lohusa olan kadında ise kırk günden sonra görülen kanaj istihaza denir.



iki Hayız Arasında Temiz Kalınan günler



İki hayız arasında en az on beş gün temiz kalınır. Daha fazlası için bir sınırlama yapılamaz. Kendisinden istihaza kanı[4] gel­mekte iken erginlik çağma gelenler bu hükmün dışındadır.



Hayız ve Nifas Sebebiyle Haram Olan Şeyler



Hayız ve nifasla sekiz şey haram olur (ki bunlar):


(1) Namaz (kılmak),


(2) oruç (tutmak),


(3) Kur'an'dan bir âyeti; okumak ve


(4) ona kılıfsız olarak dokunmak,


(5) camiye girmek,


(6) Kabe'yi tavaf etmek,


(7) cinsel ilişkide bulunmak,


(8) göbek al­tıyla diz kapağının altı arasında kalan bölgeden yararlanmaktır.


Hayız ve lohusalık hâllerinde gelen kanın azamî kesilme müddetinden sonra gusletmeksizin cinsel ilişkide bulunmak helâl­dir. Âdet günleri dolmadan kan kesildiğinde, cinsî münasebette bulunmamalıdır. Ancak yıkanmak veya (bir özürden dolayı) te­yemmüm edip namaz kılmak yahut kan kesildikten sonra gusledip (namaz için) iftitah tekbiri alarak (o vaktin) namazına borçlana­cak kadar veya daha fazla zaman bulmak şartıyla cinsel ilişki helâl olur. (İçinde bulunulan namaz) vakti çıkıncaya kadar, yıkan­maksızın ve (özürden dolayı) teyemmüm etmeksizin cinsel ilişkide bulunulmaz.


Hayızlı ve lohusa olanlar (âdetleri sona erince) oruçlarını kaza ederler, namazlarını ise kaza etmezler.[5]



Cünüplük Sebebiyle Haram Olan Şeyler



Cünüplük sebebiyle haram olan şeyler beştir:


(1) Namaz kılmak,


(2) Kur'an'dan bir âyet (dahi olsun) oku­mak,


(3) Kur'ân âyetlerine kılıfsız dokunmak,


(4) camiye girmek ve


(5) tavaf etmek.



Abdestsizlere Haram Olan Şeyler



Abdestsiz olanlara üç şey haramdır (ki bunlar):


(1) Namaz kılmak,


(2) tavaf etmek,


(3) Mushaf ı kılıfsız tutmaktır.



İstihaza Kanıyla İlgili Hükümler



İstihaza kanı, sürekli akan burun kanı gibidir; namaz kılma­ya, oruç tutmaya ve cinsel ilişkide bulunmaya engel değildir.


Kendisinden istihaza kanı gelenler, tıpkı idrarım ve büyük abdestini tutamayan özürlüler gibi her namaz vaktinde abdest alırlar ve bununla diledikleri kadar farz ve nafile namaz kılabilir­ler.

Nuru'l İzah Tercümesi


--------------------------------------------------------:



[1] Bize göre âdetten kesilme yaşı elli beştir. Fetva bu yönde verilmiştir.
[2] İlâhî âdetin tecellisiyledir ki, kadınlar gebe kaldıklarında rahimlerinin (döİî; yataklarının) ağzı doğum zamanına kadar kapanır.
[3] En az, en çok ve ortalama müddet için başvurulacak yer, Rasûlullah (Aley-ğ hissalâtü vessdâm)m (konuyla ilgili) açık ifadesidir.
îmam Şafiî, en azının bir gün bir gece, en çoğunun ise on beş gün. olduğu, hayzın çoğunlukla aîh yahut yedi gün devam ettiği görüşündedir.
Bunu da birkaç kadın üzerinde yaptığı araştırmaya dayandırmaktadır^ Ne var ki (açık hüküm ve ) nassın yanında içtihadın yeri yoktur. Yapılan ek sik araştırma bir mânâ ifâde etmez; bütün kadınlar üzerinde tam ve eninö boyuna araştırma yapmak ise imkânsızdır. *

[4] îstihâza kanı gelmekte iken erginlik çağına gelenler hayız müddetlerini,', kanı gördükleri ilk günden itibaren on gün olarak belirlerler. Kan ister ayını evvelinde, ister ortasında, isterse sonunda görülsün fark etmez. Kanın' görüldüğü ilk günden itibaren namaz ve oruç terkedilir. Kendisinden; hastalık kanı gelmekte olanlar da doğum yaptıklarında lohusalık sürelerini, kırk gün olarak tayin ederler. Böyle yapmanın şu faydası vardır:
Biz böylelerinin on gün müddetle oruç tutmamaları gerektiğini j arkasından on beş gün müddetle oruç tutmalarının farz olduğunu; söyleyebiliriz. Sonra bunlar temiz kabul ettikleri günleri belirleyerek bui günlerde tutamadıkları oruçlarını kaza etmelidirler. Öte yandan bu tesbitf: işinin, bu gibilerin iddetlerinin sona ermesinin tayini vs. gibi hususlarda, sayılamayacak kadar faydası vardır.
Kendilerinde hastalık kanı görülmeyen bulûğ çağına ermiş kadınlar/ hayız görmeye başladıktan ve âdet günleri belli olduktan sonra gördükleri^ düzenli ve belli âdet günlerinin ardından kan kesilmez ve kan en fazla! hayızhhk ve lohusalık müddetleri bittiği halde gelmeye devam ederse hastalık kanının görülmediği zamanlardaki hayızhhk ve lohusahfe müddetlerine itibar olunur. Bu müddet bittiği halde gelen kan istihaza kanıdır.
[5] Bunun üç delili vardır ki, birincisi Âişe (Radıyallahu anka)'nin rivayet ettiği, "Bu hallerden sonra biz orucumuzu kaza etmekle emrolunur, namazlarımızı kaza etmekle emrolunmazdık" tarzındaki hadistir. İkincisi, îcmâ' bu yönde cereyan etmiştir. Üçüncüsü ise, kalan namazlar fazlaca olup kazası zordur ve Allah Teâlâ, nezd-i ilâhîsinden bir ihsan olarak bize din hu­susunda hiçbir zorluk yüklememiştir.

İnsanlar Uykudadır


. Resulullah Efendimiz şöyle
buyururlar:
- İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.
Ancak ölümden sonra uyanabilen kişinin hali, ne
kötüdür!
Mürşid
Kimin ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’e
bağlılığı gerçekten sabit olursa, Allah Resulü ona
bir zırh giydirir, başına bir miğfer çeker, kendi
kılıcını kuşatır. Kendi edep ve terbiyesinden, kendi
şemailinden, kendi ahlâkından ona bir şeyler tahsis
eder. Kendi elbiselerinden bazılarını ona bizzat
giydirir. Daha sonra da, ümmeti içinde onu
kendisine vekil, rehber ve ümmetini Allah yoluna
davetçi yapar. Böylece o da, Allah Resulüne
vekaleten, Muhammed ümmetinin içinde, Allah’a
götüren kılavuz ve davetçi olur.
Kalbini bir mescit yap. Orada, Allah’tan başka
hiçbir şeye yer verme. Nitekim Allah, şöyle
buyurur:
- Hakikatte mescitler, Allah’ındır. Onun için, Allah
ile birlikte hiçbir şeye tapmayın, (Cin, 72:18).
Kalbini bir mescit yaptığı ve orada Allah’tan başka
hiçbir şeye yer vermediği zaman, bir kulun derecesi
yükselir. İslam’dan imana, imandan sarsılmaz bilgi
ve inanca, oradan marifete, marifetten ilme,
ilimden muhabbete, muhabbetten mahbubiyete
yükselir. Daha sonra ise, talep eden ve arayan
durumundan, talep olunan ve aranan durumuna
yükselir. Kalp aynası saflaşmış, temizlenmiştir.
Peygamberinin daimi uyanıklık haline vâris
olmuştur. Zira Allah Resulünün gözleri uyurdu,
fakat kalbi asla uyumazdı. Önünü gördüğü gibi,
arkasını da görürdü.
Her insanın uyanıklığı kendi halincedir. Hiçbir
kimse, Resulullah Efendimizin uyanıklığı
seviyesine erişemez. Gene hiçbir kimse, Allah
Resulünün hususiyetlerine denk hususiyet sahibi
olmaya muktedir olamaz. Şu var ki, onun
ümmetinin abdalları ile velileri, ondan kalan
yiyeceklerle içeceklerin üzerine gelirler.
Mürid’e behemehal bir kılavuz, bir rehber lâzımdır.
Zira o öyle bir çöldedir ki, orada akrepler, yılanlar,
âfetler vardır. Susuzluk vardır. Yırtıcı, vahşi
hayvanlar vardır. İşte kılavuz, onu bu âfetlerden
korur. Su bulunan yerleri gösterir. Meyvalı
ağaçların bulunduğu bölgelere götürür. Halbuki tek
başına, kılavuzsuz olduğu takdirde, yırtıcı
hayvanların, akreplerin, yılanların, âfetlerin
bulunduğu bölgelere düşer. Perişan olur, mahvolur.
Allah yolunda bir rehber bulduğun an, ona hemen
yapış. Hiç şüphe yok ki, mânâ onun dışında
değildir, içindedir. Onun çevrendeki bütün diğer
insanlardan daha faziletli ve üstün bil. Her yönüyle
mürşidine bağlı ol.
Fethü´r Rabbani
Gavs´ül Azam
Abdülkadir Geylani

15.07.2010

Ayetlerle Alakalı Bir Kısım Soru ve Cevaplar


51 - Soru: Karısı ölen bir kimsenin baldızıyla evlenebileceğini biliyoruz. Sure-i Nisa'nın 23. ayetinde geçen "İlla ma kad selef" istisnası neyi ifade etmektedir? Ben Arapça bilmediğim için bu illâ kelimesinde bir şart ve şurut olmasına zahip oluyorum. Burasını bizlere açıklamanızı rica ediyorum.
Cevap: Sure-i Nisa'nın 23. ayetinde "iki kız kardeşi birlikte almanız da haram kılındı" buyurduktan sonra, "İllâ mâ kad selef" istisnası "ancak" (cahiliyyet devrinde) geçen geçmiştir" mânâsını taşımaktadır.
İslâmiyet gelmezden önce, cahiliyyet devrinin insanları, iki kız kardeşi birlikte nikâhı altında toplamakta bir mahzur görmezlerdi. Bu Ayet-i Kerime bunu yasaklamış ve cahiliyyet devrinde geçenden sorumlu tutmamıştır. Ancak mezkûr Ayet-i Celile indiği zaman nikâhı altında iki kız kardeş bulunduranlar, bunlardan birisini boşamakla mükellef tutulmuşlardır.
Bu kimseler sonradan İslâmiyet'i kabul etmeye geldiğinde, nikâhı altında iki kız kardeş bulunduğunu söylemesi üzerine Peygamber Efendimiz (sav), "iki zevcen"den dilediğini (birini) boşa" buyurmuştur. (İbni Mace, c.l, s.627)
52 - Soru: Dünyanın döndüğüne delâlet eden ayet veya hadis var mıdır?
Cevap: Sure-i Neml'in 88. ayet-i kerimesinde şöyle buyurulmaktadır: "Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın. Halbuki onlar bulut geçer gibi geçer gider. (Bu) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın san'atıdır. Şüphesiz ki O, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır."
Bu Ayet-i Kerimede dünyanın döndüğüne dair bir sarahat yoksa da bu cihete bir işaret vardır. Müfessir Elmalılı M.Hamdi Yazır (merhum), Hak Dini Kur'an Dili isimli tefsirinin 5. cilt, 3709. sayfasında şöyle ifade etmektedir: "Müteahhirinden birtakımları (ve hiye temürru) fi'linin de hâle ait olması lâzım geleceğine hükmederek bununla arzın hareketini isbata çalışmışlardır."
53 - Soru: Kur'an-ı Kerim'in harekesinin bid'at olduğunu söylüyorlar. Bu hususta delilleri ile birlikte bilgi vermenizi arzederiz.
Cevap: Kur'an-ı Kerim'in harekesi, evet, sonradan konulmuş olup daha kolay okunmasını temenni etmek içindir. Hicretin birinci asrı ortalarında Nahiv ilminin vâzıı Ebü'l-Esved ed-Düeli tarafından yapılmıştır. (Tefsir Tarihi, c. 1, s. 32)
54 - Soru: Kur'an-ı Kerim'de mukaddes Mekke şehri hangi isimlerle anılmıştır?
Cevap: Sure-i Al-i İmran'ın 96. ayetinde "Bekke", Sure-i Şûra'nın 7. ayetinde "Ümmü'l-kurâ" ve Tin Suresi'nin 3. ayetinde "Beledü'l-Emin" olarak geçmektedir.
55 - Soru: Kur'an-ı Kerim'deki "Ülaike" kelimelerinin altına konulan "kasr" kelimesi ne mânâsına gelmektedir?
Cevap: "Kasr" kısa mânâsına olup vavdan önceki harfin uzatılmamasına tenbih ve işaret için konulmuş bulunmaktadır.
56 - Soru: Kur'an-ı Kerim'de Tevbe suresi ne için Besmele ile başlamamıştır?
Cevap: Bu surenin "Enfal" suresinin devamı olduğunu ve bu sebeple de "Besmele" yazılmadığını söyleyenler vardır. Bir de bu surenin indirildiği sırada Peygamber Efendimiz "Besmele" yazılmasını emretmiş değildir.
57 - Soru: "İnaan için ancak sâ'yinden başkası yoktur" mealindeki sure-i Necm'in 39. ayeti Mevkuufat'm "Hac ani'1-ğayr" bahsinde "mensuhtur" deniliyor. Açıklar mısınız?
Cevap: Bu görüşte olan ilim erbabı varsa da bunun aksini söyleyen, yani bu ayetin mensuh olmadığını ifade eden de vardır. Elmalılı tefsirinin c. 6, s. 4610'da şöyle denilmektedir: "Bunun mensuh olduğuna dair söylenen söz, sahih değildir. Cumhur indinde bu muhkemdir."
58 - Soru: Yahudilerin devlet kuramayacağına dair ayet ve hadis var mıdır?
Cevap: Gerek Ayet-i Kerimede gerekse Hadis-i Şerifte, Yahudilerin hükümet kuramayacağına dair bir sarahat yoktur. Sure-i Bakara'nın 61. ayetinde onlar hakkında şöyle buyrulmaktadır: "Onların üzerine bir horluk ve yoksulluk vuruldu. Allah'tan(cc) bir gazaba da uğradılar." Bu zillet ve meskenetin, bu cezaya müstehak olan o günkü Yahudilerin olabileceği hatıra gelen ihtimallerdendir. İkinci cihet de, her ne kadar onlar bir devlet kurmuş şeklinde görülüyorsa da, bu, zengin Amerikan Yahudilerinin, mütefennin Alman Yahudilerinin ve ihtilalci Rus Yahudilerinin, tertipleri sonucu kurulmuş bir devlet olmaktadır. Hor ve zelil, şeref ve itibardan uzak olmak, onların üzerinden kalkmış sayılmaz.
59 - Soru: Kur'an-ı Kerim kaç harftir?
Cevap: Bu hususta iki ayrı rivayet vardır: Birincisi 325 bin, 345'tir. Diğer rivayette ise, 325 bin 743'tür. Kur'an-ı Kerim'in kelimelerinin sayısının ise 77 bin 439 olduğunda ittifak vardır.
60 - Soru: Allahü Zülcelâl'in "Allah'a giden yolu bulmak için bir vesile bir vasıta arayın" buyruğu Kur'an-ı kerim'in neresinde ve hangi ayettedir?
Cevap: Sure-i Maide'nin 35. ayet-i kerimesi olup şu mealdedir: "Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O'nun yolunda savaşın, ta ki muradınıza eresiniz."
61 - Soru: Ayet-i Kerimede Cenab-ı Hak, "İnsanların ömrü (eceli olacak) tekaddüm ve teahhür etmez" buyuruyor. Hadis-i Şerifte ise, "Sadaka belâyı def eder ve ömrü ziyade eder" buyurulmaktadır. Bu hususta ne dersiniz?
Cevap: Ayet-i Kerimede "Ecel geldiğinde te'hir edilmez ve öne de alınmaz" buyrulmuştur. Ömrün uzayacağına ait delil ile bu Ayet-i Kerime arasında bir uyuşmazlık ve çelişki yoktur. "Ecel geldiği zaman" tabiri dikkate alındığı zaman, sözün mefhum-ı muhalifinden ecel gelmeden önce, ilâhi sır çerçevesi içerisinde ömrün uzaması vakidir.
62 - Soru: Kur'an-ı Kerim'de Ay'a çıkmanın mevcut olduğunu söylüyorlar. Bu görüş doğru mudur?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'de sarahaten böyle bir beyan yoktur. İddia sahibinin sure ve ayet belirterek delil göstermesi gerekir. İşaret yolu ile olan bazı dakik mânâları anlamak ise ehlinin işidir. Keyfi tefsir tehlikeli bir yoldur.
63 - Soru: Kur'an-ı Kerim'deki nâsih ve mensuh Ayet-i kerimeler kaç tanedir? Ayet numaraları ile açıklar mısınız?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'de 66 tane nâsih ve mensuh ayet bulunmaktadır. Bunların hangi ayetler olduğunun izahına bu sütunlar müsait değildir. Bu hususta yazılmış müstakil eserler bulunmaktadır, onları tetkik ediniz.
64 - Soru: Mekaasidü't-Talibin adlı kitapta "Sure-i Hamd" diye bir sure ismi geçmekte. Bu isme Kur'an-ı Kerim'de rastlamadım. Sure-i Hamd'den murat nedir?
Cevap: "el-Hamd", Fatiha suresinin isimlerindendir.Başında "el-Hamd" bulunduğu veya baştan sona hamd mânâsını tazammun etmesi itibariyle bu ismi almıştır.
65 - Soru: Kur'an-ı Kerim'in 6666 ayet olduğunu biliyoruz. Ancak bunların hangi hususlara dair olduğunu açıkça bilememekteyiz. Bu hususu açıklar mısınız?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, Zemahşeri'ye göre 6666 ayettir. İbni Kemalpaşa bunları manzum olarak şöyle taksim etmektedir:
Bilmek istersen eğer sen aded-i âyâtı,
Cümlesi altı bin altı yüz altmışaltı.
Binidir va'd beyanında anın, bini vaid;
Binidir emr-ü ibadet, bini nehy-ü tehdid.
Bini emsâl-ü iberdir, bini abâr-u kasas,
Beşyüz âyâtı helâl ile harama muhtas.
Buldu yüz ayeti tesbih-u duada çü rüsûh,
Altmış altısı dahi ayet-i nâsih, mensûh.
66 - Soru: Mushaf neye denir?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'in bütün ayet ve surelerinin tamamını içine alan mukaddes kitabımıza "Mushaf" adı verilmektedir.
67 - Soru: Sure nedir?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'in en az üç ayetini içine alan, müstakil bir isimle anılmış ve diğerlerinden ayrılmış bulunan müstakil bir parçadan ibarettir.
68 - Soru: Ayet nedir?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'e ait cümlenin, üst ve alt taraftan ayrılmış bulunan parçasına "Ayet" adı verilmektedir.
69 - Soru: Cünüp bulunan bir kimse veya âdet gören bir kadın Kur'an-ı Kerim'i dinleyebilir mi?
Cevap: Evet, dinleyebilir. Bunlara yasak olan, Kur'an-ı Kerim'den bir bütün ayet okumaktır.

Mehmet Emre Hoca Efendi Fetvaları

18.06.2010

Kabir Azabından Kurtaran Haller


Taberani el-Kebır'de Hakim-i Tirnıizi Nevadir el-Usul'de Isbehani Tergib'de Abdurrahman bin Semurete (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:
Bir gün Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem,) yanımıza gel­di. Buyurdu ki:
Dün akşam acaip bir şey gördüm. Ümmetimden, ruhunu almak için kendisine melek*ül-mevt gelen bir adam gördüm. Onun, ana babasına yaptığı iyilikler, o meleği çevirdiler.
Ve ümmetimden, kabir azabına kapılmış bir adam gördüm. Onun aldığı abdestler gelip o azaptan onu kurtardılar.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, şeytanlar etrafını sarmıştı­lar. Onun Allah'a yaptığı zikir geldi, onu onların arasından kurtardı.
Ve ümmetimden, azap meleklerinin etrafını sardığı bir adam gördüm. Namazı gelip onu, onların elinden kurtardı.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, susuzluktan ağzını açmıştı. Vardığı her havuzdan kovuluyordu. Sonra orucu gelip ona su verdi, onu doyurdu.
Ve ümmetimden bir adam gördüm; yanında peygamberler hal­ka halka oturmuştular. O adamın, yaklaştığı her halka onu kovu­yordu. Sonra cenabetten yıkanması geldi, elinden tutup onu yanı­ma oturttu.
Ve ümmetimden bir adam gördüm, önü karanlık, arkası karan­lık, sağı karanlık, solu karanlik, altı karanlık, üstü karanlık O karanlıklar içinde şaşırmıştı, sonra Hacc ve Umresi gelip onu o karan­lıklardan kurtardılar. Etrafını nurlarla doldurdular
Ve ümmetimden bir adam gördüm, müminlerle konuşur. Onlar onunla konuşmazdı. Sıla-i rahim geldi, «Ey müminler cemâati! onun­la konuşun» deyince onunla konuşmaya başladılar.
Ve ümmetimden birisini gördüm, eliyle ateşin alev ve kıvılcım­larını yüzünden kovuyordu. Sonra, verdiği sadakalar geldi, yüzüne bir örtü, başında gölgelik oldular.
Ve ümmetimden, birisini gördüm, her taraftan gelen zebaniler onu yakalamıştılar. Adamm yaptığı emr-i bi'1-mâruf nehy-i ani'l-münker gelip onu onların ellerinden kurtardılar, rahmet melekle­rinin ellerine teslim ettiler,
Ve ümmetimden, bir adam gördüm, dizleri üzerine çömelmiş. Allah ile onun arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkı geldi, elinden tuttu. Onu Allah'ın huzuruna bıraktı.
Ve ümmetimden sahifesi, sol eline verilmiş bir adam gördüm. Onun Allah'dan korkusu geldi, sahifesini sağ eline verdi.
Ve ümmetimden terazisi hafif kalmış bir adam gördüm. Yaptığı iyilikteki aşırılıklar gelip terazisini ağırlaştırdı.
Ve ümmetimden, cehennem kenarında olan bir adam gördüm. Allah korkusu gelip onu kurtardı. Adam ordan geçti.
Ve ümmetimden bir adamı ateş içinde gördüm. Dünyada Al­lah korkusundan akan göz yaşları gelip onu ateşten çekti.
Ve ümmetimden bir adam gördüm. Sırat köprüsü üstünde dur­muş, hurma yaprağının titrediği gibi titriyordu. Allah'a olan hüsn-ü zannı geldi. Titremesi durdu. Adam köprüden geçti.
Ve ümmetimden, sırat köprüsü üstünde bir adam gördüm. Ba­zen yavaş yürür. Bazen sürünürdü. Bana olan salavatlan geldi, elin­den tutup onu ayağa kaldırdılar ve adam geçti.
Ve ümmetimden bir adam gördüm. Cennet kapılarına varmış, fakat kapılar ona kapalı... Lâilaheillallah şehadeti geldi, ona kapı­ları açtı ve onu cennete koydu.
Ve dudakları makaslanan bir halk yığını gördüm. «Yâ Cibril kimdir bunlar?» dedim. O, dedi ki:
«Bunlar halk arasında koğuculukla gezen insanlardır.»
Ve dillerinden asılmış, erkekler gördüm. «Kimdir bunlar» de­dim. Cibril dedi ki:
«Bunlar, mümin, kadın ve erlere haksız olarak iftira atanlardır.»
Kurtubi dedi ki, bu büyük bir hadistir. Resûlullah (Sallaliâhû Aleyhi ve Sellem), özel ve korkunç hallerden kurtaran özel amelleri onda zikretmiştir.

---------------------------------------------------------------:

İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları

16.06.2010

Giyimle Alakalı Bir Kısım Fetvalar


2109 - Soru: Kadının başını örttüğü eşarp ve giydiği elbise zinete dahil midir?Cevap: Sure-i Nur'un 31. ayetinde geçen "zinet" kelimesini, bazı ilim adamlarımız, zinetin kendisini anlamışlar ve "Zineti göstermek haram olunca, zinetin mahallini göstermek daha çok haramdır" demişlerdir. Birtakım İslam uleması da "zinet" kelimesinden muradın zinetin takıldığı yer olduğu görüşünü müdafaa etmişlerdir. Bu alimlerin görüşüne göre, başörtüsü zinete dahil olmaz. (Hak Dini Kur'an Dili c. 4, s. 3504)Kadınlar takındıkları zinet eşyalarının sarraf vitrinlerinde teşhir edilenlerine bakmanın yasak olmayışı, "zinet" kelimesinden, bunların takıldığı kulak, kol ve gerdan gibi mahallerin olduğu görüşünde bulunan İslam ulemasının tezini kuvvetlendirmektedir.

2110 - Soru: Kadının ipek elbise giymesi caiz midir?Cevap: Evet, caizdir. İpek elbise giymenin haramlığı sadece erkeklere mahsustur.


2111 - Behce Fetvalarından: "Sarığın bir ucunu iki omuz arasına ve belin ortasına kadar sarkıtmak müstehabtır." (H. Ec. 2/163)


2112 - Soru Kadınların saçlarını kesip, zülüf bırakmalan hakkında bilgi verir misiniz?Cevap: Kadınların saçlarını uzatmaları ve her bakımdan erkeğe benzemekten sakınmaları gerekir.

2113 - Soru: Dizden aşağıya inen bir mantonun altına kısa etekli elbise giymek caiz midir?

Cevap: Manto altına da olsa böyle bir elbiseyi giymek mahzurludur.


2114 - Soru: Ailelerimiz topuğa kadar uzun elbise giyse mantoya lüzum kalmadan gezebilir mi? Elbise üzerine manto giymek şart mı?Cevap: Topuğa kadar elbise giymiş olsa bile, başını, boynunu, göğüslerini ve arkasını örtecek bir çarşaf ve benzeri şeyle kapatması gerekir. Zira vücut hatlarını ve göğüslerini belli eden bir elbiseye bürünmüş bir kadın, "giyinmiş çıplak" sayılmıştır.


2115 - Soru: Bir kadın, zinet olarak, ne gibi şeyleri takınabilir?

Cevap: Kadınlar, altın ve gümüş gibi madeni eşyadan, inci ve mücevherat gibi kıymetli taşlardan yapılmış zinet eşyasını takınabilirler. Ancak bunları yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek şekilde takınmayı; eri için ve evi içinde takmayı prensip edinmelidir.


2116 - Behce Fetvalarından: "Erkeklere ipek elbise giymek haramdır." (H. Ec. 2/163)Açıklama: Erkeklerin giymesi haram olan ipek, kurdun imal ettiği ipektir. Suni ipek, pamuk ve keten hükmünde olup giyilmesinde hiçbir mahzur yoktur.


2117 - Soru: Kadınların moda icabı fırfırlı, süslü, uzun etek giymeleri İslam'a uygun mudur? Bunların bel kısmı dar, yerde sürünen kısmı ise geniş bulunmakatır, ne dersiniz?

Cevap: Kadın, giyinip kuşanmasında, modayı değil İslam dininin tesettür esaslarını dikkate almalıdır. Giyinişi sade, elbise altını göstermeyecek kadar kalın ve vücut hatlarını belli etmeyecek kadar bol olmalıdır.

2118 - Soru: Bugünkü kızların okumaları veya kadın öğretmenlerin ders verdikleri sınıfta başlarını açmaları caiz görülmüş müdür?

Cevap: Kadın cinsinin ilim tahsil etmesi yasaklanmış değildir. Ancak tesettüre riayet edimelidir. Tahsil sırasında tek başına yolculuk yapmaktan sakınmalı. Yalnız kadınların bulunduğu bir yerde ilim tahsil etme imkanını araştırmalıdır. Bunlara riayet edemediği zaman dini müsaade de verilemez.


2119 - Soru: Kadın gömlek giyebilir mi? Gömleğin cebi sağ tarafta olursa kadın gömleğidir. Erkek giyemez diyorlar; doğru mu?Cevap: Kadın, tesettüre riayet etmek şartıyla gömlek de giyebilir. Cebin sağda veya solda olması, kadının veya erkeğin giymesine dini açıdan mani teşkil etmez.


2120 - Soru: Kimsenin bulunmadığı yerde avret mahallini örtmek gerekir mi?Cevap: Avret mahallini örtmek, hem Hakk'ın hem de halkın hakkı bulunan bir husustur. Bu itibarla, kendisinden başka kimsenin bulunmadığı bir yerde dahi avret mahallinin örtülmesi, sahih olan kavle göre vaciptir. Peygamber Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde: "Avret mahallimi içimdeki elbisemden gizlemek mümkün olsa elbette ondan bile gizlerdim." buyurmuşlardır. Hz. Ali (ra): "İnsan avret mahallini açınca yanındaki melekler utancından yüzlerini çevirirler" buyurmaktadır.


2121 - Kravat takmak bid'at midir, değil midir?Cevap: Sünnet olan bir giyecek nevine dahil değildir. Adet ve giyiniş olan şeylerde vüs'at vardır. Dalalet sebebi olan bid'at, daha ziyade inanç ve ibadetlerde münhasırdır. Kravat, küfrün sembolü sayılan eşyadan değildir. İsteyen takmaktadır. Bu husustaki müsaade, ancak bir ruhsat-ı şer'iyyedir. Vazifesi, içtimai mevkii itibariyle takmak zaruretini hisseden kimseler, bu ruhsattan faydalanarak takabilirler. İstemeyen veya böyle bir mecburiyeti bulunmayan kimse ise azimetle amel etmeyi tercih etmelidir.


2122 - Soru: Kot pantolon giymekte bir beis var mı?

Cevap: Bahsi geçen pantolon erkekler için dar olmamak şartıyla İslami tesettürü yerine getirir ise de, dinine bağlı bir erkek sünnete uygun veya yakın biçimde giyinmelidir.


2123 - Soru: Yaz mevsiminde gerek ticaret, gerekse serinlemek için plaja gidilebilir mi?

Cevap: Et satıcılarının müşteri aradığı adeta bir pazar gibi bir yerde mütedeyyin bir insanın bulunması tabii ki doğru değildir. Kadınların bulunmayacağı bir yerde, diz kapaklanna kadar olan kısmın örtülmüş olması halinde ve orada kendisinden başka erkek varsa, onlar da böylesine tesettüre riayet ederlerse denize girilebilir. İslam dini, denize girmeyi değil, tesettürü ihlal etmeyi yasak kılmıştır.


2124 - Soru: Erkeklere haram olan ipek elbiseyi erkek çocuklarına giydirmekte bir mahzur var mı?

Cevap: Erkekler için olan mahzur, erkek çocuklar için de geçerlidir. Bunun mahzuru ve sorumluluğu anne ve babayadır. Zira onları alan ve giydiren anne ve babalardır.


2125 - Soru: Ben, 15 yaşımdan 20 yaşıma kadar Almanya'da ata sporumuz olan güreşe çalıştım. Bu sahada üstün başarılar elde ettim. Daha sonra vatani görevimi yapmak için memleketime gittim. Şimdi ise terhis olup tekrar Almanya'da çalışmaktayım. Fakat bu hizmetlerin içerisine girdiğim için güreşmemde bir mahzur var mı?

Cevap: Güreş yapmanızda bir mahzur yoksa da, göbekten diz kapağı altına kadar olan kısmı kapalı bulundurmanız şarttır. Güreş ata sporudur. Tesettür (örtünme) de Allah'ın (cc) emridir. Atalarımızın kisbet giyerek güreştiği de unutulmamalıdır. İster yağlı güreş ister serbest veya grekoromen tarzında güreşler olsun, hepsinde göbekten diz kapağına kadar olan kısmı örtmek şartı ile güreşmenizde bir mahzur yoktur. Aksi halde, güreşeceğim diye, bu kısımları açmak doğru değildir.2126 - Soru: İpek elbise giymenin erkeklere haram olduğunu biliyor ve inanıyoruz. Acaba yüzü ipekten olan bir yorgan hakkında dinimizin hükmü nedir?

Cevap: Yorgan da bir nevi elbise hükmündedir. İpek yorganı kullanmak caiz görmemektedir. (Fetava-i Hindiye c. 5, s. 331)2127 -


Soru: Bir kitapta; "Bir erkek haram olan ipeği dünyada giyerse, ahirette ipek giymekten mahrum olur. İpek ise, cennet elbisesidir. O halde cennete giremez" deniliyor. Bu hususta hüküm nedir?

Cevap: Bu iddia, haram olan ipeği, helal olduğuna inanarak giymesi halinde doğrudur. Haram olduğuna inanarak giymesi halinde cennete girmemeyi gerektirecek bir suç mahiyetinde kabul edilemez. İsyanı inkar seviyesinde değerlendirme, doğru bir kıyas yolu değildir.


2128 - Soru: Bazı eserlerde sakalı kesmenin haram olduğu yazılıyor. Siz ne dersiniz?Cevap: Sakal bırakmak sünnettir. Hiç sakal bırakmamış bir kimsenin tıraş olması bu sünneti ihmal olmaktadır. Bunun hükmü de kerahatle ifade edilir. Şayet sakalı bırakır da sonra keser ise, bu kerahet, katmerleşerek haram olur. Çünkü sünneti hor görme anlamı taşımaktadır. Yoksa mutlak manada sakalı tıraş haram olsa, bırakmasının da farz veya vacib olması gerekir. Hükme medhar olacak noktayı iyi tesbit etmek gerekir.


.2130 - Soru: Bugünkü adetlerin gereği olan kumaş elbiselerin giyimi ve dikimi, değişik modeller üzerine yapılması, yabancılara uymak gibi bir mana ifade etmesi sebebiyle bir mahzur teşkil etmekte midir?

Cevap: Örf ve adetlere mahsus işlerde bir genişlik vardır. Bu itibarla, elbiseden beklenen gaye, tesettürü temin etmesidir. Bu tesettürü sünnete uygun biçimde ifa etmeye çalışmak, evla olan tarafı ifade eden bir husus olmaktadır. Gayrimüslimlere benzemek tehlikesi, küfrün sembolü olarak kabul edilen haç, zünnar vesairededir. Böyle bir benzeyişten ve bir de moda kabuğunun içine sokularak Müslümanların arasında yayılmak istenen çıplaklık temayülünden son derece sakınmalıdır



Mehmet Emre Hoca Efendi Fetvaları

11.06.2010

En Büyük Hastalığımız: Gıybet


"İnsan öldürmek dinde haram olduğu gibi, bir adamın arkasından gıybetini yapmak da haram­dır.”

Bir kimsenin arkasından, söylenenleri işittiği takdirde gü­­ceneceği bir ayıp ve kusurunu başkalarına lisanen anmak veya göz veya el ile işaret ederek veya herhangi bir surette anlatmak veya ayıplamak gıybettir.


Gıybet ve çekiştirme bir afet-i lisaniyedir ki, insanlar ara­sın­da lâzım olan sevgi, saygı, bağlılık ve yardımlaşma gibi bir takım yüksek meziyetlerin aradan kalkıp, bunların ye­ri­ne buğz, adavet, nifak, zulüm, hıyanet ve düşmana karşı ittifak­sızlık ve bunlara terettüp eden fena neticeleri ortaya çıka­rır ki, bu da esaret ve zillete düşmeyi mucip olur.


* * *


Ebu Said-i Hudrî’ye (r.a.) Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Ves­selâm buyurmuşlar ki:

“Semaya isra olunduğum gece, yani Miraç gecesi bir kav­me uğradım. Yanlarında et kesilir, sonra eti yutarlar. Sonra onlara denilir: ‘Yeyiniz kardeşinizin etinden, yediği­nizi yiyiniz.’
“Dedim: ‘Ya Cebrail bunlar kimlerdir?’ Dedi: ‘Bunlar üm­metinden, lemmazlar yani gıybetçilerdir.”

* * *
Bir kimsenin şahsı veya eşyasından bir şey hakkında mev­cut bir kusuru o kimsenin gıyabında ayıp ve kusur sa­ya­rak, başkalarına sayıp dökmek gıybet olur.

Fakih Ebu’l-Leys (r.h.) Tenbihu’l-Gafilin adlı kitabında de­miş ki:

“Bir kimse birisi hakkında, ‘Fulanın elbisesi uzun­dur veyahut kısadır’ dese, libas sahibi o sözden gücenecekse o söz gıybet olur.

* * *

Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin huzur-u saadetlerine kısa boylu bir kadın gelmiş.
Meramını giderdikten sonra yanlarından ayrıldığında, Hazret-i Aişe (r.anha) kadın hakkında, “Ne acep kısa kadın­mış” demiş.
Hazret-i Peygamber (a.s.m.), “Gıybet ettin” buyurmuşlar.

Hazret-i Aişe validemiz, “Ya Resulallah, ancak onda olanı söyledim” demiş.
Resul-ü Ekrem (a.s.m.) buyurmuşlar ki: “Onda olan çir­ki­ni andın.”

* * *
İbrahim bin Ethem Hazretleri buyurur ki:

“Yalancı dünyanı dostlarına vermekten buhledersin, âhi­retini de sevmediğin düşmanına bahşiş çekmede cömert­lik edersin. Ancak ne buhlünde özür sahibisin, ne de bu cö­mert­likte makbulsün.”
Yani dostlarına dünya işlerinde yardım etmekten cimri­lik edersin, sevmediğin kimselere ise arkalarından gıybet etmekle uhrevî amellerinin sevaplarını o gıybet ettiğin kim­se­lere verirsin.

* * *
Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir kimse, “Seni filan adam gıy­bet etti” demiş.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, gıybet eden kimseye bir tabak dolusu hurma hediye göndermiş, onu böylece ikram et­miş ve demiş ki:

“Sen bana hasenatından, sevaplarından ikram etmişsin. Bu ikramına karşı ben layıkı vechiyle mukabelede buluna­ma­yacağım, mazur görünüz.”

Bir kimse başka birini gıybet ederse, gıybet olunan kim­seye gıybet eden kimsenin sevapları Cenab-ı Hak tarafından verilir.

* * *

Ashab-ı Kiramdan Ebu Ümame demiş:

“Kıyamet gü­nün­de herkesin amel defteri eline verilirken bir kısım kim­seler görür ki, defterinde işlemediği amellerin sevapları var. Der ki: ‘Ya Rab bunlar nereden gelmiş?’ Buyu­ru­lur ki: ‘Bunlar se­nin haberin yokken insanların seni gıybet etmeleri sebebiy­le verilmiştir.”

* * *

Suddi Radıyallahu Anh buyurdu ki:

Bir seferde bir kısım zâtlarla birlikte Selman-ı Farisî de var­dı. O cemaatte Hazret-i Ömer de mevcuttu. Cemaat bir yer­­de konakladı. Yemeklerini hazırladılar. Cemaatten bazı­ları:

“Yemek hazır, Selman çadırlara girmek istemiyor” dedi­ler.

Sonra Selman’a, “Hazret-i Peygamber Efendimize (a.s.m.) git, bizim için biraz yemek iste” dediler.

Selman, Hazret-i Peygambere gitti. Cemaatin bu arzu­su­nu söyleyince, Hazret-i Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

“Onlara haber ver, onlar katıklandılar.”

Selman-ı Farisî gelerek Hazret-i Peygamber Efendimizin bu sözünü tebliğ etti. Cemaat Selman-ı Farisî’ye dedi ki:

“Biz henüz bir şey yemedik.”

Selman-ı Farisî, “Peygamber Efendimiz size yalan söyle­medi” dedi.
Cemaat bunun üzerine huzur-u saadete geldiler. Hazret-i Resul onlara ferman etti ki:
“Kardeşiniz uyurken söylediğiniz şeyler size katık oldu.”

Sonra da Sûre-i Hucurat’ın 12. âyet-i celilesini cemaata oku­­dular. Meal-i âlisi şudur ki:

“Ey mü’minler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zan­nın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın; birbirinizi gıybet de etmeyin. Siz­den biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.”




Yazar: Zübeyir Gündüzalp